Yazdır

Penceredeki İşaretçiler

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Hüzmeler ve İktibaslar

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Rengârenk güzelliklerin sarmaş-dolaş sergilendiği şu âleme baktığımız zaman her şeyi, bilhassa canlıları pek çok ihtiyaç içinde ve çeşit çeşit istekler arkasında görüyoruz. İhtiyaç duydukları ve istedikleri her şey, ummadıkları, bilmedikleri ve beklemedikleri şekilde, ellerinin ulaşamıyacağı yerlerden, en uygun vakitte onların imdadına koştuğu müşahede ediliyor.

Halbuki onlar, şahsî imkân ve iktidarlarıyla, ihtiyaç duydukları bu şeylerin en küçüğünü dahi elde edemezler. Sen, bir kere kendine bak ki, iç ve dış duygularınla alâkalı ve elinin yetişemediği fakat senin için son derece lüzumlu ne kadar şeylere muhtaçsın!... Bütün canlıları da kendine kıyas edebilirsin... İşte, bütün eşyâ böyle birer birer, Varlığı-Kendinden be başkasına muhtaç olmayan Allah'ın varlığına ve birliğine şahâdet ettiği gibi, hepsi, birden, güneşin ziyası güneşi gösterdiği şekilde, bizlere, görünmeyen, gayb perdeleri ötesinde, varlığı, bütün varlıkların tek sebebi, rahmet ve ihsanı bol; her şeyi kendine has bir olgunluğa doğru koşturan 'Rahîm, Kerîm, Mürebbî' ünvanlarıyla bir Zâtı akıllara gösterir ve ruhlara duyurur. Şimdi sen, ey câhil ve gâfil inkarcı!. Binbir fâide ve hikmet içinde, fevkalâde merhametle ve son derece görülüp gözetilerek sürdürülen bu işleri ne ile izah edeceksin?.. Sağır tabiatla mı? Kör kuvvetle mi? Sersem tesadüfle mi? Âciz, cansız sebeplerle mi? [1]

Her varlık gün yüzüne çıkarken, her şey olabilme, her kalıp ve şekle girebilme imkân ve dolambaçlarıyla yüz yüze, şekilsiz bir vaziyette iken, fevkalâde bir mükemmeliyette, fevkalâde ölçülü ve kendine has suretiyle varlığa ermesi; mesela: herbir insan ferdi, yüzüne konan farklı çizgilerle diğer bütün insanlardan ayrılması ve yine değişik bir kısım iç ve dış duygularla donatılarak herkesten başka, herkesten farklı, müstakil ve düpedüz kendi olarak şekillendirilip ortaya konması, her şeyin arkasında kendisini hissettiren müthiş bir iradeye parlak bir işarettir. Evet, herbir insan siması, pek çok yenlerle her şeye yüzlerce fayda ve hikmetler takan Muhteşem Sanatkârının varlığına ve birliğine şehadet ettiği gibi, umum yüzler hepsi birden, ona ait ortaya koydukları mühür ve sikelerle, bütün simaların Allah'a mahsus imzalar olduğunu insanın önüne serer ve aklın gözüne gösterirler. Şimdi ey inkârcı! Taklidi kabil olmayan insan simasındaki bu çizgileri ve umum yüzlerde bulunan Allah'a mahsus bu imzaları hangi tezgâha havale edeceksin? [2]

Her yaz ve baharda, dört bir bucakta serpilip gelişen ve yeryüzünü bir mahşer haline getiren, binlerce yüzbinlerce ot ve ağaçların, çeşit çeşit canlıların ayrı ayrı olan suret ve şekillerini; ihtiyaç ve rızıklarını; elbise ve silahlarını; vazife başına davet ve terhislerini, hiçbirini unutmayarak, hiçbirini şaşırmayarak fevkalâde bir ölçü ve âhenkle görüp gözetmek, terbiye edip yetiştirmek, terbiye edip yetiştirmek öyle ilâhî bir mühürdür ki; güneşin şuaları güneşi gösterdiği gibi, herşeye hükmü geçen ve herşeyi istidat ve kabiliyeti istikametinde geliştirip şekillendiren bir 'Vâhid-ü Ehad'i eşi menendi olmayan bir Zâtı gösterir.

Evet, sonsuz bir kudret, herşeyi çepeçevre sarıp kuşatan bir ilim ve sınırsız bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki; herbiri başlı başına birer hârika olan şu iç-içe ve alabildiğine girift: varetme, rızıklandırma, silah altına alıp talim ve terbiyeye tâbi tutma, sonra da terhis etme işlerine karışsın!.. Eğer herbiri birer mucize olan bu işlere, herşeyi varlığa erdiren o yüce Zât'dan başkasının müdâhalesi olsaydı, herşey çok karışacaktı. Halbuki eşya, çeşitli ilimlerin adesesiyle, şimdiye kadar tekrar tekrar gözden geçirildiği halde hiçbir karışıklık emâresi göstermemiştir. Karışıklık emâresi şöyle dursun, ilim adına kâinatın dörtbir kucağından gelen bir mesajda fevkalâde bir nizam ve âhenge şahit olunmuştur. [3]

Bütün tohumların sert taş ve toprak tabakalarını delip geçme yolunda, istidat ve kabiliyet diliyle yaptıkları dua ve sesiz yarışlarına; binbir ihtiyaç içinde kıvranıp duran umum canlıların fitrî ve zarurî ihtiyaçlarını giderme yönündeki içli sızlanışlarına; belâ ve musibetlerle iki büklüm olmuş perişân ve muzdâr kimselerin çaresizlik içinde ettikleri dualarına cevap veren ve o duaları kabul eden biri var ki; en mukavemetsiz filizler, en sert kayaları parça parça edip onların üzerine taht kuruyor.

En âciz, en iktidarsız canlılar en mükemmel şeylerle besleniyor. Kolu kanadı kırılmış en perişan kimseler hiç ummadıkları şekilde himaye görüyor ve kurtuluşa eriyorlar. İşte, bu çeşit çeşit duaların vakti vaktine kabul olması, o görünmeyen Zâtın varlığına ve birliğine binler şahit olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir ölçüde, Onun fevkalâde merhametli, ihsanı bol ve herşeyin ilk ve son merciî olduğuna dalâlet etmektedir. [4]

Görüyoruz ki herşey, hususiyle canlılar 'bir anda' denebilecek şekilde, gayet sür'atle ve hârikulâde bir güzellikle varlığa erdiriliyorlar. Böyle birdenbire ve çok ehemmiyetsiz maddelerden meydana gelen şeyler, gayet basit, şekilsiz, sanatsız olması lazım gelirken; çok mahâret isteyen bir sanât güzelliği içinde, çok uzun bir zamanı gerektiren süsler ve nakışlarla yaldızlı, pek çok âlete lüzum duyulacak şekilde pırıl pırıl işlemeli ve çok malzemeye muhtaç bir tarzda yaratılıyorlar. İşte, böyle fevkalâde sür'atle meydana gelen şu harika san'at eserlerinden her biri, en câzib halleri, en çarpıcı keyfiyetleriyle herşeyi binbir hikmetle donatan, herşeye pekçok güzellikler takıp bizlere takdim eden bir Yüce Zât'ın varlığını ve birliğini îlan ettiği gibi, hepsi birden, cihanın dört bir yanını velveleye verecek şekilde o zâtın kudretinin sonsuzluğuna ve hikmetinin inceliğine şehadet etmektedir.

Şimdi ey zavallı inkârcı! Böyle fevkalâde sür'atle yaratıldığı halde, herbiri başlı başına birer san'at harikası olan bu eserlerine ile izah edeceksin? Senin gibi elinden herşey gelmeyen bilgisiz, iktidarsız tabiatla mı? Yoksa, ciddi bir saygısızlığa düşerek, her işi harika, her eseri rengarenk güzellikler cümbüşü o Yüce Zât'a tabiat namını takmakla mı..? [5]

Gökler ve yer ve aralarındaki herşey, ayrı ayrı dillerle fakat aynı şeyi ifade ederek bir tek Zât'ın iş ve icraatını göstermektedir. Evet, astronominin de şehadetiyle göklerdeki her hareket ve şekillenme; coğrafyanın ikrarıyla, zemin yüzündeki her varolma ve değişme herşeyi bilen, her şeye gücüyeten icraatı fevkâlâde ve ihtişamlı bir Zât'ın varlığına ve birliğine ve yetiştirme mükemmeliyetine delâlet etmektedir. Keza; bütün bara ve denizlerde, fevkâlâde bir titizlik ve merhametle, vakti vaktine rızıkları verilen, herbirine hikmetle ayrı ayrı urbalar giydirilerek değişik şekil ve kıyafetlerle varlığa erdirilen ve türlü türlü duygu ve cihazlarla donatılan umum canlılar, bir kudreti Sonsuz'un varlığına ve birliğine şehadet ettikleri gibi, hepsi birden ve muhteşem bir beyânla, O Zât'ın biricik ma'bud ve biricik (Rab) olduğuna işâret etmektedir. Hem, bağ ve bahçelerdeki bilumum ot ve ağaçlar; onların balarında gelişip etrafa gamzeler çakan çiçekler; çiçeklerle tebessüm edip ortaya çıkan meyveler ve onlardaki renk, koku, tat gibi rûh ve gönüllerimizi coşduran hususiyetler, yine binbir renk ve şekil oyunlarıyla kendini bize anlatan, ihsan ve güzelliği sonsuz bir Zât'ın varlığını ve birliğini binlerce dil ile ilân etmektedir. Keza; yer yer başımız üzerinde dolaşıp duran bulutlardan, çok mühim fayda ve gayelerle çok lüzumlu şeylere vesile olmak üzere gönderilen yağmur damlaları, o damlalar adedince, yine bir Rahmet-i Sonsuz'un varlığına ve birliğine parmak basıp şehâdet etmektedir. Ve; bilhassa zemin yüzüne,kazıklar gibi çakılmış bütün dağlar ve onların içlerinde saklı bulunan ayrı ayrı hususiyetteki farklı ma'denler, dağlar metanet ve kuvvetinde öyle sarsılmaz ve parlak şahitlerdir ki, O Zât'ın varlığını ve birliğini kör ve sağır olanlara dahi duyurur ve kabul ettirirler. [6]

Hem dağ ve ovalardaki küçük yamaçların, rengârenk çiçeklerle süslenmeleri, çiçeklerdeki yaprakların ayrı ayrı vaziyetleri, mükemmel şekilleri, tatlı hışırtıları ve ritmik hareketleri yine O Muhteşem Zât'ın varlığına ve birliğine, terbiye edip yetiştirmedeki eşsizliğine milyonlarca diller olarak şehâdet etmektedir.

Hem büyüyüp gelişme istidadında olan cisimlerin, büyüme zamanındaki ölçülü hareketleri, çeşit çeşit aletlerle donatımları ve değişik fayda ve maslahatlara yönelik, nefis ve rûh gibi güçlerle teçhîz edilmeleri, o nev'e ait alâmet-i fârikalarla damgalanmaları yine Hikmeti Sonsuz, Rahmeti bol O Yüce Sanatkârın varlığına ve birliğine, kudret ve iradesinin sınırsızlığına, bütün canlıların teşkil ettiği tablonun büyüklüğü ve ihtişamı ölçüsünde işaret ve şehadet etmektedir.

Hem her varlığı, O'nun istidadı yönünde ve varlığını devam ettirme yolunda ilâhi esintilerle şahlandırıp; insan nev'nin kalbini ilim ve ma'rifetlerle; diğer canlıların ruhlarını, hayatlarını sürdürebilecek, ihtiyaçlarını giderebilecek ilâhi sevkler, ve ilhamlarla donatan.. Ve, kâinat bostanındaki nizam, intizam, âhenk gibi, ma'nevî çiçekleri toplayabilecek, her biri ayrı ayrı âlemlerin anahtarı olan iç ve dış duygularımızı, etrafı görüp bilme, sezip tanıma istikametinde, tıpkı bir göz mahiyetinde bizlere bahşeden, İlmi Sonsuz, Hikmetsi Sonsuz, Rahmeti Sonsuz O Zât'ın varlığını, tek ve yekta olduğunu güneş gibi göstermektedir.

İşte, şu yukarıda geçen ayrı ayrı işaretlerle öyle muhteşem bir pencere açılıyor ki; bu pencereden bize arz edilen şeyleri bakıp görmemek, görüp anlamamak kabil değildir.

Şimdi ey bedbaht inkarcı! Yüce Yaratıcı'yı gösteren dünyalar genişliğindeki şu koca pencereyi ne ile kapayacak ve güneş parlaklığındaki şu n3ur ve iman kaynağını ne ile söndüreceksin?.. [7]

Kâinatın sinesine serpiştirilen sanat eserlerinden her birini, fevkalâde ölçülü, gözleri kamaştıracak bir güzellik içinde ve akıllara durgunluk verecek şekildeki intizamıyla, gayet külfetsiz var edilip ortay konması ve herşeyi birbirine bağlayan kanunlarla bir birlik ve bütünlük göstermesi, her tarafta hikmet eserleri müşâhade edilen bir Zâtın varlığını ve kudretinin sonsuzluğunu göstermektedir. Bunun gibi cansız ve basit elemanlardan, hadd u hesaba gelmeyen ayrı ayrı ve çok düzenli, hücreler gibi yapı taşlarının icat edilmesi, hücreler adedince o muhteşem sanatkârın varlığına ve birliğine şehadet ettiği gibi; hepsi birden; âdeta bir lisan kesilerek yine O Zât'ın vahdetini ve kudretinin sınırsızlığını ilân etmektedir. Aynen bu şâhitler gibi, her bir nesnede, toparlanıp dağılma 'terkip ve tahlil' ânında fevkalâde karışıklığa götürücü sebeplere rağmen, herşeyin gayet mükemmel ve kendi olarak yaratılması, meselâ, topraktaki tohum ve köklerin çok girift ve dolambaçlı labirentlere inat, herbirinin kendi orijiniyle ortaya çıkması; kezâ ağaçlara giren karışık maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere göre ayrılıp her bir gıda parçasının gidip kendine mahsus yerde taht kurması; sona canlı beden hücrelerine dağılan gıda maddelerinin, yerli yerince ve gayet mükemmel bir tarzda varıp vazife mahâllerine ulaşmaları, her şeyde pek çok hikmeti bulunan bir 'Hakim-î Mutlak'ın', herşeyi en ince teferruatıyla bilen bir Alîm-i Mutlak'ın varlığını ve birliğini en parlak çizgilerle gösterir ve ispat eder. Hele zerreler âlemi geniş bir tarla hâline getirilerek; o bilgisiz, âciz, cansız atomlara her dakika pek çok şuurlu işleri gördürme ve onlardan en mükemmel meyveler elde etmek gibi hârika işler, o Gaybî Zât'ın varlığına ve birliğine ve fevkalâde iktidar ve terbiyeciliğine öyle delillerdir ki, başka hiçbir delil olmasa dahi, güneş gibi O'nun gösterirler. Şimdi ey talihsiz gâfil! Her biri O'nun nurunu gösteren bu ayrı ayrı menfezlerin meydana getirdiği koca pencere ve O'na işaret eden bunca işaretçileri nasıl inkâr edeceksin? Bütün bu şâhidler karşısında, yine de inanmayacaksan, aklını çıkar at, insandan başka bir şey ol!.. [8]

Binlerce, yüzbinlerce insanı, meczûb mevlevîler gibi arkalarında çark edip döndüren, insanlığın ayları, güneşleri peygamberler,ellerindeki apaçık mûcizeleriyle.. kalb ve ruhun hayat seviyesine ulaşmış ve kendi içinde aydınlığı ermiş bütün hak dostları, o keskin nazarları ve hârika halleriyle.. beşerî duygularına söz dinletebilmiş, nefsin bütün oyunlarını ters yüz etmiş ve aklın ilham esintileriyle kanatlandırmış Hakk'ın o saf ve dupduru kulları, ateşîn dimağları, aldanmaz ruhları ve üstün muhâkemeleriyle, O Gaybî Zât'dan haber veriyor, O'nun birliğine, herşeyin tek yaratıcısı olduğuna, akıllara durgunluk veren terbiye ve yetiştirmesine, kâinatları velveleye veren en gür sadâlarıyla şehâdet ediyorlar. Ey zavallı inkârcı! Neye ve kime güveniyorsun ki, her birisi kendi âleminin ayı ve güneşi sayılan bu kadar şahitlerin ilân ettikleri hakikatı duymuyor veya duymak istemiyorsun? Yoksa, ruhunda meydana getirdiğin karanlıklarla, kendin görmediğin bu şeyleri başkalarının da göremeyeceğini mi zannediyorsun?..[9]

Varlık âlemindeki her şeyin fevkalâde itaat içinde söz dinlemesi ve bir kulluk tavrı göstermesi, şuurlu şuursuz her şeyde bir mihrab düşüncesinin sezilmesini ve herşeye hâkim, her ruhun sevgilisi bir ma'buda işaret etmektedir. Evet, gidip ruhlar âlemine ulaşan, melekler ve ruhanîlerle görüşen yüzbinler nuranî zatların şehadetiyle, melekler ve ruhanî varlıkların alabildiğine bir titizlik içindeki ibadetleri.. Bütün canlıların ibadete benzer şekilde vazife görmeleri; umum element ve cansızların göz kamaştırıcı bir nizam, baş döndürücü bir âhenk içinde hizmet görmeleri, O gizli Zât'ın varlığını, birliğini ve her gönlün kıblenümâsıyla işaret edilen biricik ma'bud olduğunu gösterdiği gibi.. Herbiri başlı başına kuvvetli birer delil, hak söyleyen birer şahit olarak bütün hakikata ermişlerin yanıltmayan bilgileri; O'nun nimetleri karşısında şükürle şahlanan bütün hakperestlerin teşekkürleri; her bucakta buhurdan gibi tütüp duran ve O'nun hiçbir zaman dilinden düşürmeyenlerin zikirleri; O'nun maddî-manevî ihsanları karşında coşan kadirşinasların hamdü senâları; nihayet O'na ermekle gönlü oturaklaşmış ve huzura ermişlerin tevhîdi; aşk u muhabbetle kendinden geçmişlerin vecd ü heyecanı; sahrada âhunun, deryadan mâhinin diliyle yılmadan O'nu arayıp soranların sağlam irade ve kararları; bütün kırık gönüllerin bir aydınlık kapı sayarak hep O'na dönüp yakarışa geçmeleri; herşey ile bilinen, her dille zikredilen, her nimet başında anılan; her inançlı gönlün senâ ile yâd edip durduğu; her ruhun 'şevk u târab' içinde O'nunla coşup kendinden geçtiği, bilinenlerden öte bilinen; arananlardan öte aranan, her ruhun biricik gayesi bir Zât'ı, vicdanın aldatmaz ekranında gösterir ve ilân ederler. Şimdi acaba, bu kadar şahitleri yalanlayan kendi aklıyla zıtlaşmış sayılmaz mı?... [10]

Kainattaki bütün varlıkların birbiriyle dayanışması, birbirinin yardımına koşması, birbirinin ihtiyâcını karşılaması umum eşyanın; tek bir terbiyecinin terbiyesi, tek bir idârecinin idâresi, tek bir Zâtın görüp gözetmesiyle varlığını sürdürdüğünü ve her şeyin O biricik Efendinin hizmetçileri olduğunu göstermektedir. Zirâ yeryüzündeki bütün canlıların zarurî ihtiyaç maddelerini, yaratıcının emriyle pişiren güneş ve insanlara takvimcilik yapan ay'dan tut, tâ ışık, hava, su ve değişik gıda maddelerinin; muhtaçların imdâdına, canlıların da insanların imdâdına.. hatta beden uzuvlarının birbirinin yardımına, gıda parçacıklarının da bedendeki hücrelerin yardımlarına koştukları müşâhede edilmektedir. Böyle baş başa, omuz omuza birbirini destekleyen bu akılsız ve şuursuz varlıkların, ihsân, ikrâm, şefkat ve merhamet ufkunda, hikmetle, keremle birbirine el uzatmaları, birbirinin ihtiyacına cevap vermeleri, acaba bütün bunlar, her şeyi bilen, yine her şeye gücü yeten, sonsuz ihsân ve keremiyle herşeyin imdâdına koşan, eşimenendi olmayan bir Zât'ın memurları, hizmetkârları ve sanat eserleri olduklarını kabul etmekten başka ne ile îzah edilebilir? İşte ey; felsefenin karanlık atmosferinde iflâs etmiş zavallı! Bu muazzam pencereye ne diyeceksin: Acaba senin tesâdüflerin bunu izah edebilecek mi? [11]

Bütün kalb ve ruhların, azgınlık ve sapkınlıklardan meydana gelen ızdırap ve dağınıkları ve bu ızdırap ve dağınıklardan kaynaklanan çeşit çeşit buhranlardan kurtulmaları, O biricik Yaratıcıyı tanımalarıyla, herşeyi O'ndan bilip O'nun elinde görmeleriyle, her lâhza O'nu anıp, O'nu yadetmeleriyle mümkün olacaktır.

Evet, bütün varlık herşeyiyle o biricik Zâta verilmezse, o zaman teker teker herşeyin, ayrı ayrı sebeplere havâle edilmesi lâzım gelir ki; o takdirde, bir tek şeyin varlığa erip gün yüzüne çıkması umum mevcudat kadar çetin ve müşkülatlı olacaktır.

Meselâ: Bir mâmul madde veya bir meyve değişik sebeplere verildiğinde, pek çok karışıklıklar ve zorluklar ortaya çıkmasına karşılık; bir el ve bir tezgâha havâle edildiğinde birliğe gidilmiş, dolayısıyla de mâkul, aydınlık ve izâh edilir bir yol seçilmiş olacaktır. Hem nasıl ki bir nefer, yüz adamın terbiye ve idâresine verildiğinde, idâre zorlaşır terbiye imkânsız hâle gelir.. Ve yüz nefer bir kumandanın emrine girince onların sevk ve idâresi bir nefer kadar kolaylaşır... Öyle de, herhangi bir şey, sebepler ve tabiat kanunlarına isnat edildiğinde, yığın yığın zorlukların ortaya çıkmasına mukâbil, tek bir kuvvet ve bir idâreye havâle edildiğinde fevkalâde rahat ve müşkülatsız olur.

İşte, merak hissi ve hakkı arama istidâyla buraya gönderilen insanoğlu, fikrini çeşitli dağınıklardan kurtarıp, gönlünü belli bir noktaya çevirebilmesi ve ruhunu kanatlandırıp yüksek düşünceler istikâmetinde koşturabilmesi ancak ve ancak o biricik yaratıcıya inanması, O'nu bilip, O'nu sevip ve kalbin hayat seviyesine yükselmesine bağlıdır. Yoksa tabiatın karanlık kanunları ve sebeplerin zihinleri dağıtıcılığı karşısında, zavallı insan ruhu perişan ve dâğidâr olup gidecektir. Şimdi, ey tâlihsiz ve zavallı insan! Mâdem inkâr ve dalâlet yolu bu kadar sıkıntılı, bırak onu, inanç yoluna gir: Safâyı bul ve kurtul..! [12]

Herbir varlık ve bilhassa canlılar, pekçok fâide ve maslahatları ihtivâ eden şekil, suret ve çizgileriyle âdeta kalıpdan çıkmış gibi bir vaziyet göstermeleri ve o fâideli şekil hal ve hatlar çizilmesi.. sonra bu durumun bütün hayat boyu yaşa-başa göre aynı intizam, aynı ölçü içinde yenilenip durması, herşeye gücü yeten bir Kadîr'in, herşeyi hikmet ve maslahatlarla var eden bir Hakîm'in kader programına göre yaratıldıklarını ve dolayısıyla de O'nun varlığını, birliğini, sonsuz ilim ve kudretini göstermekte ve şehâdet etmektedir. Kâinat çapındaki bu yüce hakikatı görüp tetkik etmek uzun zaman ister. Sen sadece, kendi cismine, uzuvlarına, onlardaki eğri büğrü hâl, keyfiyet ve yolların ifâde ettiği mânâlara, her şeyin yerli yerinde ve çeşitli faydalar gözetilerek yaratılmasına bak ve varlığın sinesine serpiştirilmiş hikmet parıltıları içinde O'nun varlığını okumağa çalış..!

Evet, kafatasının yerli yerinde ve en ideal biçimde yaratılmasından, gözün tümsek şekli ve renklerine; ondan burun ve burun deliklerine dil dudak ve dişlerin muntazam yerleştirilmesinden kaşların, kirpiklerin ihtiva ettikleri faide ve güzelliklere; kol parmak mafsallarından ayak ve bacakların şekil ve oynaklarına kadar, herbiri bulunduğu yer ve keyfiyet itibariyle, kitaplara sığmayan hikmet ve maslahatlarıyla O görünmez Zat'dan birer mesaj ve birer ilânnamedir... [13]

Bütün varlık bir baştan bir başa kendine has diliyle Yaratıcısını yâd ve takdis eder. Zira her varlığın, irade ve şuuru gösteren nizam içindeki fevkalâde hâl ve vaziyeti, ifade ettiği âhenk diliyle O'nu gösterdiği gibi, ihtiva ettiği fayda ve maslahatlarla da O'nun işlerinde tesadüf ve abes olmadığına şahadet eder.

Mevcudatın sinesinde yükselen bu şehadeti reddetmeye ikan yoktur. Çünkü, şahit bir değil binlerdir: Her varlıktaki nizam ve âhenk; her şeyin birbiriyle baş başa omuz omuza birlik teşkil etmesindeki bütünleşme ruhu; değişik renk ve seslerin bir merkeze bağlı olmayı ifade eden fevkalâde uyumları her biri birer şahit olarak O'nun varlığına ve birliğine öyle kuvvetli delillerdir ki; bir kısım septis ve şüphecilerden başka kimsenin bunları inkâra yelteneceğine ihtimal verilemez.

Evet, âlemdeki herşeyin muntazam suretleri, ölçülü mahiyetleri, değişik çizgideki ayrı ayrı, fakat nizam içindeki hayatları birer dil olarak O'nu haykırmakta, O'na ait şeyleri mırıldanmaktadır. O'nu haykırmakta, O'na ait şeyleri mırıldanmaktadır. Işık güneşi gösterdiği gibi bütün bu diller de; ilmi, iradesi, kudreti her şeyde sezilen O Zât'ı göstermekte ve O'nun varlığını ilan etmektedir.

Evet, bütün eşya ve hadiseler, belâgatlı birer lisan kesilerek, yerinde nizam, yerinde âhenk, yerinde bir güzellik kuşağı teşkil ederek O'nu haykırıp, ışık parmaklarıyla O'nu gösterdiği halde yöne inat etmek bir fıtrat bozukluğundan başka bir şey değildir. [14]

Bütün eşya her hâl ve her hareketiyle, ilmi, iradesi, Kudreti Sonsuz bir Yaratıcıyı ilân etmektedir. Evet, şayet selim bir idrak ve sağlam bir irfanla eşya ve hadiselere bakılacak olsa, fevkalâde zayıf ve iktidarsız, âciz ve tutarsız şeyler üzerinde, alabildiğine bir iktidar emaresi ve başdöndürücü kudret eserleri göze çarpacaktır. Evet, otların tohum ve kökleri gibi cılız ve çelimsiz şeylerin, bahar esintileriyle ortaya çıkıp göz kamaştırıcı güzelliklerle etrafı sarmaları, zaaf içinde kuvveti, acz içinde iktidarı göstermeleri bakımından ne müthiş temâşâ levhalarıdır.!

Hem, kışla hırpalanmış ot-kök ve ağaçların, birden bire dirilip bahar nâralarıyla dağları ve ovaları sarmaları; yoklukta varlık cilveleri göstererek fakirlikte zenginlik gamzetmeleri, zıtların kutuplaşması noktasından ne hayret verici bir manzaradır!

Hem hâdiseler seylâbı içinde akıp giden cansız maddelerin, birdenbire canlılar seviyesine sıçrayıp hayat soluklamaları ve fevkalâde şuur izhar etmeleri ne ibret verici bir derstir.

Ve hele, zerrelerden en büyük sistemlere kadar kâinat çapında herşeyin, umûmi bir âhenk içinde hayat ve insan etrafında devrettirilmesi ve olup biten bütün işlerde binler-yüzbinler hikmet ve faydaların gökkuşağı gibi canlıların ufkunu sarması, yürekleri hoplatan ne renkli bir tablodur!..

İşte, herşeyin, âcizliği içindeki iktidârı, zayıflığı içindeki kuvveti, fakirliği içindeki servet ve zenginliği, cansızlık ve şuursuzluğu içindeki hayat ve şuur ufkuna ulaşması, herşeye gücü yeten bir Kudret-i Sonsuz'un, zenginliği cihanları sarmış bir Servet-i Sonsuz'un, herşeyi bir plâna göre var eden, sonra da âhenk içinde devam etdiren bir İlm-i Sonsuz ve İrâdesi Sonsuz'un varlığına ve birliğine öyle nûrani pencerelerdir ki, bu pencerelerden bakıp O'nu görmemek mümkün değildir. [15]

Yaratılan herşey fevkalâde mükemmel ve güzel yaratılmaktadır. Her nesnenin bir kısım istidat çekirdekleriyle varlığa ermesi, varlığını bir nizam ve âhenk içinde sürdürmesi ve nev'i için mukadder olan hedefe varabilme istikametinde, en kestirme yoldan, en güzel şekilde, israfsız ve çok kolay kullanılabilir âletlerle teçhiz edilip donatılması.. Meselâ: İnsan uzuvlarında estetik ve güzelliği riâyet etmenin yanında, o uzuvlara yüzlerce vazife gördürülmesi; Kuşların kanat ve tüylerinin, rahatça hareket edebilme, kolayca değiştirilme ve azami tasarruf (=en az hareket ve enerji ile en çok iş yapma, bir uzuv ve bir âlet çok iş ve vazifeler gördürme) prensibine göre fevkalâde kullanışlı olma gibi vasıfları hâiz bulunması, insanların el, ayak ve yüzleri; kuşların kanat ve tüyleri sayısınca, bu hârikûlade işleri en uygun şekilde yürüten ve herşeyi yerli yerine koyan O gizli Zât'ın varlığına, iktidar ve ilmine, irade ve hikmetine nizam ve âhenk diliyle işaret ve şehadet etmektedir.

Hareketlerimizin büyük bir kısmı beynimizin gözden aldığı sinyallerle başlar, Göz, fotoğraf makinalarından daha daha hârika bir şekilde cisimlerin uzaklık, yakınlık, diyafram, obtilatör ayarlarını yapar.

Merceğin arkasındaki göz boşluğunda 137 milyon hücre bulunur. Bunlar cisimlerin renklerini ayırmada vazifelidir. Gözün iç tabakasına ters olarak düşen görüntü, görme sinirleri vasıtasıyla düzeltildikten sonra saniyenin 0,1'i kadar bir zamanda beyne intikal ettiren elektrik hatlarının sayısı 1 milyon civarındadır. Göz, cisimleri üç boyutlu ve canlı olarak görebilmesi için çift olarak yaratılmıştır.

Çok hassas bir sisteme sahip olan gözlerimiz dıştan ve içten gelebilecek tehlikeler hesap edilerek en uygun yere konulmuştur.

Kaşlar, kirpikler, gözkapağı, gözyaşı bezleri, göz kasları gözün ana yardımcı kısımlarıdır.

Gözler simayı meydana getiren diğer organlarla mütenasib olarak en güzel yerlere yerleştirilmiştir.

Çeşitli frekanslardaki ses titreşimlerini toplayıp zara doğru yönelten kulak sayvanı, aynı zamanda, üzerindeki girinti çıkıntılardan dolayı gelen sesleri yönlerine göre yansıtarak yön tayinine yarar. Ancak mikroskop altında görülebilen iç kulak ise ince tüycüklerle herbir frekansı ayrı ayrı elektrik enerjisine çevirerek beyindeki kodlama merkezine gönderir. Aynı anda birçok fonksiyonların mükemmel bir şekilde yerine getirildiği bu organlarda küçük yapı-büyük fonksiyon yâni azami tasarruf prensibi aşikâr bir şekilde görülmektedir.

Yavru kangurular dört memeden birine yapışır, gün be gün büyüdükçe memeden kendisine gelen sütün terkibi değişir, ağırlaşır. İkinci bir doğum yaparsa keseye yeni gelen bu misafiri ayrı terkibde bir süt musluğu karşılar. Zira birinci yavrunun içtiği süt, ikinci yavruya ağır gelir, bünyesi bu sütü kaldıramaz. Kanguru sahip olduğu bu ilginç sistemiyle bir petrol rafinerisine benzer. Yüzlerce işçinin çalıştığı dev makinaların iş gördüğü petrol rafinerileri daha basit değil mi? Rafinerilerin yaptığı iş bir yandan hammadde olarak gelen petrolü alıp sadece ayrıştırmak, mazot, benzin, gazyağı adı altında diğer yerlere aktarmak değil mi? Bu iş laboratuvarlarda yapılabilse bile düşünen bir kafaya, bir sürü makinaya ihtiyaç yok mu? Kanguru böyle bir hârika sisteme sahip olmasa neslini devam ettiremiyecekti. Rafinerileri gölgede bırakacak bu sistemleri kanguru kendisi vücuduna yerleştirmedi. Tabiatta yarattığı harika mekanizmalarla insanlara çalışıp keşfedebileceklerinin çok ötesinde şeyler gösteren Yüce Yaratıcı büyüklüğünü böyle bir kere daha hatırlatmakta. [16]

Yeryüzünde mevsim bemevsim, değişip şekillenen varlıkların, fevkalâde bir intizam, başdöndürücü bir nizamla tazelenip yenilenmeleri; bir mimârî mimârsız, bir sanat eseri sanatkârsız, bir iş failsiz olmaması esasına binaen, her şeyi yerli yerince icat eden, gizli bir Zât'ın hikmetle işleyen elini göstermektedir. Evet, binbir hikmet ve faidelerle günyüzüne çıkan her nesne, üzerindeki hârika süsler, ziynetler ve pırıl pırıl sanat çizgileriyle, bütün bu işlerin alabildiğine bir ihtimam ve titizlikle yürütüldüğünü, dolayısıyla de herşeyi görüp gözeten, ihsanı bol, merhameti geniş bir Zât'a işaret etmektedir.

Ve bilhassa, rızka muhtaç canlıların herbirine göre ve en mükemmel şekilde yedirip içirilmeleri, terbiye edilip yetiştirilmeleri canlıların hücreleri sayısınca, onların rızkını veren ve terbiye eden O gaybî Zât'ı göstermektedir.

Evet, bir baştan bir başa yeryüzündeki herşeyin, ilimlere esas teşkil edebilecek şekilde hikmetli varedilmeleri, mütefekkirâne ilhâmları coşturacak şekilde rengârenk süslendirilmeleri, herşeye, hususiyle canlılara çok iyi bakılması kâinatın zerreleri adedince, hikmeti güneş gibi parlak, ihsanı deryalar kadar bol, rahmeti cihanları tutacak kadar geniş bir Zât'ın varlığını, ışık ve renkler güneşi gösterdiği gibi gösterip ispat etmektedir. Şimdi ey gâfil inkarcı! Göz önünde cereyan eden bu işleri ne ile izah edeceksin?

Serseri tesadüfler, kör kuvvet, sağır tabiatla mı? Yoksa, âciz, cahil ve cansız sebeplerle mi...? [17]

Zeminin, bitevi dirilip canlandığı bahar ve yaz günlerinde çevremize baktığımız zaman, bolluk ve çokluk gibi karışıklığa sebebiyet verecek unsurların bulunmasına rağmen, her şeyde alabildiğine bir nizam ve âhenk göze çarpmaktadır. İşte zemin ve işte baştan başa onu süsleyen otlar, ağaçlar ve çiçekler..!

Hem, ölçüsüzlük ve karmaşıklığı gerektiren, varlıkların süratli gelip gitmelerinin yanında, herşeyin yerli yerince ve başlar döndürücü bir güzellik içinde meydana geldiği müşahede edilmektedir. İşte bağlar ve bahçeler ve işte ağaçların dallarına taht kurmuş bize tebessüm eden meyveler..! Hem, ehemmiyetsizliği, belki de çirkinliği gerektiren bu varolmadaki üstüste ve iç içe bulunuşla beraber, herşey gayet mükemmel bir sanat eseri olarak meydana gelmektedir. İşte yeryüzü ve işte ova ve obadaki ağaçlar ve meyveler..! Evet, o hadsiz, gözkamaştırıcı sanatlar içinde sadece yeryüzü sofrasının dut, kayısı, üzüm, elma, armut, karpuz, kavun gibi her yerde bulunan nimetlerine bakılsa, her şeyin arkasındaki rahmet eli görülecektir. Ve bilhassa, kolay ve rahat yaratılma gibi, sanatsızlık ve basitliği iktiza eden şeylerin yanında, herşeyin simasında göze çarpan, sanatkârlık, maharet ve titizlik.. İşte yeryüzü ve işte çeşit çeşit yeşilliklerin sandukçaları, program ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan tohumlar ve çekirdekler..!

Bütün bunlar, gündüz ışığı, ışık da güneşi gösterdiği gibi, her şeye gücü yeten, herşeyi hikmetle yaratan bir Zât'ın varlığına, birliğine ve bütün eşya üzerinde göze çarpan terbiye ediciliğine delâlet etmektedir. [18]

Dünyanın dört bir yanında, ayrı ayrı yerlerde boy atıp gelişen, çeşitli hububatın birlik göstermesi, bunca karmaşıklık sebeplerine rağmen, teker teker herşeyin özünü koruması ve (kendi olarak) kalması, sonra herşeyin gidip gidip yerini bulması, iç içe öyle düşündürücü tablolar dır ki; bunları görüp arkasındakileri anlamamak mümkün değildir. İşte toprak ve işte onun bağlarında, madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların ayrı ayrı sümbül verip başak bağlamaları! İşte ağaç ve işte onlara giren değişik maddelerin, yaprak, çiçek ve meyvelere göre ayrılmaları! İşte mide ve işte onun hazmettiği karışık gıdaların, ayrı ayrı uzuv ve hücrelere göre, fevkalâde bir hassasiyetle gidip yerlerini bulmaları!..

Evet, bütün yeryüzünde, herşeyin fevkalâde kıymetliğiyle beraber ucuzluğu; ucuzluğuyla beraber pırıl pırıl güzelliği ve hârika bir sanat eseri olması; bu kadar karışıklığı gerektiren sebeplere rağmen, her şeyin özünü koruması ve kendi orijiniyle kalması; alabildiğine süratli ve çoklukla yaratılmış olmalarının yanında, israfsız, fevkalâde ölçülü ve dengeli olmaları; herşeye sözü geçen herşeyi bir şey gibi kolay yapan, büyük küçük hiçbir şeyi ihmal etmeyen bir Zât'ın varlığını, iktidar ve ilmini; hattâ kör gözlere dahi gösterir. Şimdi, ey biçare gafil! Bütün bu olup biten şeyler içindeki sır ve mânâyı ne ile izah edeceksin? Yoksa bütün bunları, kör, sağır şuursuz ve serseri tesadüflere mi vereceksin?.. [19]

Her sanat eseri, bir sanatkârlık iş ve ameliyesini gösterir. Bir saray, saray yapma işine; bir nakış, işlemeciliğe; bir halı dokumacılığa; bir şiir, nazım yapma işine delâlet eder. Bu mükemmel ve ölçülü işlerden her biri de bunlara esas teşkil edecek sanatkârlığı ifade ederler: Selimiye ve Taç-Mahal gibi mabetler mükemmel bir mimarlığı; bir halı, bilgi ve maharet isteyen dokumacılığı; bir bronz, nakış işlemeciliğini, bir beste de, mûsıkî şinaslığı.. Bu çeşitli ad ve ünvanlar ise, bu işleri yapan zâtlardaki sanat meleke ve istidadına, bu sanat meleke ve istidadı da onlarda bulunan hârika kabiliyet ve yüksek ruhlara delâlet ederler.

Evet, Süleymaniye Camiini görüp mimarını düşünmemek; Keops Piramidine bakıp arkasındaki dimağı inkâr etmek; gözkamaştırıcı yaldızlarla süslü bir bronzu seyredip onu yapıp ortaya koyan elleri görmemezlikten gelmek; mükemmel bir şiiri görüp şâire hayır demek; hârika bir besteyi dinleyip bestekârı reddetmek dîvânece bir hezeyandır.

Yukarıdaki temsile binaen, yeryüzünü hatta kâinatları dolduran bunca hârika eserler, herbiri bir sürü iş ve tasarrufu, bu mükemmel iş ve tasarruflar ise, apaçık bir kısım isim ve ünvanları o isim ve ünvanlar ise onlara esas teşkil edecek bir kısım kusursuz sıfatları, bu sıfatlar ise her şeyiyle mükemmel; cemâli kemâl noktasında, kemâli de aynı cemâl bir Zât'ı, hatta kör gözlere göstermektedir.

İşte, her biri birer muntazam eser olması itibariyle âlemdeki her varlık, mükemmel birer fiile, o fiiller de bir kısım kutsi isim ve sıfatlara, o isim ve sıfatlar da her şeyiyle hârika, ilim ve iradesiyle herşeyin yanında, her şeye herkesten daha yakın bir Zât'ı, ışık güneşi gösterdiği gibi gösterip ispat etmektedir.

Şimdi ey inkârcı rûh! Bir baştan bir başa kâinatları dolduran bu pırıl pırıl delilleri ne ile izah edeceksin? Ve bu şahitleri susturabilecek misin...? [20]

Sema heryanıyla, öylesine akıllara durgunluk verecek şekilde hikmetlerle donatılmıştır ki; âdeta bu muhteşem nizamı kuran Zât; güneşler, aylar ve yıldızları birer kelime olarak kullanarak, bununla ululuğu içinde güzelliğinin şiirini yazmaktadır. Hatta yerkürenin başına sardığı atmosferde, yıldırımlar, şimşekler ve bulutların dilleriyle o kadar çok mânâ ve maksadı ifâde etmektedir ki, iç içe bu başdöndürücü tabloyu görüp de O'nun şiddet içinde merhametini, azamet içinde şefkatini sezmemek mümkün değildir.

Herşeyi varlığına dellâl yapan O Kudreti Sonsuz'a bak ki; nasıl yeryüzünü, otlar, ağaçlar, canlılar gibi mânâlı kelimelerle konuşturup, sanatındaki ihtişâmı ve muhteva ile güzelliğin kutuplaştığını gösteriyor. Öyle de, otları, ağaçları, yaprak, çiçek ve meyve kelimeleriyle dile getirip, sanatının mükemmeliyeti içinde rahmetinin güzellik ve tatlılığını ilân ediyor. Hatta birer kelime olan çiçek ve meyveleri dahi tohumcukların nâzenîn dilleriyle konuşturup bu minicikler korosuyla, hassas ruhlara bir başka icraatının inceliklerini duyuruyor.

Evet, herbir ot ve ağacın, çiçek açıp sümbül vermesi zamanında birer konuşma ve tesbih mânâsındaki tebessümleri, o kadar tatlı ve şirin, o kadar içten ve dokunaklıdır ki, onların çehrelerine bakıp bu dili duymamak mümkün değildir.

Zira, tohumdan tomurcuğa kadar herbir çiçekte; nizam, âhenk ve hikmetlerin görülüp gözetilmesi, herşeyin bilinerek ve bir plânla yapılması, herşeyde sanat yönünün fevkalâde ehemmiyetle ele alınması, büyük küçük her varlığa lütuf ve merhametle çok iyi bakılması gibi, birbiri içinde bütün bu işler, kendini bize tanıttırmak isteyen bir Zât'ı güzel isimleri ve kusursuz sıfatlarıyla hem ilân etmekte hem de sevdirmektedir.

İşte, bir tek çiçeğin şahadeti, kâinatları böylesine velveleye verirse -imkân olsa- yeryüzündeki bütün çiçek ve ağaçların nağmelerini dinlesen, acaba sen de onlar gibi O'nun varlığını ve birliğini ilân etmeyecek misin..? Ve şayet etmezsen, sana insan denir mi? [21]

Zemin yüzündeki herbir ağaç ve herbir çiçeği teker teker tetkîk edip üzerinde durmak, dikkatimizi dağıtabilir; ama, herkes kendi bahçesi ve kendi kapısının önündeki ağaç, çiçek ve yapraklara dikkatle bakıp dağınıklığa düşmeden onların ifade ettikleri mânâyı pekalâ anlayabilir. Anlayabilir de, Kudret-i Sonsuz'un binbir güzellik içinde önümüze serip neşrettiği, bu başdöndürücü tablolar karşısında kendinden geçer. Evet, işte şu yanıbaşımızda salınıp duran dalların, dalların bağrında raks eden yaprakların, yelpazeler gibi dönüp dönüp bize bakan ve her bakışta ayrı bir gamze çakan çiçek ve meyvelerin, mevsim bemevsim, muntazam, ölçülü; hikmet ve rahmet şakıyarak ortaya çıkmaları; rüzgârlarla salınırken, insan ruhuna en tatlı nağmeler fısıldamaları; ihsan, kerem, rahmet ve şefkat kuşağında değişik tat, değişik renk ve kokudaki meyvelerin müşterileri celbetmek için, durmadan etrafa tebessüm yağdırıp durmaları, öyle gürül gürül diller, öyle muhteşem beyanlardır ki, herbiri ayrı ayrı lisanlarıyla O Hikmet ve Kerem, O İhsan ve Kudret sahibini ilân eder ve sevdirirler.

Şimdi, ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden talihsiz gafil! Bunca lisanlarla kendini sana tanıttırıp duyurmak, bildirip sevdirmek isteyen O İhsanı bol, O Rahmeti engin Zât'ı tanıyıp sevmezsen insanlığından utanmalısın! [22]

Çevremizi saran herşey soluk soluğa O'nu ifâde etmekte ve O'na giden yolları aydınlatmaktadır. Zemin yüzündeki çiçeklerden denizin kabarcıklarına, onlardan da seyyârelere kadar herşeyin çehresine aydınlık çalıp geçen ziyâ, değişik dalga boylarının herbiriyle pek çok hizmetler görmesinin yanında, yeryüzü sergilerinde teşhir edilen rengârenk ve antika sanat eserlerinin görülüp tanınmasına, tanınıp takdirle alkışlanmasına da yardım etmektedir. Bunun gibi.. rüzgârlarda, yerinde bulutları birleştirme, yerinde ruhlara serinlik getirme, yerinde ot ve ağaçların döllenmesine yardım etmek gibi... çelik-çavak bir sürü hikmetli ve faydalı vazifeleri içinde O'ndan esintiler olarak gönüllerimizi ışık ve ilhamlarla doldurmaktadırlar. Hele suların serencâmesi.! En sert kayaların bağrından ve zeminin derinliklerinden fışkırıp gelen, gelirken de geçtiği yerlere hayat, canlılık ve neş'e götüren.. insanlardan hayvanlara, onlardan ot ve ağaçlara kadar herşeyin yüzünü güldüren çeşmeler, çaylar, ırmaklar tatlı çağıltılarıyla O'nu anlatmakta, O'nun rahmet, hikmet ve kudretini haykırmaktadırlar ki, başka hiçbir beyân olmasa bunların belâgatlı beyânı yeter ve artar. Ya toprağın hikâyesi.! Her bir parçasının ayrı şekilde değerlendirilmesi: Kimi yerlerin, zümrüt, zebercet, yakutlarla; kimi yerlerin çeşitli madenlerle, kimi yerlerin de petrol ve yanıcı gazlarla zenginleştirilmesi; herşeyi yerli yerinde kullanan, bir tek şeye çok vazifeler gördüren ve insanların bütün medenî ihtiyaçlarını sarıp sarmalayıp toprağın bağrında saklayan ululardan Ulu bir Zât'ın varlığını, birliğini, azamet ve ihtişâmını zeminin sînesindeki maden ve cevherlerin zerreleri sayısınca dillerle îlan etmektedirler. Şimdi ey gâfil! Eğer gök gürültüsü gibi bir sesi susturup, güneş ışığı parlaklığındaki bu ziyâde söndürebilirsen bir şey şöyle! Yoksa, bu kadar dil ve beyân karşısında sus ve utan..! [23]

Bütün varlıkların yeryüzünde teşkil ettikleri koro, O'na ait nağmelerle, ruhlara en tatlı bir mûsiki ziyâfeti takdim etmektedir: Bağ ve bahçelerimizi saran çiçek ve meyveler ve onların tat, koku ve göz kamaştırıcı güzellikleri, gelip geçenlerin yüzlerine gülümsemeleri; gülüp gülüp bizlerde ayrı ayrı arzu ve iştihâlar uyarmaları; ebetlere meftun gönüllerimize Sonsuz'dan mesajlar sunmaları, bu yerlerin Sahibi Gizli Zâtın ihsan ve keremine, hazinelerindeki nimetlerin tükenmezliğine meyve ve çiçekler sayısınca dillerle işâret etmektedirler. Hele rengârenk güzellikler kuşağı ot ve ağaçlar üzerinde kuş ve kuşçukların cıvıldayışları, cıvıldarken de bir birlerine hissiyatlarını ifâde etmeleri O'na dair öyle belâgatlı bir lisandır ki, bunları görüp duyup da O'nu tanımamak yüzbin defa körlük ve sağırlık demektir! Ya yağmurun şıpırtıları, şimşeklerin parıltıları ve gürül gürül yıldırımlar.. Sonra da, gözü yaşlarla dolu bulut ananın, otların, ağaçların imdadına koşması, çayları, çeşmeleri, kaynarları beslemesi, fezadaki gürültüler, yeryüzündeki şıpırtılar sayısınca rahmeti sonsuz O'Zat'ı vicdanlarımıza duyurmakta ve gözlerimizi aydınlatmaktadır. İşte eğer, çevremizi saran siyâdan semâmızdaki ay'a, ondan yeryüzündeki çiçekler ve çiçeklere cilve çakan böceklere kadar herşey O Zât'dan bahsettiği halde, insan nankörlük edip O'nu tanımazsa insanlığından utanmalı ve yerin dibine girmelidir. [24]

Dünyamızın hem ışık, hem hararet kaynağı olan Güneş, aynı zamanda küremizle beraber, küçüklük-büyüklük itibarıyla ayrı ayrı; uzaklık yakınlık yönünden fevkalâde farklı; sürat cihetiyle tamamen değişik oniki seyyarenin 'gezegen' nizam ve âhengine esas teşkil etmekle, bu kâinat sahibinin varlığına ve birliğine öyle parlak bir şahittir ki; onu görüp anlayan, başka delile ihtiyaç duymayacaktır. Evet o, bir taraftan, her saniye gönderdiği bunca ışık hüzmeleriyle gözlerimize ziya çalıp geçmekte, çiçeklerin bağrına renkler kokular serpmekte, dalların bağrında taht kuran meyvelerle bir başka türlü alış-veriş yapmakta; sudan toprağa, topraktan havaya değişik şeyler fısıldamakta.. diğer yandan da, çevresindeki şuursuz bu koca kütlelerle bir uzun seyahate devam etmektedir ki; bu kadar büyük ve ağır işlerin zerre kadar bir tesadüfe dahi tahammülleri olmadığı meydandadır. Zîra âhenk o kadar başdöndürücü, hareketler o kadar dakiktir ki bütün bunları eksantiriği çok geniş olan rastlantı ve tesadüflere vermek akıl ve muhakeme ile zıtlaşmak demektir..! Hele bizler için, bu feza seyahatinde hem muhteşem bir gemi, hem çok konforlu bir mesken, hem de çeşit çeşit nimet ve güzelliklerle doldurulmuş ve donatılmış bir saray olan küremiz ve onun çevresinde bir mevlevî gibi dönerek her gece ufukta ayrı bir rakam gibi belirip bizlere takvimcilik yapan ay, o kadar sırlı bir oyun ve öyle muhteşem manevralar yapmaktadırlar ki, bunları görüp de arkalarındaki plân ve programlar arkasındaki sonsuz Kudret ve ilmi görmemezlikten gelmek yüzbin defa körlük ve sağırlık demektir. [25]

Üzerinde yaşadığımız şu küre, âdeta yüzbin ağzı, her ağızda yüzbin dili ve her dilde yüzbin şahadet ve ilânı olan öyle bir kafaki, gezdiği her yerde, her şeyi bir nizam ve ölçü içinde vâreden bir gizli Zât'ın varlığını ve birliğini haykırıp durmaktadır. İlk yaratıldığı günden bu yana, her an hâl değiştirip bir başka vaziyet alması, ayrı bir lisan ve ayrı bir beyan olan bu ilâhî gemi, oluşuyla O'nu anlatmakta, dönüp duruşuyla O'nu anlatmakta, sırtında taşıdığı varlıklar sayısınca O'na şehadet etmektedir.

Evet, ilk yaratılışında akıcı ve sıvı iken, taş haline getirilmesi, sonra toprağa döndürülerek hayata elverişli bir mahiyet kazandırılması; Güneşe karşı belli bir mesafede tutularak, bağrında taşıdığı misafirlerin, ondan en iyi şekilde istifade etmelerini temin etmesi; ayrı ayrı güzellikler ifade eden mevsimleri sinesinde geliştirip istifademize arz etmesi; hava, su, toprak, taş gibi ehemmiyetli unsurlarla imdadımıza koşturulması O herşeyi görüp bilen hikmetli elin işi değil de ya nedir..?

Sonra toprak tabakasının dağlarla tespit edilip perçinlenmesi; yerin derinliklerine doğru daima homurdanıp duran dâhilî infilâk ve patlamalara karşı, zirve ve tepelerdeki kraterlerle küre-i arza nefes aldırılması; dağ ve kayalıklarla toprak tabakasının deniz istilâsından korunması ve yine o dağ silsilelerinin, ihtiyacımız olan maden ve cevherlerin mahzeni, içtiğimiz suların havuz ve deposu, tenefüs ettiğimiz havanın tasfiye inbikleri haline getirilmesi, Kudret-i Sonsuz, merhameti engîn, lütufları dağlar kadar cesametli, çaylar, ırmaklar kadar bereketli, otlar, ağaçlar kadar renkli bir Zât'ın varlığına ve birliğine delâlet etmiyor mu? Şimdi ey zavallı nankör! Bunca delil ve şâhitler O'nun ilân etmesine karşılık, eğer hâlâ inkâra sapacaksan insanlığından utan..! [26]

Canlılar ve onlardaki hayat, Kudreti Sonsuz'un varlığını ve birliğini gösteren en nurlu işaret, O'nun tecellilerini aksettiren en parlak ayna ve hayatı bütün hayatların esası v kaynağı olan Zât'ın pek çok sıfatını birden gösterebilen öyle muhteşem bir prizmadır ki, o menşurdan bakabilenler, daha başka şeylere ihtiyaç hissetmeden O'nu görüp marifetine erebilirler. Hem hayat, hemen her yerde, varlık, tesir, ve hükümleri sezilip bilinen, rızık vermek, merhamet etme, merhamet etme, bütün eşyayı dikkat ve titizlikle görüp gözetme ve herşeyi adeta bir dantela gibi fayda ve maslahatlar kanaviçesine göre yerli yerince hikmetle inşa edip, hikmetle devam ettirme hakikatlarını da beraber getirdiğinden, bunların parmak basıp ispatladıklarını aynı hakikat, hayat platformunda da ispatlanmış olur. Meselâ: bir cisim ve bir bedene hayat girdiği vakit, herşeyi yerli yerince yapmak, birtek şeye, pek çok fayda ve maslahatlar takmak mânâsında hikmet de kendini hissettirir ve onun neşrettiği şualarla, büyük küçük her canlı organizma ışık saçan bir kitap haline gelir. Aynı şekilde... herşeye ihtiyaç ölçüsünde ihsanda bulunup, herşeyi bakıp gözetme mânâsında Kerem tecelli eder ve o varlığa lütf-u ihsan kuşağında ayrı bir buud kazandırır. Bunun gibi.. hayatın devam ve sürekliliği için çeşit çeşit lütufların kesilmez kaynağı (Rahmet)nın şuaları canlı cismin başını okşamaya başlar. Ve rahmet kendine has rengârenk cilveleriyle bir gökkuşağı haline gelerek, geçilmez bir tak gibi hayatın uğrayacağı her noktada ona selâm durur. Bunar gibi.. herşeyin rızkını veren mânâsına (Rezzak) ismi bütün ihtişamıyla kendini hissettirir ve yeryüzündeki umum rızık kaynakları ölçüsünde kendine has güçlü soluklarıyla hayat bestesine ayrı bir nağme katar. Bir sırlı ayna gibi her yanıyla muhteşem Yaratıcı'yı gösteren hayat, farklı sıfatların iç içe girip bütünleştiği bir nokta-i mihrakiye 'odak noktası', ve o iklimde kudret aynı ilim, ilim aynı hikmet, hikmet aynı rahmet gürül gürül Yaratıcı'yı ilân eden bir lisan kesilir. Hayatın bu derin ve güçlü şehadetindendir ki, kıymetli bir kitabın tekrar tekrar tab edilmesi gibi, hayatı bahşeden Zât da onu her yana saçmakta, en ehemmiyetsiz gibi görünen şeylerin bünyesinde dahi çeşit çeşit canlılar yaratmaktadır. Şimdi acaba, bir avuç topraktaki milyonlarca canlıdan, deniz ve karaların dev cüsseli yaratıklarına kadar, bunca varlığın birden ve hiçten yaratıp ortaya çıkması, bütün bu sırlı işleri idare edip çeviren O gizli Zât'ın varlığına, O'nun nurlu sıfat ve isimlerine, güneşin şuaları güneşi gösterdiği gibi delâlet ve işaret etmez mi?

  • Hayat sahibi varlıklar içerisinde, hayatından şuur ışığı süzülen insan, aklıyla canlı -cansız bütün alemin aydınlığını kavrayabilecek ve kullanma selahiyetinde olduğu varlıkları, kendi ellerine verilmiş birer emanet bilerek, hikmetle yaratılan güzel tabiatı tahripten kaçarak en mükemmel tarzda kullanacak mahiyette yaratılmış bir eşref-i mahlukattır. Bütün icat ve keşifler de bir itham ve bilgi neticesidir.
  • İnsan bu organlarıyla tabiatla bir nevi cismani olarak bütünleşir. Göz, burun ve kulak tabiattaki denge ve âhengin insanın vicdanında yansımasında, bir aracı rolü alan organlardır. Hayat olmasaydı böyle bir irtibat kurulabilir miydi?
  • Tabiattaki mekanik denge, insanın organlarında, hayat sayesinde, daha ince ve daha hassas olarak, biyomekanik denge halinde tezahür ettirilmiştir.
  • Çiçeklerle arı ve kelebeklerin münasebetlerindeki âhengin sırrı 'hayat'ta yatmaktadır. Hayat sayesinde çiçek, kendini teşhir, takdim zevkini alırken, arılar, kelebekler ve kuşlar da yine hayat sayesinde çiçekler üzerinde cereyan etmektedirler.
  • Kuşlar, karıncalar bazen öyle bir organize hayat tarzı sergiler ki, insan, hemen o organizasyonun arkasındaki plânlayıcıyı (veya plân sahibini) akıl gözüyle görür. Eğer hayat programlarına sırlı bir şekilde bu yaşama tarzı işlenmemiş olsaydı bu organizasyon bilgisi nereden gelecekti?
  • Her bir hayvanın, yeryüzü hayat sahnesindeki ekolojik dengede çok mühim ve belirlenmiş vazifeleri vardır. [27]

Hayat kadar ölüm de, Yaratıcı'nın varlığını haykıran güçlü bir dil ve O'na giden yolarda pırıl pırıl bir ışıktır. Varlığın özünü kavramış olanlar için ölüm, bir idam, bir yok olma ve hiçlik, bir maddenin bozulup dağılması, fena bulup gitmesi değildir; o, herşeyi hikmetle bezeyen ve hiçbir işinde abes bulunmayan Rahmet-ı Sonsuz'un, kapıkullarını, dünya zindanı, hayatın sıkıntıları ve kulluk mükellefiyetlerinden terhisi ve azat edip, bir başka yerde, bir başka bedenle, daha mes'ûd bir hayata yükseltmesi demektir. Evet nasıl ki, zeminin bağrında varlığa erdirilen herşey, renk, koku, şekil ve değişik keyfiyetleriyle O Zât'ın varlığına ve birliğine şehadet ederler; öyle de, her gelenin gitmesi, gidenleri başkaların takip etmesi ve bu geliş gidişte gelenin eli boş gelip, gidenin de burada sahip olduğu herşeyi bırakıp öyle gitmesi, gelip gitmeden münezzeh ve müberrâ hiçbir şey ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan.. aksine, ihtiyaç tezkeresiyle herkesin kendisine müracaat ettiği ve her müracaatta bulunan ihtiyacını görüp gideren, herşeyin gerçek sahibi ve hakiki vârisi bir Zât'ın varlığına, birliğine ve varlığının devamına işaret ve şehadet ederler. Meselâ: her baharda, muhteşem ve muntazam bir sergi gibi önümüze serilen, bir baştan bir başa, yeryüzü meşherindeki bütün varlıklar, onların değişik hususiyetleri o Zât'ın varlığını ilân eden şahitler oldukları gibi, her gelenin gitmesi, her yeninin eskimesi, eski sergilerin yerlerini, onlardan çok farklı başka başka meşherlerin alması ve bu durumun milyonlarca seneden beri devam edip durması, her baharı, âdeta bir sürprizler kuşağı olarak rengârenk güzellikleri ve baş döndürücü tablolarıyla bize takdim eden, sonrada, baharda- yazda var edip geliştirdiği bütün bu güzel manzaraları, arkadan gelenlere yer hazırlamak için, sonbaharda dürüp kaldıran o gizli Zât'ın varlığına, varlığının devamına, gelip geçmiş bunca bahar ve sonbaharlar, baharlarda açıp sonbaharlarda solan çiçek ve yapraklar sayısınca delâlet ve şehadet ederler... [28]

Her iz ve eser, kendileri kadar arkalarındaki iz ve eser sahibini de gösterirler. Basılmış bir sikke ve tuğra onların basanı, bir san'at eseri san'atkârı, bir çocuk babayı iktiza ettiği; aşağı yukarıyı, alt üstü gerektirdiği gibi; her şeyin, olabilirlik ve imkân çizgisinde cereyan etmesi de, bütün bu olabilirlerin arkasında varlığı kendinden ve her türlü (olabilirlik) den müberrâ bir Zât'ın varlığını göstermektedir.

Evet, yaratılanın çehresinde Yaratana ait çizgilerin bulunması; çokluk, çözülme, dağılma ve biraraya gelmelerin simasında birlik ve vahdetin kendini hissettirmesi; bütün kâinatların içinde yüzüp durduğu (her şey olabilme) imkân ve ihtımâlı; atomlardan sistemlere kadar bütün eşyadaki yaratılmışlık ve sonradan olmuşluk hali; sürekli çözülüp dağılma ve biraraya gelme gibi hususlar, mümkün olan her şeye olurluk kazandırıp onları gün yüzüne çıkaran; parçaları bütünleştirip hep yeni yeni ve taze taze varlıklar ortaya koyan; cansız cisimlere hayat üfleyip her tarafı canlılar meşheri haline getiren; muhtaçların imdadına koşup, herkesi ihtiyacı ölçüsünde görüp gözeten, besleyip büyüten ve yaradılış çizgilerine göre onları rızıklandıran merhameti bol bir Zât'ı âvâz âvâz ilân etmektedirler. Hülâsa, her bir varlık taşıdığı pek çok sıfat ve keyfiyetlerin diliyle, herhangi bir yazının kâtibe, resmin ressama, san'atın san'atkâra, dumanın ateşe, ışığın ışık kaynağına, sikke ve tuğraların darbhaneye delâlet ettikleri gibi, her şeyin arkasındaki o gizli Zât'ın yüzlerce mübarek isim ve sıfatlarına işaret eder, ölmemiş vicdan, felç olmamış ruhlarda te'sirlerini hissettirirler. [29]

Bir baştan bir başa bütün kâinatı şenlendiren varlıklar, mevcûdiyetleriyle O'nu gösteren birer ayna oldukları gibi, sürekli olarak tazelenip değişmeleri ve birbiri arkasından gelip geçen güzellikleriyle de O'na doğru açılmış rengârenk birer penceredirler. Evet nasıl ki, çay ve ırmakların yüzünde, güneşin akislerini taşıyan kabarcıkların kaybolması ve onların yerlerini alanlarda dahi yeniden yeniye hep aynı parıltıların belirmesi, o kabarcıklar üzerinde hiç sönmeden pâr pâr yanan daimî bir güneşi gösterir. Öyle de, akıp giden zaman ırmağı içinde; bunca güzelliklerle donatılmış varlıkların peşi peşine akıp durması, gidenler bütün hususiyetleriyle giderken, onların yerlerini bambaşka güzelliklerle kanatlanmış diğerlerinin alması, herşeyin üstünde, herşeye hâkim, önü sonu olmayan güzeller güzeli, O Zât'ı göstermektedir.

Evet bir tarafta başdöndürücü muhteşem bir güzellik ki; görüp anlayanların nazarında dahasını tasavvur etmeye imkan yoktur; herşeyin çehresinde güzelleştirici bir kalemin işlediğini ve her esere vurulan güzellik mührüyle, herşeyde güzellik arayan bir iradenin mevcûdiyetini ve bu güzellikler arkasında vicdanlarımızla sezip ruh gözüyle müşahede ettiğimiz O'nun güzel isim ve sıfatlarını görüp anlamamak mümkün müdür? Şimdi ey maddenin karanlıklarında ve şüphelerin boğucu ikliminde çırpınıp duran gâfil! Kendine gel; gözünü aç; senin çehrenden tâ kâinatın sîmâsına kadar uzanmış şu muhteşem güzellikler kuşağına fikren yüksel; içini imânla doldur ve hakiki insan ol..! [30]

Kainattaki bütün eşya ve hâdiseler, sebep ve neticeleriyle ele alınıp incelendiğinde, sebeplerden hiçbirinin, varlığın en küçük parçasını dahi meydana getiremeyeceği görülecektir. Evet, değil dakik bir saat gibi âhenkle işleyen kâinatlar ve onun küçük bir fihristi ve özü sayılan insan varlığı gibi fevkalâde mükemmel, kusursuz ve bir ölçüde de alabildiğine komplike şeyler, insan dimağında hardal kadar yer işgal eden en minik bir parçanın bile sebeplerle izah edileceğini düşünmek imkansızdır. Nasıl düşünülebilir ki, kuvve-i hâfıza gibi âdeta nokta mahiyetindeki küçücük bir parçacık, en modern bilgisayarların kat kat üstünde ve kütüphaneler dolusu kitapları ihtivâ edecek kadar enteresan bir yapıya sahiptir.

Böyle en küçük bir bilgisayar dahi, bir plân ve program isterken, insan beyni gibi alabildiğine komplike bir uzvun yapımcısı, programcısı olmadan işlemesine ihtimal verebilir mi...?

Ricâ ederim, avuç içi kadar bir noktada PTT'nin bütün fonksiyonlarını yerine getirebilecek iç içe bir mekanizmalar topluluğunun yerleştirilmesini, şuursuz sebepler ve tesâdüf rüzgarlarıyla izah etmeye imkân var mıdır?

Bütün bu esrârengiz işler olsa olsa O Zât'ın işleri olabilir ki; O, herşeyi bir plân ve programa göre varlığa erdirir, sonra da yerine bir plân ve programla belli maksat ve belli hedeflere doğru sevk eder. İnsanın hâfızasına bütün yumurta, çekirdek ve tohumları da kıyas edebiliriz.

Acaba, dünden bugüne bütün bu hârika işlerin kaçta kaçını sebepler ve tesadüflere izah edebilmişizdir!...

  • Beyin; 14 milyar hücre, bunlar arasındaki milyarlarca bağlantı sayesinde, kalbimizin atışlarından, vücudumuzun ısısına; görme, işitme, konuşma gibi esrarengiz ve komplike hadiselerden en basit karakterimize kadar kontrol ve ayarlama mekanizmalarıyla çalışır. Ayrıca beyin, seneler evvelinden başımızdan geçen hadiseleri de kaybeder. Bu hadiseler hücre proteinlerine işleri ve gerektiğinde film şeridi şeklinde gözümüzde canlanıverir. Bu derece mükemmel ve kompleks vazifeler yapan beynin elbette bir plân ve programlayıcısı olmalıdır.
  • Canlılığın ve nesillerin devamı için çeşit çeşit meyveler, boy boy ağaçlar ve renk renk çiçekler, alabildiğine ince bir sanat ve ölçüyle küçücük tohum ve çekirdeklere nakşedilir. Ve bu hadise asırlardan beri hiçbir karışıklığa meydan vermeden sürüp gelmektedir. Bu derece mükemmel bir işleniş ancak Sonsuz Kudret Sahibi Yaratıcı'nın eseri olabilir. [31]

Bir baştan bir başa dünyaları dolduran bunca varlığın en basitinin dahi, sebepler ve tesadüflerle izahı kabil değilken, her varlıkta göze çarpan bu kadar gaye, bu kadar fayda ve bu kadar hikmetlerin ölü, cansız, şuursuz ve sel gibi akıp giden madde ve tabiatın eserleri olduğunu kabul etmeye ne pozitif ilimler, ne sağ düşünce ve ne de muhakeme müsâde edecektir...

Evet, madde ve sebeplerin çeşitli terkip ve çözülmelerde birer eleman olarak kullanılmaları ve zâhiri bir kısım fonksiyonların onlara isnat edilmeleri bahis mevzuu olsa bile, varlığın çehresinde çakıp çakıp duran bunca maslahat ve faydaları, şuursuz atom parça ve parçacıklarında, sağır tabiat ve kör sebeplerde aramak yüzbin defa körlük ve sağırlık değil de ya nedir...!

Yıldızların ibretli seyahatından, bulutların gayelerle yüklü tatlı tatlı gürlemelerine, fırtınaların O'na ait kokular sürünüp esmelerinden, çiçeklerin tozuyup yine O'na ait râyihalarla her yerde gezmelerine, atmosferin, bizim ve diğer canlıların hava ihtiyacına hazinedarlıkda bulunmasından, şefkatle yere inen yağmur damlalarına dâyelik etmesine kadar, her yerde ve her hâdiseyle çok geniş bir rahmet, bir ihsan, bir inayet ve bir hikmet müşâhede edilmektedir.

Demek, eşyâdaki bütün bu süslü, zînetli vaziyetler, bu başdöndürücü hâl ve keyfiyetler, bu birbirine tebessüm edip yardıma koşmalar o Rahmet ve Hikmeti Sonsuza açılan birer penceredirler ki, bu pencerelerden bakar, her biri birer hikmet goncası olan O'nun sanatlarını seyreder ve vecdle kendimizden geçeriz.

  • İnsan vücudunda koku alan hücrelerin kapladığı saha ancak birkaç cm2'dir. Halbuki koku hassasına sahip 1.000.000 kadar madde vardır ve bunlar arasında aynı kokuya sahip iki madde yoktur. Burnumuza koku alma hassasının verilmesi ne büyük bir nimet, bunun için yeryüzünün rengarenk çiçeklerle süslenmesi ne büyük bir lütuftur.
  • Galaksilerdeki eşsiz ehangin Sahibi, has mahlukları için bir beşik olarak yarattığı arzımızın üzerini bulutlardan yaptığı bir örtü ile muhafaza ederken, aynı zamanda yeryüzünde ellerini açmış, rahmet bekleyen nebatatın ihtiyacını da yağmur damlaları ve yıldırımlarla doyurup, yayılıp arzı endam etmeleri için rüzgarı da onların emrine musahhar kılmıştır. [32]

Gözlerimizi açıp varlığın çehresine baktığımız zaman, bedenin hücrelerinde tâ en yüksek sistemlere kadar herşeyde başdöndürücü bir âhenk ve gözkamaştırıcı bir nizamın hâkim olduğunu görürüz.

Evet o mimik hücreler, düzenli bir ordu gibi sevk ve idare edilmeleri teşkil ettikleri beden için, hep yararlı olma yolunda hareketleri ve daha bir sürü vazifeleriyle fevkalâde bir plân ve programı, o plân ve programda herşeye hükmeden bir plânlamacıyı göstermektedir.

Keza, otların, ağaçların, hayvanların kendi kuşaklarındaki harikulâde halleri, akıllara durgunluk kendi kuşaklarındaki harikulâde halleri, akıllara durgunluk verecek şekilde ihtimamla görülüp gözetilmeleri ve sırlı bir hedefe doğru sevk edilmeleri de yine kusursuz bir programın, dolayısıyla de bir programlayıcının varlığına delalet etmektedir.

Bütün kâinatların muntazam bir memleket, muhteşem bir şehir, mükemmel bir saray gibi binbir hikmet ve gayelerle donatılmış bulunması, atomlardan yıldızlara kadar herşeyin bir plân çerçevesinde seyr-ü seyahat ettirilmesi, herşeye sözü geçen; yıldızları zerrelerle beraber idare eden ve insanın nurlu simasından semanın aydınlık çehresine kadar her tarafı ışıklar saçıp her yanı aydınlatan bir yüksek Zât'ı ilân etmektedirler.

  • Farklı yapıdaki ve farlı fonksiyon gören hücrelerin biraraya gelerek doku, organ ve çok hücreli canlıları teşkil etmesi...
  • İnsanların en basit hücrelerinden olan epitel hücrelerin bile bir kimya fabrikası gibi çalışarak, binlerce besin molekülü arasından, vücut için gerekli olanları tayin edebilmesi...
  • Kan savunma hücrelerinin birbirine yakın terkiple yaklaşık 30.000 moleküllü tanıyıp seçebilmesi...
  • Beyin hücrelerinden bazılarının beşyüzbin faaliyeti yapan kompüter sistemlerini geride bırakması...
  • Kalp kasını oluşturan yüzbinlerce hücrenin tek bir hücre gibi kasılıp gevşemesi...
  • Vücudun en uzak noktasındaki bir hücrenin bile ihtiyacının kan kimyası vasıtasıyla tespit edilerek gereken hormonların salgılanması ve ihtiyacının görülmesi...
  • Ve bütün bu fonksiyon ve maharetlerin genetik şifrelerle nesilden nesile aktarılabilmesi... bedenin hücrelerinden, en yüksek sistemlere kadar herşeyde başdöndürücü bir ahenk ve göz kamaştırıcı bir nizamın hakim olduğunu göstermektedir.
  • Hayvanların ve insanın çıkardığı karbondioksitle kirlenen havamızı temizleyerek bizleri boğulmaktan kurtaran yeşil bitkiler, bu işi hiç aksatmadan yaparken bir yandan da dal ve köklerinde biriktirdikleri ihtiyaç sahiplerinin imdadına koşturulmaktadır. Yeşil bitkilerle beslenen hayvanların sentezlediği proteinler etle beslenenlerin rızkı olmaktadır. Böylece kurulan gıda zinciri insanoğlunun emrine verilmiş ve ondan en iyi şekilde istifadesi temin edilmiştir. Daha sonra ölen hayvanların cesetleri ise bakterilerce toprağa dönüştürülerek hem dünyamızın yaşanmaz hale gelmesi, hem de madde israfı önlenmiş olur... [33]

İnsan gönül gözüyle, çiçeklerin çehrelerinde parıldayan mânâdan, ağaçların dal ve yapraklarında cilve çakıp duran canlılık ve güzelliklere kadar, çevresinde olup biten şeylere bir kere bakabilse, herşeyin ötelere ait bir gizli güzellikten bir gizli hayat kaynağından fışkırıp geldiğini anlayacak ve tabiatın bu füsûkâr güzelliği karşısında büyülenip kendinden geçecektir.

Evet, dörtbir yanımızı alan dağ ve tepelerin eteklerindeki salınan akşam gölgeleri, bağ ve bahçelerden yükselip etrafı saran baygın râyihalar, rüzgârlarla semâa kalkıp raks eden mini mini çiçekler ve ruhlara içirdikleri cennet kevserleri gibi tatlı mûsikî eğer hassas ve samimi bir gönülle duyulup dinlenebilse, her şeyin âdetâ bir kitap gibi ve fakat hiçbir beşerî kitabın ulaşamadığı rengin ve zengin bir üslûbla Allah'ı anlattıkları görülecektir.

Şimdi, eğer, her bir varlık üzerinde taşıdığı bunca mühür ve imzalarla O'nu ilân edip vicdanlarda duyurur da, insan O'nu tanımaz. O'nun karşısında hayret ve hayranlıkla eğilmezse, o nasıl insan olabilir! [34]

İdare ve hakimiyetin en önemli esası, rakip, ortak kabul etmemek ve başkasının müdahalesine meydan vermemektir. Onun içindir ki, bir köyde iki muhtarın bulunması köyün asayiş ve nizamını, bir nahiyede iki müdürün bulunması nahiyenin emniyet ve düzenini, bir vilayette iki valinin bulunması o vilayetin huzur ve âhengini ve bir memlekette iki hükümdarın bulunması da o ülkenin birlik ve beraberliğini bozar; milleti herc-ü merc ve kargaşaya sürükler.

Fâni ve âciz varlıklar arasında ve sinek kanadı kadar ehemmiyeti olmayan dünyanın basit işlerinde böyle olunca, kâinat çapındaki hâkimiyet ve idarenin ne denli istiklâle alâkalı olduğunu ve her tarafta kudretinin eserleri görülen Zât'ın büyük icraatında tek ve eşi bulunmadığı kendiliğinden anlaşılır. Zira, sinek kanadından semânın kandillerine kadar öyle başdöndürücü bir nizam ve âhenk var ki, akıl onun karşısında hayret ve hayranlığından (sübhanallah!) der iki büklüm olur; ruh bu muhteşem tablo karşısında (maşâallah!) diyerek secdeye kapanır.

Kendi mihverinde dönem Arzımız güneş sisteminin etrafında da dönmekte, güneş sistemi de Samanyolu galaksisi içinde Vega yıldızına doğru belli bir açı altındı dönerek ilerlemektedir. Samanyolu da 100 milyarlarca galaksiden teşekkül eden galaksi kümelerinden biri... Âdeta iç içe açılan dairevî halkaları andıran bu semavî cisimlerin uzaklıkları onların parlaklığıyla anlaşılır. Parlaklık azaldıkça bize olan uzaklıkları da artar. Semavî âlemlerdeki bu nizam ve âhenk maddenin yapıtaşı olan atomlarda da müşahede edilmekte. Quarklar çekirdeğin içinde dönerlerken elektronlar da çekirdeğin etrafında hiç şaşırmadan nizamı bozmadan dönmekte. Mikro âlem ile makro âlem arasındaki bu benzerlik de kâinatın her zerresine nakşedilen birliği sembolize eder. [35]

Âlem varolduğu günden bu yana herşeyiyle değişip durmakta; mevcudât kafile kafile birbirini takip etmekte, sıra sıra konup göçenlerin yerlerini arkadan gelenler almakta ve bitirip tükenme bilmeyen bu göç sürüp gitmektedir. İşte bu sürekli yolculuk ve ardı arkası kesilmeyen göç, bütün bu gelip konmalara, göçüp gitmelere hükmeden gizli bir Zât'ın varlığına en parlak bir delildir. Evet, her asır, her sene hatta her mevsimde bir kısım varlıkların kaybolup gitmesi ve onların yerlerini hiçten yeniden gelip başkalarının alması ve bütün bu gelip gitmelerin alabildiğine muntazam ve ölçülü cereyan etmesi, herşeyin başdöndürücü bir takdir ve tercihle ve göz kamaştırıcı bir plân ve programa göre ele alındığını göstermektedir. Demek herşeyin arkasında sonsuz ilim ve iktidarı ile hükmeden birisi var ki; ayları, mevsimleri, seneleri, incilerin gerdanlığa yerleştirildiği gibi, herşeyi en mükemmel, en muntazam şekilleriyle ve hep değiştirip yenileyerek takdirkâr seyircilerin nazarlarına arz edip onlarda sürekli hayranlık meydana getirmektedir. Şimdi, olup biten bunca işi görüp de onun arkasında Zât'ı görmemezlikten gelmek, yüzbin defa körlük değil de ya nedir?!

Yeryüzünde hayatın devamı; karbon, azot, fosfor gibi bir seri elementin devri-daimlerine bağlı kılınmıştır. Bu devri-daimler için gerekli mevsimlerin teşekkülü de arzımızın eğik şekilde güneş etrafında döndürülmesiyle sağlanmıştır. Ekolojik dengenin muhafazasında ve devri-daimlerin mükemmel şekilde işlenmesinde değişik canlılar vazifelendirilmiştir. Meselâ havadaki karbondioksitin karbonunu şekere çevirme işinde yeşil bitkiler; havadan azotu toprağa nakletmede baklagiller... Devri-daimlerin basamaklarında yer alan canlılar sırası geldiğinde yeryüzüne çıkmakta, vazifesi bittiğinde de yerini başkalarına bırakmaktadırlar. [36]

Her birşey hem varlığa ermesi hem de değişik hususiyet ve sıfatlarında ayrı ayrı yol ve yönleri bulunmasına rağmen, varlığı ve bekası için en elverişli bir yolu takip etmesi, bir sürü neticesiz vaziyetler içinde hep hikmetli ve faydalı semereler vermesi, bütün varlıkları görüp bilen, her şeye sözünü geçiren bir ulu Zat'ın emir ve iradesini göstermektedir.

Zira büyük-küçük her bir varlığı vaziyetlerin en mükemmeliyle icat edip ortaya koymak, sonra da o ve bütün diğer varlıklar arasındaki münasebetleri koruyup kollamak ve hele akıllara durgunluk verecek şekildeki bu geniş icraatı sürekli olarak yapıp durmak, o eşsiz Kudret'e, benzeri olmayan İrade'ye ve sınırsız ilme öyle şahitlerdir ki, üstüne şahit olamaz! Şimdi her şeyi mükemmellerden mükemmel yaratıp ortaya koyan, zerreden sistemlere kadar her şeyin birbiriyle olan münasebetlerini görüp gözeten; her icraatında iyiyi, güzeli ve faydalıyı takip ederek, varlığını vicdanlarımıza duyurmak isteyen o Zat'ı tanımazsak nasıl insan olabiliriz?

Spiral veya elips şekilli olabilen galaksileri meydana getiren yıldızlar, hayatlarını takriben 1010 yılında, hidrojeni helyuma çeviren bir fabrika gibi çalışırlar. Bilhassa ağır kütleli yıldızlardaki patlamalarla çevreye, Güneş'imizin senelik enerji istihsalinin 10 milyar katı bir enerji salınır. Bu patlamalardan biri güneş sistemimizin merkezinde olsaydı, arzımız (dünya) ve diğer gezegenler milyonlarca derecelik sıcaklık altında şiddetli şok dalgalarının tesiriyle ufalanarak iyonlaşmış gaz şeklinde fezaya dağılacaklardı.

Oluşturulan amnion sıvısı vasıtasıyla kendisi için 'kararı mekin' haline getirilen rahimde şekilden şekle sokulan ceninin her ihtiyacı en güzel şekilde karşılanır. Mesela kalsiyum ihtiyacı, anne ve kemiklerindeki kalsiyumun çözülüp alınmasından elde edilir. Oksijen ihtiyacı ise yüksek miktarda oksijen bağlama kabiliyetine sahip olan fetal hemoglobinin gebelik süresince sentezlenmesiyle karşılanır.

Rengiyle, kokusuyla gözümüz ve burnumuza hitap eden 25 bin çeşit gül, yaklaşık 170 bine yakın farklı koku neşreder.

Mahiyetçe birbirinden çok farklı büyüklükçe de birbirinden çok uzak olan çeşit çeşit sistem ve alemlerde yaratılış ve yeniden oluşta görülen bu benzerlik, her şeyi idare eden ve görüp gözeten Zat'ın bir olduğunu da haykırmaktadır.[37]

Şimdi biraz da kâinat kitabının bir diğer yüzü olan kedi benliğimizi, iç varlığımızı tanımaya ve onun aydınlığında yüce hakikatı kavramaya çalışalım.

Aslında böyle bir yolla, hakikatı aramak isteyen her insan, aynı zamanda eşya ve hâdiselerin mahbesinden kurtulur ve onara söz dinletecek bir noktaya yükselir.

Evet, kâinat kitabı gibi, insan mahiyeti de değişik yönleriyle tıpkı bir endam aynası gibi, hep o Yüce Yaratıcı'yı göstermektedir. Gecenin karanlığı, ışığın parlaklığına bir vasat teşkil ettiği gibi, insan da zaafları, ihtiyaçları, âcizliği ve fakirliğiyle herşeye gücü yeten bir Kudret-i Sonsuz'u, her ihtiyacı gören bir Servet-i Sonsuz'u; âcizlerin kuvvet kaynağı, fakirlerin sarsılmayan dayanağı, vicdanlarda varlığa güneşten âyan bir Zât'ı göstermektedir.

Demek her insan kendi ruh ve vicdanını dinlediği takdirde, yer yer zaaf ve boşluklarının araladığı perdenin arkasında O'nu aramanın 'Hayy-hû'yunu, zaman zaman da O'na ermişliğin sevinç ve huzurunu duyacak ve başı gidip ta cennetlere ulaşacaktır. Keşke, günümüzün insanına onun vicdanının çehresindeki bu yazıları okutabilseydik...! [38]

İnsan, Yüce Yaratıcı'nın isim, sıfat ve ünvanlarını aksettiren eşsiz bir ayan mahiyetindedir. O, nümuneler nevinden kendine verilen mahdut bilgisi, cüz'î kudreti, sınırlı duyup işitmesi, daracık hâkimiyet ve iktidarıyla, Yaratıcısı'nın, çepeçevre bütün varlığı kuşatan sınırsız ilmine, koca sistemleri sapantaşı gibi çeviren müthiş kudretine, herşeyi her haliyle görüp gözeten o hârikulâde işitip görmesine ve en küçük madde parçacıklarından en büyük galaksilere kadar her yerde geçerli olan hâkimiyet ve iradesine pırıl pırıl birer aynadırlar.

Evet, kendi hareket ve davranışlarının şuurunda olan her fert: 'Ben nasıl bu evimi yaptım ve yaptığım şeyleri de görüp biliyor onlara sahip olduğumu hissediyorsam, öyle de, şu muhteşem kâinat sarayının herşeyi bilen, gören ve akıllara durgunluk verecek şekilde fevkalâde âhenkle idare eden, bir mimar ve ustası vardır ve bu hikmetli saray O'nun varlığıyla kâimdir' gerçeğini ilan etmektedir.

Şimdi ey kendini insan bilen insan! Sen seni iyi oku ve tanı! Yoksa, en şerefli bir varlık olarak dünyaya gönderildiğin halde, en aşağı bir varlık seviyesine yıkılıp gitme ihtimalin var... [39]

Cin ve insin efendisi, varlığın özü insanlığın iftihar tablosu, peygamberlik semâsının en parlak yıldızı, güneşler güneşi Hz. Muhammed (sav) Hakk'ın varlığını aksettiren en parlak ayna ve hakikate giden yollarda en nûrânî bir işâretçidir.

Evet, O gelmiş bütün nebîler arasında en güçlü bir ışık kaynağı, en aydın bir sîmâ, en tok sözlü bir hatîp ve sonsuzluk yolunda arakasına alıp götürdüğü kimseler için en yanılmaz bir rehberdir. Geçmiş peygamberler O'nun tohum ve kökleri, onları tâkip eden bütün Hak dostları da O'nun çiçek ve meyveleridirler. Bu itibarla da O, çürüme bilmeyen sağlamalardan sağlam bir kökten gelmiş ve her biri ayrı bir dünyayı aydınlatacak, değişik çiçekler açmış ve meyveler vermiştir.

İşte, Ebû Hanife, Mâlikî, Şâfiî Ahmet b. Hanbel gibi fıkıh ve hukuk sâhâsındaki meyveleri..! İşte, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî, Şâh-ı Geylânî, Şâzelî, Muhammed Bahâüddîn ve Mevlânâ gibi hakikat dalındaki semereleri...! İşte Battânî, Bîrûnî, Câbir b. Hayyan. Farâbî, İbn-i Sîna, Fergânî, Harizmî, İbn-i Haysem, Ali Kuşçu gibi ilmin değişik, dallarındaki dev talebeleri..! İşte Hâlid, Ukbe, Nureddin, Selâhaddîn, Alparslan, Fâtih ve Yavuz gibi kışla ruhuyla yetişmiş askerî ve idârî sâhâdaki dâhî çırakları..!

Evet O, bir taraftan böyle, peygamberler gibi aldanmaz ve aldatmaz pırıl pırıl bir topluluğun diliyle, diğer taraftan da kendi medresesinde yetişen insanlık semâsının yıldızları bu büyük insanların lisanıyla, kâinatın en yüksek hakîkatı olan Allah'ın varlığını, bütün cihâna âvaz âvaz haykırmakta ve yeri göğü velveleye vermektedir.

Şimdi, hangi vehmin haddi var ki, böyle binlerce elmas çivilerle yakın semâsına perçinlenmiş bulunan bu yüksek hakîkata ilişebilsin..? Kaldı ki hiçbir delil olmasa bile, O Zât'ın üstün şahsiyeti Allâh'ı gösteren en nûrâni bir aynadır. Ve 'Mir-ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim...' [40]

[1] Sızıntı, Temmuz 1983, Cilt 5, Sayı 54, Sayfa 216
[2] Sızıntı, Ağustos 1983, Cilt 5, Sayı 55, Sayfa 256
[3] Sızıntı, Eylül 1983, Cilt 5, Sayı 56, Sayfa 296
[4] Sızıntı, Ekim 1983, Cilt 5, Sayı 57, Sayfa 336
[5] Sızıntı, Kasım 1983, Cilt 5, Sayı 58, Sayfa 376
[6] Sızıntı, Aralık 1983, Cilt 5, Sayı 59, Sayfa 416
[7] Sızıntı, Ocak 1984, Cilt 5, Sayı 60, Sayfa 456
[8] Sızıntı, Şubat 1984, Cilt 6, Sayı 61, Sayfa 20
[9] Sızıntı, Mart 1984, Cilt 6, Sayı 62, Sayfa 60
[10] Sızıntı, Nisan 1984, Cilt 6, Sayı 63, Sayfa 100
[11] Sızıntı, Mayıs 1984, Cilt 6, Sayı 64, Sayfa 138
[12] Sızıntı, Haziran 1984, Cilt 6, Sayı 65, Sayfa 180
[13] Sızıntı, Temmuz 1984, Cilt 6, Sayı 66, Sayfa 220
[14] Sızıntı, Ağustos 1984, Cilt 6, Sayı 67, Sayfa 259
[15] Sızıntı, Eylül 1984, Cilt 6, Sayı 68, Sayfa 299
[16] Sızıntı, Ekim 1984, Cilt 6, Sayı 69, Sayfa 340
[17] Sızıntı, Kasım 1984, Cilt 6, Sayı 70, Sayfa 380
[18] Sızıntı, Aralık 1984, Cilt 6, Sayı 71, Sayfa 420
[19] Sızıntı, Ocak 1985, Cilt 6, Sayı 72, Sayfa 460
[20] Sızıntı, Şubat 1985, Cilt 7, Sayı 73, Sayfa 20
[21] Sızıntı, Mart 1985, Cilt 7, Sayı 74, Sayfa 60
[22] Sızıntı, Nisan 1985, Cilt 7, Sayı 75, Sayfa 100
[23] Sızıntı, Mayıs 1985, Cilt 7, Sayı 76, Sayfa 140
[24] Sızıntı, Haziran 1985, Cilt 7, Sayı 77, Sayfa 180
[25] Sızıntı, Temmuz 1985, Cilt 7, Sayı 78, Sayfa 220
[26] Sızıntı, Ağustos 1985, Cilt 7, Sayı 79, Sayfa 260
[27] Sızıntı, Eylül 1985, Cilt 7, Sayı 80, Sayfa 300
[28] Sızıntı, Ekim 1985, Cilt 7, Sayı 81, Sayfa 340
[29] Sızıntı, Kasım 1985, Cilt 7, Sayı 82, Sayfa 380
[30] Sızıntı, Aralık 1985, Cilt 7, Sayı 83, Sayfa 420
[31] Sızıntı, Ocak 1986, Cilt 7, Sayı 84, Sayfa 460
[32] Sızıntı, Şubat 1986, Cilt 8, Sayı 85, Sayfa 20
[33] Sızıntı, Haziran 1986, Cilt 8, Sayı 89, Sayfa 180
[34] Sızıntı, Temmuz 1986, Cilt 8, Sayı 90, Sayfa 220
[35] Sızıntı, Ağustos 1986, Cilt 8, Sayı 91, Sayfa 260
[36] Sızıntı, Eylül 1986, Cilt 8, Sayı 92, Sayfa 300
[37] Sızıntı, Ekim 1986, Cilt 8, Sayı 93, Sayfa 340
[38] Sızıntı, Aralık 1986, Cilt 8, Sayı 95, Sayfa 452
[39] Sızıntı, Ocak 1987, Cilt 8, Sayı 96, Sayfa 492
[40] Sızıntı, Şubat 1987, Cilt 9, Sayı 97, Sayfa 20