Yazdır

Işıktan Muvâzeneler veya Mesnevî Bahçesinde

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Hüzmeler ve İktibaslar

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

Arkadaş!
İslâmiyet, bütün insanlığa bir nur ve bir rahmettir. Kafirler bile onun geniş rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü İslâmiyetin nurlu telkinleriyle, küfr-ü mutlak ve inkâr sarsılıp kırılmış, şüphe ve tereddüt seviyesine çekilmiştir. Bu sayededir ki, kafirler bile, ebedî hayat ve ebedî saadet hakkında ümit beslemeye başlamışlardır.

Evet, bu sayededir ki, kafirler, dünya zevk ve lezzetlerini acılaştıran 'ebedî yok olma' düşüncesinden kurtulup, ötelere ihtimal verme seviyesine yükselmişlerdir. Bu kadarı bile onların, dünyevî saadet ve lezzetlerinin, bütün bütün acılaşmaması için bir sebep teşkil edebilir.

Zira onlar, ahiret hakkında sırf bir tereddüt içindedirler. Tereddüt ise hem 'olma' hem de 'olmama' gibi her iki tarafa baktırır. Bu itibarla, ötelerin olabileceği mülahazasıyla, bir ölçüde kafirler dahi, ebedî yok olmanın verdiği ve vereceği ızdıraplardan kurtulup mesut olabilirler. [1]

Arkadaş, inkârcıların medeniyetiyle müminlerin medeniyeti arasındaki fark:

Birincisi, medeniyet urbasını giymiş korkunç bir vahşettir. Bu medeniyetin zâhiri pırıl pırıl ama, bâtını cehennem gibi kavurucu.. dışı süs, içi pis; sûreti me'nus ve rûha yakın, iç dünya ma'kûs ve tersliklere açık bir şeytandır.

İkincisi, bâtını nûr, zâhiri rahmet; içi sevgi, dışı kardeşlik, sûreti yardımlaşma, özü şefkat ve alabildiğine câzibedar bir melektir.

Evet, inanan insan, imanının gereği olarak, kâinatı, herkesi bağrında sallayıp büyüten bir beşik, bütün varlıkları, bilhassa insanları, onların içinde de Müslümanları, birbirine sımsıkı bağlı kardeşler olarak görür.

Küfür ise, öyle bir soğukluk kaynağıdır ki, kardeşleri bile birbirinden kaçırır; hatta varlıklar arasına ecnebilik tohumları saçar ve herşeyi birbirine düşman görür, düşman kabul eder.

Bu arada, inanmayanların, belli menfaatler etrafında bir araya gelmeleri bahis mevzuu olsa bile, muvakkattır ve katiyen ümit verici değildir.

İşte, iki anlayışın, medeniyet ve dünya saadeti adına va'dettikleri şeyler ve işte iki dünya..!

Gerçek medeniyet; daima, ilim ve ahlâkın atbaşı götürüldüğü iklimlerde tahakkuk ettirilebilmiştir. Bu itibarladır ki, herşeyi sadece ilimle ele alan garp medeniyeti, hep bir mefluç medeniyet olarak kalmış; ilme karşı fermuarını çekip kendi içine kapanan şark medeniyetleri ise, hal-i hazırdaki durumları itibariyle o semanın üveyki olmadan uzak bulunmaktadırlar. Geleceğin medeniyeti, garbın ilim ve fenleri, şarkın da inanç ve ahlâk felsefesi meşcereliğinden boy atıp gelişecektir.

Medeniyet, tabiat ilimleri ve çeşitli fenlerde çok ileri olmak; vapurlar, trenler, uçaklar gibi modern imkânlara sahip bulunmak; büyük şehir, geniş cadde ve yüksek binalarda yaşamaktan ibaret zannedilmemelidir. İnançlı ve istikametli ellerde, her biri sadece medeniyetin birer vesilesi sayılan bu şeyleri aynı medeniyet kabul etmek aldanmışlıktan başka bir şey değildir. [2]

Bil ki;
Kâinat denen şu gördüğün büyük âleme, eğer büyük bir kitap nazarıyla bakılacak olursa, Hz. Muhammed (sav) in nuru o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer şu geniş âlem bir ağaç tahayyül edilse, Hz. Muhammed (sav)in nuru o ağacın hem çekirdeği hem de meyvesi olur. Şayet dünya canlı bir varlık farz edilecek olursa, o nur onun ruhu olur. Eğer varlık bir insan tasavvur edilse, o nur onun aklı olur. Eğer dünya şaşaalı, harika bir bahçe olarak düşünülse, o zatın nuru onun bülbülü olur. Eğer kâinat büyük bir saray farz edilse, onun nuru, Yüce Yaratıcı'nın, muhteşem eser ve sanatlarının teşhir edildiği o saraya bir nâzır ve gözcü, bir davetçi ve teşrifatçı olur.

Evet, o, bütün insanları, o harika saraya davet ediyor. O sarayda bulunan antika sanatları, göz kamaştıran harikaları, seyircileri hayretlere sevkeden mucizeleri âvâz âvâz ilan ediyor. Dinleyip ve seyredenleri o saray sahibine iman etmeye, hem de en çarpıcı bir eda, en büyüleyici bir beyanla davet ediyor.

Gerçek hürriyeti insanlığa ilk defa ilân eden, insanların hukuk ve adalette birbirine müsavi olduklarını vicdanlara duyuran, üstünlüğü ahlâk, fazilet ve takvada arayan, zalime ve zalim düşünceye karşı hakikati haykırmayı ibadet sayan Hz. Muhammed (sav) olmuştur.

Fanilik ve ölümün yüzündeki perdeyi yırtan, kabri ebedî saadet âleminin bekleme salonu olarak gösteren, her yaş ve her başta mutluluk arayan gönülleri Hızır çeşmesine ulaştırıp onlara ölümsüzlük iksiri içiren Hz. Muhammed'dir (sav). [3]

Bil ki;
Dünyada sana ait ve seninle alakalı çok şeyler var ki, sen onların ne mahiyetlerini ne âkıbetlerini bilmiyorsun:

Biri, senin cesedindir. Evet o ceset, genç iken latif, zarif, güzel bir bahar çiçeğine benzer ise de, yaşlanınca; kurumuş, pörsümüş bir kış çiçeğini andırır.

Biri de, hayat ve canlılıktır. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir. Geldiği gibi gider; verildiği gibi alınır.

Bir diğeri de, insaniyettir. İnsaniyet bekâ bulup kalma, zeval bulup gitme arası bir noktada bulunmaktadır. Ve ancak, Allah'ı zikir ve Allah'la münasebeti derinleştirmek suretiyle korunup kollandığı takdirde devam eder.

Bir diğeri de, ömür ve hayattır. Bunun da sınırları belirlenmiştir; ne bir adım ileriye ne de bir adım geriye gitmek mümkün değildir. Bu itibarla da, altından kalkamayacağımız şeyler karşısında acı çekip mahzun olmak; bitip tükenme bilmeyen arzu ve istekler altına girip ezilmek pek mânâsız ve beyhudedir.

Biri de, sana emanet edilen bu vücuttur. Evet, vücud senin mülkün değildir. O, ihtivâ ettiği en değerli cevher ve hususiyetleriyle her şeyin sâhibi olan Allah'ın mülküdür. Bu itibarladır ki, ona, gerçek sahibinin emir ve izni olmadan karışırsan karıştırırsın. Ümitsizliği netice veren hırs gibi.

Biri de, belâ ve musibetlerdir. Ve bunlar katiyen kalıcı değildir. Bu itibarla da zeval bulup gidecekleri düşünülünce, zıtları akla gelir ve lezzet verir...

Bir diğeri de, sen burada misafirsin.. Buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberinde getirmediği şeylere kalbini bağlamamalı. Binaenaleyh, oturduğun bu hâne, ikamet ettiğin bu şehirden ayrıldığın gibi, bir gün gelecek bu dünyadan da ayrılacaksın! Öyleyse aziz olarak ayrılıp gitmeye bak ve varlığını; onu, sana bahşeden Zat'ın yolunda fedâ et! Fedâ et ki karşılığında yüksek bir fiyat alasın!.. Zaten fedâ etmesen de, o, ya bâd-i hevâ uçup gidecek veya O'ndan geldiği için yine dönüp O'na rücu edecektir.

Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bunlar her çeşidiyle tamamen kısmete bağlıdır. İnsan hırsla onların arkasına düşerse ızdıraplar içinde kalır. Bu itibarladır ki, aklı başında olanlar onları birer avans bilir, uhrevî emsallerine iştihâlarını artırır ve fakat katiyen onların kulu kölesi olmazlar. [4]

Arkadaş bil ki;
Dört şeyden dolayı dünyayı kalben terk etmek lazımdır. Bu terk ediş, çalışıp-çabalama, ona hükmetme açısından olmasa bile, kalbin alâkasına esas teşkil etmesi bakımından zaruridir

1. Dünyanın ömrü fevkalâde kısa olup, süratle yokluğa gittiğinden, bu yok olmanın ızdırap ve acıları, visâlin lezzetini de alıp götürmektedir.

2. Maddî yönü ve cismaniyete bakan yanlarıyla dünyanın bütün nimetleri zehirli bela benzemektedir; lezzetleri nispetinde acıları da vardır.

3. Hayata gözlerini açtığı andan itibaren insanoğlunun yolunu kesip onu bekleyen ve insanların da süratle ona doğru koştukları kabir, dünyanın süslü, zinetli ve lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmemektedir. Zira dünya ehlince güzel sayılan bu şeylerin çoğu orada sevimsiz ve çirkindir.

4. Düşmanlar ve zararlı haşarât arasında bir saat ikâmet edip oturmakla; dost, ahbap ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki ölçü ve muvazene, aynen kabir ile dünya arasındaki muvazenedir.

Mamafih, Cenâb-ı Hak bizleri, hergün, kulluk mükellefiyetleri adına bir saatlik rahatı gözden çıkarıp, zevkli az bir zahmete katlanmaya davet ediyor ki, ötelerin sonsuzluğunda dost ve ahbaplarla beraberliğe erelim...

Aslında, istesek de, istemesek de birgün hepimiz oraya sevk olunacağız. Öyle ise, gelin, kayıtlı ve kelepçeli olarak 'derdest' götürülmeden evvel O'nun davetine icâbet edelim..!

O'nun davetine icâbet, günlük mükellefiyetlerimizi yerine getirerek, dünya hayatını, öteler mülâhazasına göre tanzim edip yaşamak demektir. [5]

Arkadaş;
Kur'an'ın mûcizevî ve harika ifâdesini şu esaslarda hülâsâ etmek mümkündür;

1. Kur'an'ın okunuşunda insanı büyüleyen öyle bir akıcılık vardır ki, okuyanın lisânına aslâ ağır gelmez.

2. Hem lafzı, hem de mânâsı itibariyle o kadar sağlam bir yapıya sahiptir ki, hata tevehhümüyle onu didikleyenler, yıllar sonra kendi hatalarını anlamış ve hicaplarından iki büklüm olmuşlardır.

3. Âyetler arasında kâgîr binalarda olduğu gibi, öyle bir dayanışma, baş başa verme ve bütünleme vardır ki, herşey sarsılsa ve birbirine karışsa, o gök kubbe gibi pırıl pırıl yıldızlarıyla hep ayakta kalacaktır.

4. Âyetler, birbiriyle fevkalâde münasebet içinde, birbiriyle omuz-omuza, el-ele ve birbirinin mânâsını aydınlatıcı mahiyettedir.

5. Parça parça ve ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, izâhi imkânsız gizli bir münasebetle, bütün bu parça parça ve ayrı ayrı âyetler bir anda nâzil olmuş gibi, büyüleyici bir bütünlük arz etmektedir.

6. Ayrı ayrı sebeplere binaen ve ayrı ayrı şartlar müvacehesinde indirildiği halde, âyetler arasındaki rasânetten bir tek sebebe bağlı gibi bir birlik göstermektedir.

7. Birbirinden farklı ve ayrı ayrı suallere cevap olduğu halde, bir kaneviçeden çıkmış nakış gibi, âyetlerin ölçü ve imtizacından ötürü, tek bir suâle cevap gibidir.

8. Birbirinden ayrı pek çok hâdiseyi beyan ve izah ediyor olmasına rağmen, âhenk ve intizamından dolayı bir tek hâdisenin beyânı gibidir.

9. İlâhî ifâdenin beşer idrâkini gözetmesi mânâsına gelen 'tenezzülâtü'l-ilâhiye' ile muhatapların anlayışına yakın ve onların kavrayabileceği münasip bir üslupla nâzil olmuştur.

10.. Bütün gelmiş-geçmiş insanlara seslendiği halde, beyanındaki yumuşaklık, genişlik ve tevile açık olmasından ötürü, her muhatap onu, sadece kendine hitap ediyor gibi bulmuştur.

11.. Hedeflediği şeye ulaştırmak için bazı hususları tekrâr eder ve tekrarlarıyla anlatmak istediği meselelerini kalbe, ruha ve zihne silinmeyecek şekilde işler. Bundan dolayı bazı şeylerin tekrarı aslâ zevki bozmaz. Aksine tekrar ettikçe misk gibi kokar.

12. Kur'an, kalplere kuvvet ve gıda, ruhlara da şifâdır. Gıdanın uygun şekilde tekrarı kuvveti arttırır; tekrar ettikçe arı bir lezzet verir.

13. İnsan maddî hayatında; her an havaya, her vakit suya, her zaman gıdaya, her hafta da ziyâya muhtaçtır. Binaenaleyh. Bunların tekrarı tekerrür değil; ihtiyaçtan ötürü yeni bir lütuf ve yeni bir ihsandır.

Hülâsa: Kur'an, hem hakikattir, hem şeriattır; hem de sînelere şifâ, müminlere hüdâ ve rahmettir. [6]

Ben kendimi 'geceye benzeyen gençliğimde gözlerim uyuyordu; ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım' şiirinin şümûlüne dâhil görürüm. Çünkü gençliğimde kendimi en yüksek bir intibah şâhikasında görüyordum. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, o intibah bir intibâh değil, aksine, uykunun en derin perdesinde bulunmaktan ibaretmiş...

Günümüzde, bir kısım medenîlerin, durmadan dem vurdukları münevverlik ve intibâhın zirvesinde bulunma iddiaları, benim gençlik dönemindeki, iddialarım nev'inden olsa gerek...

Böyleleri, rüyasında güya uyanıp gördüğü şeyleri başkalarına hikâye eden birine benzer ki; aslında bunlar, bu vaziyetleriyle uykunun hafif perdesinden, daha derin, daha kalın bir perdesine intikal etmiş sayılarlar.

Âh! Bir bilsem ki, bu denli derin gafletle, bir ölçüde ölü sayılan bu canlı cenâzeler, yarı buçuk uykudan olanları nasıl uyaracaklar?..

Ey uykunun en derin perdesinde iken kendilerini uyanık zannedenler! Dine ait meselelerde, gereksiz müsâmaha ve zararlı taklitlerle, şu medenî görünümdeki dünyaya yanaşmayınız! Zirâ, aradaki uçurumlar pek derindir. Doldurup muvâsala temin edemez ve onunla bir yere varamazsınız! Ya dökülür o çukurlarda helâk olursunuz veya bütün bütün kendi dünyanıza rağmen onlara iltihak edersiniz..! [7]

Bil ki!
Kabir, âhiret alemlerine açılmış bir kapıdır.. Ön ciheti her ne kadar azap görünümünde ise de, arka tarafı müminler için rahmettir. Evet, bütün dost ve sevgililer kabrin öbür yüzündedirler ve herkes ister istemez bir gün gidip onlara iltihâk edecektir.

Ey nefis, neden dostları ziyaret etmeye iştiyâkın yok! Onlara katılmak için hazırlanmak zamanı henüz gelmedi mi? Bak, vaktin yaklaştı. Artık dünya pisliklerinden temizlenme zamanı geldi, yoksa çok geç olacaktır..!

Eğer İmâm-ı râbbanî Ahmet Farukî Serhendî bugün Hindistan'da zuhur etti diye ziyâretine dâvet vuku bulsaydı, bütün zahmetlere, sıkıntılara, tehlikelere katlanarak oraya gidecektim. Oysa ki, İncil'de 'Ahmed', Tevrat'ta 'Ahyed', Kur'ân'da da 'Muhammed' ismiyle meşhur, iki cihânın güneşi, kabrin öbür tarafında, binlerce Ahmed-i Faruklar arasında ikâmet etmektedir. Cennet zevklerini unutturacak böyle bir ziyâret için niye acele etmiyoruz..?

Onlara iltihâk etme arzusundan mahrumiyet bir zevksizlik ve bu yolda geriye kalmak ise, bir tali'sizliktir.

Bilhassa şu esaslarda dikkat etmek lazımdır:

1. Allah'a kul olana herşey musahhar olur, olmayana da herşey düşman.

2. Herşey Hakk'ın takdiriyledir. Çalış ve O'nun kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

3. Bütün mülk Allah'ındır. Senin elinde olanlar da, sende emâneten bulunuyor. Elindeki şeyleri hakikî sahibine ver ki, senin için muhafaza edip korusun. Aksine, herşey karşılıksız zâyi olup gidecektir.

4. Devamı olmayan şeylerde lezzet yoktur. Oysa ki sen ve senin dünyan fâni olduğu gibi, halkın dünyası da fâni ve gelip geçicidir. Netice itibariyle de herşey süratle yok olmaya doğru gitmektedir.

5. Ötede seni kurtaracak bir eser ve bir sermâyen olmadığı takdirde şu fâni dünyada bıraktığın eserler de fazla bir şey ifâde etmeyecektir. [8]

Bil ki!
Allah'a tevekkül olana Allah yeter. Allah kemâl sâhibi ve kemâli de kendinden olduğu için bizzat sevilir. Bütün varlık Allah'tan, O'nun varlığı ise kendindendir. O'na yakınlıkta aydınlık ve huzur esintileri, O'ndan uzak kalışta, karanlık ve karamsarlık fırtınaları hissedilir...

Kâinattan küsmüş, vücudundan bıkmış, dünyanın zinet ve debdebesinden ürkmüş ruhlara sığınak ve dayanak O'dur. Allah bâki ve bizzat sonsuzdur... Varlık, ancak O'nun bekâsıyla ebedlere mazhar olabilir. her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. İnsanların mâlik oldukları şeylerde O'na aittir. O, kullarına bağışladığını nimetleri, saklayıp korumak ve nemalandırıp ötede onlara vermek için muvakkaten ellerinden alır; sonra da birbiri binler, yüz binler haline getirerek onlara iade eder. Bir insan; Allah'a hâlis bir kul olursa, Allah'ın bütün mülkü onun malı olur.

Bil ki;
Aklı başında olan bir insan, ne dünyaya ait kazanlarından dolayı mesrûr, ne de kaybettiği şeylerden dolayı mahzun olur. Zira, dünya durmuyor, gidiyor. Dünyanın bir parçası olan insan da gidiyor.

Evet; sen bir yolcusun... Bak... Bak, kulaklarının dibinde ihtiyarlık şafağı attı ve başının yarısından fazlası daha şimdiden beyaz kefenine sarıldı. Vücudunda ikâmete niyet etmiş hastalıklar ölümün keşif kollarıdır. Senin esas ömrün ötededir. O ebedi ömürde göreceğin rahat ve lezzet ise, ancak bu fâni ömürdeki çalışmalarına bağlıdır. Maalesef, senin o bâki ömürden hiç haberin yok. Ölüm sekerâtı uyandırmadan gel uyan..! [9]

Bil ki!
Dünyanın harap olması ve şu âlemin fenâ bulup gitmesiyle senden uzaklaşan ve sana refakât etmeyen şeylere kalbini bağlamak doğru değildir.

Evet, senin asrının inkirâza uğrayıp sona ermesiyle, sana 'Allah'a ısmarladık' demeden arka çevirip kaçan ve bilhassa, ötelere seyahatte sana arkadaş olmayan, kabir kapısına kadar olsun seni uğurlayıp teşyi' etmeyen ve bir iki damlacık geçici haz ve lezzetlere bedel, yığın yığın günahları senin beline ve başına yükleyip giden fâni zevk ve fâni iştihâlara bel bağlamak kâr-ı akıl değildir.

Eğer akıl ve muhakemen varsa, dünya cihetiyle senin elinde kalmayan, kabirde hiçbir yararı dokunmayan ve ötelerde sana yâr olmayan şeylere ehemmiyet vermez, onların arkalarından koşmaz ve onların fenâ ve zevâl bulmalarıyla da müteessir olmazsınız..!

Zirâ sen, ebed için yaratılmış ve ebede namzet bir sultansın! Senin duyguların içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve ebedî Zâttan başka hiçbir şeyle katiyen tatmin olmaz. O latîfe; ancak ve ancak, 'marifetullah' ve 'muhabbetullah' ile doygunluğa erebilen senin duygularının sultanıdır. Sen de O sultanı dinle, ona uy ve kurtul..! [10]

Kur'ân'ın düsturlarındandır ki;
Bir insan, Allah'ın yarattığı varlıklardan hiçbirini, ona kulluk edecek derecede büyük görüp tabu haline getirmemesi gerektiği gibi, kendini de, hiçbir kimseden üstün görecek kadar ululuğa görmemeli ve kibire düşmemelidir. Zirâ bütün varlıklar, mabut ve ilâh olamama noktasında birbirine müsavi ve eşit oldukları gibi, Allah'ın mahlûku olmada da birbirine denktirler.

Arkadaş şu hususa da dikkat etmek gerektir: Varlığın hakîkî sâhibinden gaflet etmek firavunlaşmaya sebep olur. Evet, hükmü her şeye geçen bütün kâinatların gerçek mâlikini unutup bir gâfil ruh, kendini kendine sahi, her şeyle müstakil ve tamamen hür olduğunu zannederek, Allah'a karşı hâkimiyet davasına kalkışır. Daha sora, bütün varlığı da kendine kıyas ederek, onları da müstakil, kendi başlarına varlıklar olarak görmeye başlar.

Böylece, Allah'ın mülkünü, sanki onun ortaklarıymış gibi şuna-buna dağıtarak, bir zerreye bile sâhip olamayan vehmî ve hayâli şeyleri Allah'ın ortakları olarak kabul eder ve düşünce dünyasını içinden çıkılmaz bir kaos haline getirir.

Oysa ki, Cenâb-ı Hak tarafından insana verilen 'benlik' ve 'hürriyet' nimetleri, Yaratıcı'nın yüce sıfatlarını anlamak üzere onlara bahşedilmiş bir kısım ölçü ve kıstaslardır ki, O'nu anlatma ve tanıtma hususunda vazîfe gördükleri nisbette birer mânâ ve kıymet ifade etseler de, kendi dar çerçevelerinde kaldıkları sürece, mânâ ve kıymet ifâde etmeleri şöyle dursun, firavunlaşmaya sebep olmadan başka bir şeye yaramazlar. [11]

Ey gâfil ruh bil ki,
Kaba bir duygu yanılması ve hissî galatla, şu gelip geçen dünyayı ölümsüz ve daimî zannediyorsun. Evet, çevrene ve dünyaya baktığın zaman, herşeyi bir derece sabit ve değişmez gördüğünden, her ân yakılıp-dağılmaya marûz varlığını da, o şeyler içinde mütâlaa ediyor, her lahzâ dağılıp gitmeye müsait bir mahiyete sahip olduğunu bir türlü sezemiyor; sırf kıyameti düşünüyor ve o zamana kadar yaşayacakmış gibi, sadece onun kopmasından dehşet duyuyorsun!

Aklını başına al! Sen de, senin bu husûsî dünyan da, her zaman yıkılıp gitmeye, çözülüp dağılmaya mahkûmdur. Senin o tül pembe rüya ve hülyâların da bu mevzû'da hiçbir şeye yaramayacaktır.

Seni bu kaba duygu yanılmaların içinde, şöyle birisine benzetmek mümkündür:

Bir adam, elindeki aynasını bir ev, bir şehir, bir bahçeye yöneltse, o oynaya bir ev, bir şehir ve bir bahçe aksedecektir. Bu akis ve misâlî şeylerin varlığı aynanın varlığına bağlı olduğundan, aynanın başına gelecek herhangi bir kaza ve belâ, içindeki ev, şehir ve bahçeyi zîr u zeber edecektir. Bu itibarla; gerçek şehir, ev ve bahçenin sapasağlam yerlerinde kalmaları, ayna sahibini aldatmamalıdır.

Senin hayatın ve ömrün o aynadır. Senin dünyanın direği ve merkezi, senin vücudun ve hayatındır. Her ân, aynadaki şehir, bahçe ve evin yıkılıp dağılması muhtemel olduğu gibi, senin hayatın da senin başına yakılıp kıyametini koparabilir...

Bu itibarladır ki insan, kendine âit olanlarla olmayanları birbirine karıştırmamalı ve yanılmalara düşmemelidir. [12]

Ey Müslümanları şiddetle dünyaya teşvik, yabancı kültür ve sanatlara cebredip zorlayan kendini beğenmiş talîsiz! Dikkat et, millet fertlerinin din ile râbıtaları kopmasın! Eğer cebren milleti dinden uzaklaştırır onların dinî râbıtalarını sarsarsanız; dinsizleştirilen nesiller önü alınamayacak şekilde cemiyete zarar verecek ve tedavisi kâbil olmayan rahatsızlıklar meydana getirecektir.

Ey talîhsiz fâsık adam! Fâsıkların ekseriyet teşkil etmelerine bakıp aldanma ve büyük bir ekseriyetin senin gibi düşünmesiyle teselli olmaya kalkma! Çünkü hiçbir fâsık, fıskı isteyerek içine girmemiştir. Bilemediği, ihtimal vermediği bir kısım yollarla onun içine çekilmiştir, ve bir daha da kenara çıkması mümkün olmamıştır... Evet, fasıklar bile çok defa durumlarını düzeltip cemiyete yararlı olmayı düşünmüşlerdir ama, bir türlü hevâ ve heveslerine esaretten kurtulamamışlardır.

Ey divâne baş ve bozuk kalb! Zannediyor musunuz ki, müslümanlar dünyayı sevmiyor veya düşünmüyorlar da ondan dolayı fakr-u hâle düşmüşler bundan ötürü de ikaz edilmeliler.. Zannın yanlış, tahminin de hatadır. Günümüzde müslümanlar aşırı derecede hırsa düşmüşlerdir. 'Haris haybet ve hüsran içindedir' hakikatine binâen, müminde hırs kaybetmeye sebeptir.

Evet, bugün insanı dünyaya çağırıp sevkeden pek çok sebep var. Başta onun nefsi ve hevası; ihtiyacı, arzuları ve şeytanı; dünyanın zahiri güzelliği, tatlılığı ve insanoğlunu baştan çıkaran onun kötü arkadaşları... Bunca menfi sebebin yanında ahiret ve ebedi hayata dâvet eden pek azdır.

Eğer sende bu biçare millete karşı zerre kadar hamiyet varsa, ebedi hayat adına millete yardım eden azlara arka çıkman gerekir. Aksine, azları susturup çoklara yardım etmek hamiyet değildir.

Siz zannediyor musunuz ki, bu milletin fakr-u hâli, zahitlik, dünyayı terk etme ve tembellikten neşet ediyor. Yanılıyorsunuz... Görmüyor musunuz ki, Çin'deki mecusiler, Hindistan'daki Brahmanlar ve Afrika'daki zenciler gibi Avrupa'nın baskısı altında bulunan milletler bizden da fakirdirler. Hem görmüyor musunuz ki, elimizde ve avucumuzdaki herşeyi ya Avrupa'daki bir kısım kâfir ve zâlimler veya Asya'daki münafıklar ya çalıyor veya gasp ediyorlar. Sizin, cebren milleti bu türlü yollara zorlamadaki maksadınız, memlekette asayişi ve emniyeti temin ve idareyi kolaylaştırmak ise, katiyen biliniz ki yanılıyor ve yanlış yollara sevk ediyorsunuz! Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fasıkın idaresi binler ehli imanın idaresinden daha zordur.

Müslümanlar başka şeye değil; mesailerinin tanzim edilmesine, aralarında emniyetin gerçekleştirilmesine ve yardımlaşmanın yaygınlaştırılmasına ihtiyaçları vardır. Bunlar da ancak dinî râbıta ve takvanın hayata hâkim olmasıyla mümkündür. [13]

[1] Sızıntı, Ocak 1989, Cilt 10, Sayı 120
[2] Sızıntı, Şubat 1989, Cilt 11, Sayı 121
[3] Sızıntı, Mart 1989, Cilt 11, Sayı 122
[4] Sızıntı, Nisan 1989, Cilt 11, Sayı 123
[5] Sızıntı, Mayıs 1989, Cilt 11, Sayı 124
[6] Sızıntı, Haziran 1989, Cilt 11, Sayı 125
[7] Sızıntı, Temmuz 1989, Cilt 11, Sayı 126
[8] Sızıntı, Ağustos 1989, Cilt 11, Sayı 127
[9] Sızıntı, Eylül 1989, Cilt 11, Sayı 128
[10] Sızıntı, Ekim 1989, Cilt 11, Sayı 129
[11] Sızıntı, Kasım 1989, Cilt 11, Sayı 130
[12] Sızıntı, Aralık 1989, Cilt 11, Sayı 131
[13] Sızıntı, Ocak 1990, Cilt 11, Sayı 132