Yazdır

Gel (2)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yitirilmiş Cennete Doğru

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 
Bir yeni varoluşun tan yeri ağarırken, temcid verir gibi hep haykırıp inliyoruz: Gel ey varoluşumuzun mâyesi, ümitlerimizin rûhu! Gel ey birkaç asırdan beri nesillerin beklediği feleğin karnındaki mübarek yolcu! Gel ey millet ve tarih şuuru! Gölgen başımıza düştüğü günden bu yana, bu dünyada, hem şevkle gerilip coşanlar hem de salacağın tufandan uykusu kaçanlar var. Henüz ışığının tam zuhur etmediği şu günlerde, gölgenle yanıp kül olanları gördükçe, yolunu gözleyen gariplerin sana olan iştiyakları daha da artmakta ve buğu buğu gönül gözlerini saran visâl arzusuyla yürekleri bir başka atmaktadır. Gel, visâle koşan gönüllerimizi şâd eyle! Gel, arslanların yüreklerine korku salan o müthiş nâralarınla haykır! Haykır ki, vatansız ve mazisiz ruhlar kahrolup gitsin; her tarafa zehir çalıp geçen yılanlar, akrepler deliklerine girip saklansın ve asırlardan beri kötü duygu ve kötü tutkuların meşcereliği haline getirilmek istenen şu mübarek topraklar, sadece, ilmin, inancın, ahlâk ve faziletin fideliği olsun!

Bu ülkede huzur ve nizam yeryüzünde adalet ve emniyet, gölgen gibi seni her yerede takip eden ve kıvrılıp açılmalarıyla sana selâm duran şerefimizin remzi forsunun dalgalanmalarında, (o forsu dalgalandıran var olsun!) cihan sulhu ve devletler muvâzenesi senin o sultanlara taç giydiren kutlulardan kutlu silâhının namlusundadır.

Senin reyine müracaat edilmeden devletler plânındaki her karar bir aktörlük ve bu kararın verildiği yerlerin de tiyatrodan farkı yoktur. Senden âdâp ve erkân öğrenmeden milletlerine baş olmuş bütün başlar, o toplumlar için bir talihsizlik eseri, bu talihsizliğe uğramış olan yığınlar da gaflet ve dalâletin esîridirler.

Gel, Süleyman Nebi (as) gibi, rüzgarlarla kanatlanan tahtına bin; ilhadla çehresi kararmış dünyalar üzerine şimşekten kamçılarını sal; inkârla gözü bağlanıp diline kilit vurulan ilmin dilindeki kilitleri çöz; dünden bugüne hep karanlık şeyler fısıldayıp duranlara aydınlık bestelerinden bir şeyler fısılda; akrebin kuyruğunu kırıp yılanların ağzına panzehir akıt ve çirkef olan toprakları ruhunda taşıdığın ıtırlarla yıka, cennet yamaçlarına çevir.

Gel, öyle sihirli oyunlar oyna, öyle sanatlar yap ki, bütün sihirbazların kolları kanatları kırılsın ve senin hârikaların karşısında bütün hüner sahipleri apışıp kalsın! Gel, çöllere düşmüş "âb-ı hayat" arayanlara öyle bir şerbet içir ki, suyu hızır çeşmesinden, şekeri de gökler ötesinden getirilmiş olsun..!

Dörtbir yandan sofrana koşanlara semâdan sofralar indir ve her yanda karanlıkta kalmış ruhları aydınlatacak meş'aleler yak! Başka çerağlara ihtiyaç bırakmayacak kadar parlak meş'aleler.

Gel, hep ışınlarıyla başımızı okşayan güneş gibi üstümüzde dolaş ve ruhlarımızı aydınlat! Yağmur yüklü bulutlar gibi hep bizi kolla, hasretle yanan sînelerimize sular serp! Senin kehkeşanlara denk ruh ikliminde kol gezen güneşler dünyayı da aydınlatmaya yeter ukbâyı da.

Sıyrıl kabuğundan ve ışıklandır karanlığa boğulmuş dünyaları! Bağrındaki bütün su menbalarını sal bağ ve bahçelerimize; her tarafta kevserden çeşmeler akıt! Kendin de, bu çeşme ve pınarlara hazinedarlık yapan yüce dağlar gibi mehâbetle yerinde kal! Okyanuslar gibi metlerle kanatlan ve öyle köpür öyle dalgalan ki; karşı durulmaz o dalgaların her yeri alsın, o güçlü kollarınla sarmadığın bir kara parçası kalmasın!

Evet, dünyalar yaşadıkça, geceler gündüzleri kovalayıp duracak, ölümler de dirilişleri takip edecektir. Gel, eşya ve hadiseler üstü ayrı bir buudda öyle bir dünya kur ki, zamanın dişleri, onu aşındırmasın ve onun temelini öyle sağlam esaslara bağla ki, hiçbir hâdise ile sarsılmasın ve hiçbir uğursuz el onunla oynayamasın!

Gel, gönüllerimizde hazırladığımız tahtına otur! Duygu ve düşünce dünyalarımıza durmadan emirler yağdır! Bizleri kapı- kulu olmaya kabul et ve cesetlerimizde can olduğunu göster!

Sızıntı, Eylül 1986, Cilt 8, Sayı 92