Yazdır

İşaret ve İşaretçilerden Sonra

Yazar: Fethullah Gülen, Sızıntı, Mart 1987, Sayı 98 Tarih: . Kategori Hüzmeler ve İktibaslar

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

Ey varlığın özü Yüce Ruh, Gönüller seni mülâhaza etmekle zevklerin en derinini elde eder, en erilmezine ererler. İnsanlar böyle bir mazhariyete kamçılana kamçılana götürülseler bile, elde edilmesi düşünülen şeyleri yanında çektikleri, çekecekleri hiç kalır. O'na ermeye yürekten azmetmiş o yolun delileri, gerekirse bu uğurda Kaf dağına dahi seyahat edebilirler.

Bilhassa, ümitlere can getiren yeni esintilerin hissedildiği, karanlıkların bir bir bozguna uğrayıp dörtbir yanda şafakların sökün ettiği şu günlerde, vuslata teşne gönüllerde bir başka aşk, bir başka heyecan dalgalanıp durmakta...

Evet O, elinde hayat iksiri taşıyan biricik hekim, bizler de, yıllar yılı onun yolunu gözleyen hastalarız. -Ruhlarımız Ona feda olsun! -O gönüllerimize hayat üfleyip bizlere dirilme yollarına açmasaydı bizler varolmazdık; g gözlerimizden perdeyi kaldırıp eşyanın hakikatını tanıtmasaydı bizler hiçbir şeyi tanıyamaz, ilim ve medeniyet adına bir adım dahi atamazdık..! Bugün varlık adına neye mâliksek Onun açtığı vâdide mâlik olduk; hakikat adına neyi idrak edebiliyorsak Onun başlarımızın üstünde tutuşturduğu meş'ale sayesinde idrak edebildik.

Ey başı gökler ötesi alemlerde dolaşın Rûh; ey ümmetlerin en hayırlısını gemisinde taşıyan nuh! Bizler, seni tanıyan ve tanımayanlarımızla hepimiz kapının âzâd kabul etmez köleleriyiz; kapı kullarının yaramazlıklarına bakıp ihsanlarını kesme! Âdâb-erkân bilmezlerden lütfünü esirgeme! Yıllar yılı senden ayrı düşmüşlüğün derbederliğiyle yaşayan ruhları, başka kapılarda dolaştırarak perişan etme; 'ileyye i'bâdallah!'[1] de ve atını havâzîn uğursuzluğuna doğru mahmuzla! Mahmuzla ki, yolunu gözleyenlerin canları dudaklarına geldi.

Senin, bir şafak gibi gönüllerde ağarman, seni tanıyanında tanımayanın da kurtuluşu olacaktır. Bugün seni tanımayıp sana başkaldıranların her anı ayrı bir çılgınlık ayrı bir hezeyan.. ilimden-irfandan yosun tanıma iddiasında bulunan müntesiplerin ise, bir çoğu itibariyle ya içinde yaşadığı dünyadan habersiz veya hayâl okyanuslarına yelken açmış ve rü'yalarda tesellî aramakta...

Ey kapkaranlık bir dönemi bir hamlede ışığa boğan aydınlıklar sultânı; güneşlere tâç giydiren muhteşem nûrunun muvakkaten gizlenmesi bile her şeyi altüst etti. Seni gerektiği gibi tanıyamamış bir kısım dostlarının ümit mumu sönmeye yüz tuttu. İlhadla gözü kararmış düşmanların şımardıkça şımarıp bütün bütün gemi azıya aldı ve senin cennetlere denk dünyanda baykuş sesleri duyulmaya başladı.

Ey kapkaranlık bir dönemi bir hamlede ışığa boğan aydınlıklar sultânı; güneşlere tâç giydiren muhteşem nûrunun muvakkaten gizlenmesi bile her şeyi altüst etti. Seni gerektiği gibi tanıyamamış bir kısım dostların ümit mumu sönmeye yüz tuttu. İlhadla gözü kararmış düşmanların şımardıkça şımarıp bütün bütün gemi azıya aldı ve senin cennetlere denk dünyanda baykuş sesleri duyulmaya başladı.

Ey gecesi gündüzlerden daha aydın ve gündüzü cennet baharlarına denk Sultanlar Sultânı! Cihanlara ışık tevzi' eden 'Yed-i beyzân'ı[2] bir kere de karanlıkta kalmışların dünyasına çevir ve onları karanlık çevrelerinin kanlı kâbuslarından kurtar! Sen bir sultan isen, şanına yaraşan budur; bir ışık kaynağı isen, gel nuruna hasret gönüllerimizi doldur..!

Yıldızlara her gece ayrı bir türkü söyleten hikmetinin diline kilit vuruldu, yâkuttan düşüncelerin, kadirbilmezlerin elinde tozlanmaya terk edildiği, söz cevherinin, ülfet ve ünsiyetle değersiz bir meta' haline getirildiği günden bu yana, insanlık hep abes duyup abes dinledi; fikir diye hep hezeyanların arkasına takılıp gitti ve g gün-bugün de saksağan sesini bülbül nağmesi diye alkışlayıp durmakta... Ne olur gel, kömürü elmas yapan o semavî bakışlarınla gönüllerimize bir kere teveccüh buyur; teveccüh buyur ki, sensizlikle karanlıklara boğulan sînelerimizde yeniden şuur ve idrak kıvılcımları parlasın..! Bak, bir tarafta duman duman üstüne çevreye sis püskürten ilhad ve nifak ocakları; diğer tarafta sevgiden mahrum sîneler, af bilmeyen düşünceler, müsamahasız ruhlar..! Birinciler dörtbir yanda yangınlar çıkarıp dinde yarıklar açıyor; ikinciler, kine kinle, nefrete nefretle mukâbele edip senin sevgi dünyanın esas ve kâidelerini temelden sarsıyorlar. Bütün bir hayat boyu, kan-ter besleyip büyüttüğün gül bahçedeki çiçekleri, peşi peşine poyrazların yalayıp geçtiği şu günlerde, burakına atlayıp imdadımıza koşmazsan, ardı arkası kesilmeyen bu fırtınalarla yaprak yaprak savrularak ve düşmanlarımıza bayram mevzuu olacağız. Diriltici soluklarına su kadar, hava kadar ihtiyaç duyduğumuz şu dakikalarda, sana olan hasretimizi nasıl ifade edeceğimizi ve gönüllerimizde bir şafak gibi ağaracağın günü nasıl bir heyecanla beklediğimizi dile getirememenin azci içinde 'Yetiş ey Sultân-ı Rüsül!' deyip inliyoruz.

Bir hamlede sînelerdeki bütün kötü duygu ve tutkuları silen sen; bir solukta aydınlık düşüncelerinle karanlıkları yerle bir eden yine sensin! Sen olmasaydın insanlık, ahlâk ve fazîleti bilemez, ihtirasların öldürücü girdaplarından kurtulamazdı. Bizler ahlak ve fazileti senin sayende öğrendik; nefsâniliğin sisli labirentlerinden senin eteğine sarılarak kurtulabildik...

Ey insanlığın yıllanmış dertlerine derman olan hekimler hekimi; gel, asırlardan beri bucak bucak dolaşıp derdine derman arayanların ızdıraplarını dindir! Gel, çaresizliklerimize çâre bul! Gel, Yezid'lerin, Şimir'lerin kılıçlarını kır; Hüseyin'in âh-u efgânını sonra erdir! Gel, kendi elinle yapıp ortaya koyduğun gönül kâbesini tamir et. Ve onu, ilmin, irfânın, tefekkürün kıblesi haline getir! İbrahim peygamber Kâbeyi inşâ ederken, ayağının altına koyacağı taşı Ebu Kubeys'den[3] getirmişti. Gel, yıllar yılı yolunu gözleyen bizler, kalplerimizi senin ayaklarının altına serelim... Hayır hayır! Sen o mübarek ayağını-ayağın başlarımıza tâç olsun-kemikleşmiş günahlarına kefaret arayan Kıtmîr'inin mücrim başına bas ve yapacaklarını yap! Söyleyeceklerini söyle! Alacaklarını al! Bırakacaklarını bırak... Yolunun kara sevdalılarına bağlılıklarını ifade etme fırsatını ver!

Ey peygamberlik semâsının güneşi ve nebiler ağacının meyvesi; şu senin çevrende dolaşıp sana yakınlığını hissedemeyen; senin kapının önünde kendi uzaklıklarını yaşayan; semavî sofralarınla sunduğun nimetleri göremeyip, o sofraların başında aç bîilaç kıvranan yol bilmez, usül bilmezlerin kusuruna bakma! Bilmeyerek sana arka çevirip başka kapı arayan görgüsüzleri -Hakk'ın sana olan lütufları hürmetine- kapından kovam!

"Kerem kıl kesme sultanım kerimin bînevâlerden,
Keremkâre yakışır mı, kerem kesmek gedâlerden" (M. Lutfî)

Bizler çok uzaklarda kaldığımız zamanlarda bile, uzaklığımızın gerektiği itabı değil; yakınlığının gereği olan ihsanlarının düşleriyle yaşadık:

"El benim dâmen senin ey Rahmeten lil âlemîn!
Şöhretim isyan benim, sen af ile meşhûrsun."

deyip iki büklüm olduk. Senin iltifat ve teveccühlerin sade yakınlığına ermiş kutlulara münhasır kalamaz! Sen bütün âlemlere rahmetsin ve rahmetin de herkesin başvurduğu ve vuracağı bir kevser çeşmesidir. Bizler ellerimizde kırbalarımız, dillerimizde Uhud şehidleri başında kardeşliğe kabul buyurduğunuzu ifade eden iltifatkâr sözleriniz, bir düzüne garip ve kimsesizler olarak 'Biçarelere devlet-i sermetsin efendim' iniltileriyle kapının tokmağına dokunuyor ve bizleri nazardan dûr kılmamanı diliyoruz.[4]

Bu uçsuz bucaksız kâinatlar senin adına yaratıldı: Varlığın başlangıcı sensin, sonu da sen! Kaosların bağrında beliren ilk nur senin nûrun; yokluğun sînesine gömülen ilk çekirdek de senin hakikatındır. Senin varlığının ziyâsıyla kâinatların çehresi aydınlanacağı güne kadar, varlık-yokluk iç içe ve birbirinden farksızdı. Seninler renkler birbirinden ayrıldı; seninle yolların hedefi belli oldu ve senin etrafa saçtığın nurlar sayesinde kâinat manalı bir kitap, hâdiseler de hikmetle akan bir ırmak haline geldi.

Herbiri birer inkılâp çapındaki icraatınla bizleri derin uykulardan uyardın, gözlerimizden perdeyi kaldırıp bizlere ölümsüzlük yollarını gösterdin. O gün-bugün kâh sekerek, kâh uçarak, gölgesi yere düşmeyen sultanlar sultânına gölge olmaya çalışıyor ve izinin tozunu tûtiya gibi koklayıp koklayıp kendimizden geçiyoruz...

Şimdi, müsaade buyurulursa o muhteşemlerden muhteşem icraatından bazı nümuneler sergileyerek, damladan deryaya, sızıntıdan yağmur yüklü bulutlara menfezler açıp, bir kere daha güneşler güneşine doğru seyahatı denemek istiyoruz.

Devlerin, dev destanlarının yanında, bir minik vızıltıyla huzura alınma arzumuzu hoşgör! Şimdiye kadar senin kapına koşanlardan hiçbir o muhteşem kapıya göre hediye getirdiğini iddia etmemiştir. Onlar sana doğru koşmayı, koşup kapının eşiğine başkoymayı en büyük şeref saymış ve bu mazhariyeti hayatlarının gayesi bilmişlerdir.

Bizler de, bu derûni hislerle, eli boş, eteği boş fakat sana güven ve itimadın kanatlarıyla şahlanmış gönüllerimizle bir yeni yolculuğa çıkma kararındayız.

Allaha aşkına doğ gönlümüze bizi yalnız bırakma!

[1] Allah'ın kulları etrafımda toplanın!.
[2] Işık saçan beyaz el.
[3] Beytullah'a yakın yüksekçe bir tepenin adı.
[4] Göz ardı etmemem.