Yazdır

Yolların Ayrımındaki Zat Üzerine

Yazar: Fethullah Gülen, Sızıntı, Aralık 1988, Sayı 119 Tarih: . Kategori Hüzmeler ve İktibaslar

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

'Meded Ey Sultan-ı Rusül'

İlk yaratılan nur O'nun nurudur. O zuhur etmezden evvel gündüzün geceden, baharın da kıştan farkı yoktu. İyilikler, kötülüklerle iç içe; akıl nefse yenik, ruh da bedenin esiri idi. Varlığın sırrını keşfedip, akla yüksek hedefler gösteren, düşünceye kapılar açıp insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykıran O'dur.

Bütün yeryüzü, engin denizler, sema ve yıldızlar, O'nun dört bir yana saçtığı nurlar ve gönüllerimizde mayaladığı irfan sayesinde birer mânâ ve değer kazandılar. O'nun, varlığı didik didik edip önümüze sereceği güne kadar, denizler gulyabâniler diyarı, gökler birer bilmece ve kaos, yıldızlar yanıp sönen çocuk oyuncağı mumlardan ibaretti. O'nun aydınlık dünyasında her şey değişti, renklendi ve çok mânâlı mücessem birer lâfız hâline geldi. Şu kara ve kuru toprak, O'nun ötelerden getirip bağrına boşalttığı hayat suyu sayesinde ebediyetin fideliği oldu. Tepeler zümrütten urbalarıyla Cennet bayırlarına döndü. Ovalar, bir bir uhrevî güzelliklere büründü. Irmaklar Kevser çağıltılarıyla akmaya başladı. Ve yeryüzü, okunan, mânâsı anlaşılan bir kitap seviyesine yükseldi...

O'nun gölgesi şu fâni cihanın üzerine düştüğü andan itibarendir ki, her insanın en büyük problemi olan 'yok olma' düşüncesinin öldürücü tesirleri kırıldı; hicranla yanan sinelere dost ikliminin bağ ve bahçesinden ümit kokuları gelmeye başladı. Bütün yaslı çehrelerde tebessümler belirdi ve o güne kadar bir matemhâne görünümünde olan yeryüzü, bir bayram, bir şehrayin hâlini aldı.

Biz hepimiz, O'nun, ruhlarımıza üflediği hayat sayesinde varlığımızı idrak edip, çevremizdeki güzellikleri tanıyabildik; benliğimizdeki cevherleri değerlendirip sonsuza açık arzularımızı sezebildik. O olmasaydı, ne özümüzdeki sonsuzluk düşüncesini anlayabilir ne de ebedler ülkesine seyahati bu kadar şirin görebilirdik. Gözlerimizden perdeyi kaldıran O, gönüllerimizi aşk u şevkle coşturan O ve bizleri hakikate seferler tertip eden sırlı gemilerin sonsuza açıldıkları aydınlık rıhtıma ulaştıran da O'dur. O'nun rehberliğini kabul etmeyenler kat'iyen bu limana ulaşamazlar; limanda bulunsalar bile, O'nun kaptanlık yaptığı gemiye binemezler.

O, bir uzun ve sırlı yolculukta, bizim bulunduğumuz sahilin kaptan ve rehberi, öbür sahilin de mihmandar ve teşrifatçısıdır. Kabirden Cennet kapısına kadar her yerde O'nun bayrağı dalgalanır -dalgalandırana canlar feda olsun!- İnsanlığın başının sıkıştığı her yerde, O'nun şefaatiyle problemler çözülür.

O'nun nuru, sonsuzluk iklimine seyahatler tertip edenlere Kutup Yıldızı gibi bir fener, O'nun neşrettiği hikmet bu uzun yolculukta hiç aldatmayan bir rehberdir. O'nun nurundan mahrum olanlar takılıp yollarda kalmış, O'nun hikmetini tanıyamayanlar da dalâlette boğulup gitmişlerdir.

O'ndan evvel binler-yüz binler, varlığın bağrına nurlar saçıp, eşyanın mânâ ve hakikatini ve O'nun delâlet ettiği yüce gerçeği defalarca anlatmışlardı. O, bu mevzuda gelmiş-geçmiş bütün peygamberlerin sesi-soluğu oldu, yeri-göğü velveleye verdi.. seleflerini ve onların hizmetlerini en gür âvazlarla ilan etti... Kitaplarının asıllarını kabullenip tahriflere parmak bastı. Yanlışları tashihte bulunup müphem ve mücmel noktalara aydınlıklar getirdi. Kurduğu dünya-ukbâ muvazenesiyle akılsızlık ve muhakemesizliğin ayağına prangalar vurdu. Maddeyi ve maddeciliği ışıktan menşuru altında değerlendirerek her şeyi yerli yerine koydu... His, akıl, kalb ve ruh halitasından dantelâlar gibi yepyeni sistemler meydana getirdi; insanlığın önüne herkesin istifade edebileceği semavî sofralar serdi. Ve bu renk ve desen içinde, vahyin büyüleyici ışıklarıyla, vicdanlara en ölümsüz ilâhî besteleri sundu.

Ey yaratılışın gâyesi, varlığın özü, peygamberlik hakikatinin zübdesi! İnsanlık ancak Senin bayrağının dalgalandığı yerlerde emniyet ve mutluluğa erip aradığını buldu; buldu ve yok olmadan kurtuldu. Senin kutlu adın yeryüzünde duyulmaya başladığı andan itibaren -adına canlarımız feda olsun- sultanlar kulaklarına küpe takıp kul olduklarını ilan ettiler ve kapıkullarına sultanlık yolları açıldı.

Dünya Senin dünyan, bizler de Senin kapıkullarınız! Dizgin neden başkasının elinde olsun; bizler neden ağyârın kulu-kölesi olalım! Kalk, karanlıkta kalmışların dünyalarını aydınlat; pejmürdelerin imdadına koş; huzurunda el pençe divan durup kul olduğunu ilan edenlere tebessüm eyle; dünyaları yeniden şekillendir ve asırlardan beri devam edegelen şu kör dövüşüne hakem ol! Özünden uzaklaşıp başkalaşanların gözlerine ışık saç; yarasalara gündüzlerin erkânını öğret; nefsin kullarına hürriyete giden yolları göster; tabiatperestleri maddenin zindanından âzad eyle..!

Bak, bir yanda hak tezyif görüp zulüm alkışlanıyor; diğer yanda getirdiğin ilâhî mesajlara 'çöl kanunu' denip alay ediliyor ve Hakk'ın mir'at-ı mücellâsı Yüce Zât'ın hakkında -Zât'ına ruhlarımız feda olsun- (hicabımdan söylemeyeceğim) neler neler deniyor... Kerem ve civanmertliğin bu şom ağızları da bağışlayacaksa, boynumuzu büküp sükût etmekten başka ne gelir elimizden; haddimiz mi Sultan'a yol gösterelim..! Ama, bizler Sen değiliz, sabrımız da sabrın olamaz! Bir gün takat ve tahammül surlarımızı zorlayan bunca saygısızlık, bunca hoyratlık karşısında, Senin hilmini, Senin silmini koruyamazsak, -Allah aşkına- bizleri bağışla ve edeb bilmezliğimizi hoş gör!

Ey sabrın, hilmin, silmin, azmin, ümidin temsilcisi! Gel gönüllerimize bir kere daha doğ; vicdanlarımıza ümit ve sekine mesajları sun! Gel şu sarsılan gemimizin dümenine otur ve sadık tayfalarına kurtuluş sahillerini göster..!

Cihanın dört bir yanında zulmet zulmet üstüne havaların karardığı, denizlerin en hınçlı dalgalarla ard arda kabardığı, karaların en vahşi ulumalarla inlediği şu günlerde uzat elini bizlere; uzat ki çok bunaldık. Uzat ki atmosferimiz aydınlansın, kuduran deryaların homurtusu dinsin ve şu birkaç asırlık ulumalar kesilsin!

Bak, Senin dünyanda fitne, gemi-azıya almış gidiyor; kundaklamaları kundaklamalar takip ediyor. Kalk, bu fitne ateşlerine bir su serp ve dünyanın çehresini saran tozu-dumanı temizle, her taraf çağının nâsiyesi gibi tertemiz olsun!

Güllerin minik minik tomurcuğa durduğu, tutiyaların gizli gizli tebessüm kesip yolunu gözlemeye koyulduğu, yolunu bekleyenlerin gözleri Seniyye-i Vedâ'da 'Bize Ay doğdu...' diyecekleri eşref-i saatin yaklaştığı şu dakikalarda, hasret ve hicranla yanan ruhları daha fazla bekletme gel! Gel ki, kapıkulların coşsun ve övünsün, düşmanların da parça parça olsun, yerinsin!

Yıllar var ki, Sana, şu mütevazi sayfalarda, kırık-dökük beyanlarımızla davetiyeler çıkarıyor, arz-ı hâl edip yalvarıyor ve gönüllerimize taht kurup bizlere 'Bendelerim!' diyeceğin ânı bekliyoruz. Hatta zaman zaman, on dört asır öteden lütfedip gönderdiğin 'Kardeşlerim' iltifatına itimat ederek, kapımızın önünde duyduğumuz her ayak sesine 'Bu O'dur!' diyor ve 'Geldi bir akkuş kanadıyla revan.' sözüyle kıyam eder gibi, kalkıp el pençe divan duruyoruz. Bu ümit ve bu şevkle kıyamete kadar da böyle oturup kalkmaya devam edeceğiz..!

Ey dost! Dil eksik, ifade eksik, aşk u şevk eksik, yürekte heyecan eksik... Affına sığınarak bir söz edelim dedik, o hepsinden eksik! Bir şey var eksik olmayan: Kapının kulları olduğumuz ve nuruna muhtaç bulunduğumuz... Evet, işte bunu şefaatçi yaparak son bir kere daha kapının tokmağına dokunuyor ve Şeyh Gâlip edâsıyla

"Meded ey Sultan-ı Rusül Şah-ı mümecced!
 Meded ey bîçarelere Devlet-i sermed!
 Meded ey dîvan-ı ilâhîde Serâmed!
 Meded ey menşûr-u le amrükle müeyyed!"

deyip inliyoruz. İnanıyoruz ki, böyle eşiğine baş koyup beklerken, bir gün mutlaka o ipekten kanatlarınla uçup üzerimizden geçecek ve geçerken de Taptuk diliyle 'Bunlar bizim kaçaklar mı?' deyip sahip çıkacaksın..!