Yazdır

Esîr Var mıdır ve Keyfiyeti Nedir?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Asrın Getirdiği Tereddütler

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Esîrin varlığı kat'î değil. Ne var ki, yüzde yüz itimat edeceğimiz bazı zevâtın, misal sadedinde dahi olsa bunları irât edip kullanmaları, bizi hiç olmazsa dikkatli olmaya davet etmektedir.

Çok eskilerde, Huygens'in tereddütle ortaya attığı bu, her yere nâfiz ve gayet ince bir mevcut olan Eter fikri, J. Clerk Maxwell tarafından şu şekilde teyit görünce, artık mutlak boşluk düşüncesi unutulmuştu. Maxwell şöyle diyordu: Mekân dahilinde elektrikî mıknatıs hâdiselerin vücudunu ispat ettikten sonra, esîr gibi bir vasatın lüzumuna ihtiyaç vardır. Makro âlemden, mikro âleme kadar her şey bu esîr içinde hareket eder. Maxwell, bu keşfin ilk neticesi olarak ziya dalgalarının elektrikî mıknatıs dalgalarından başka bir şey olmadığını ve binâenaleyh ziyânın da bir elektrikî mıknatıs hâdise olduğunu iddia ediyordu ki, bu keşif hakikatte, tabiî hâdiseleri bir birliğe doğru götürmek yolunda atılmış ilk adımdı.

Hadd-i zâtında Maxwell'den evvel Faraday da elektromanyetik hamûlelerin boş mekân içinde hareket edemeyecek ve faâl olamayacaklarını, mutlaka bir vasata muhtaç bulunduklarını düşündükten sonra, bulduğu kanunlarla bu hamûlelerin, enine dalgalı cereyânlar halinde dalgalanacağını ve bu dalgaların aynen ışık gibi aksetme, kırılma ve çift kırılmaya tâbi olacağını haber veriyordu. Maxwell ise, ışığın nispeten kısa elektromanyetik bir dalgadan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra ise Hertz yaptığı pek çok tecrübelerle, Maxwell'in nazariyesini ispat etti. Yani, bir odanın herhangi bir köşesinde meydana getirdiği elektrik akımını odanın diğer köşesinde hiçbir irtibat vasıtası olmayan elektrik devresinde şerâreler hâsıl ettiğini, bu dalgaların süratinin, ışığın süratine müsavî olduğunu gördü ki, bu dalgalara, adına izâfeten Hertz dalgaları dendi. Aslında bununla bugün herkesin çok iyi bilip ve istifade ettiği radyo, telsiz, telefon esası keşfedilmiş oluyordu.

Esîr fikri, uzun zaman hâkim olduktan sonra, onun gerçekten var olup olmadığını Morley ve Michelson tecrübe ile öğrenmek istemiş ve şöyle düşünmüşlerdi: Arzın bir noktasına tespit edilen bir cihazda, bir ışık şuâının yarısı yerin hareket istikametine doğru bir noktaya aksettirildiğinde, şuâın diğer yarısı da arzın hareket istikametine amûdî istikametindeki noktaya gönderilse ve oradan da yine cihazdaki muayyen noktaya yansıtıldığı takdirde, arzın hareket istikametindeki şua parçasına vâsıl olması lâzım gelir. Çünkü arzın hareket istikametinde giden ve dönen şua, esirin içinde daha yavaş gidecek ve dönecekti. Hâlbuki, yerin hareket istikametine amûdî olarak gönderilen şua parçası esirin ters akışına maruz kalmayacağı için daha çabuk gidecek ve tabiî aynı zamanda daha çabuk dönmüş olacaktı. Michelson ve arkadaşının yaptıkları tecrübe menfi olarak "eter"in aleyhinde çıktı. Hatta âletin yanlış olabileceği hususu düşünüldü ve tecrübe yenilendi. Yine aynı netice elde edildi. Demek ki eter diye bir şey yoktur. Haddizâtında bu tecrübeye radyo dalgalarının bir yerden bir yere intikali için, bir vasata ihtiyaç bulunmadığını da açıklıyordu.

Bu menfî neticeye itiraz edenler oldu. Bunlardan Lorentz, cisimlerin hareket istikametinde boyundan kaybedecekleri prensibine dayanarak Michelson'un denemelerinde de aynı durumun bahis mevzuu olduğunu söylüyor, her iki şuanın merkez noktaya aynı anda avdet ettiğini riyâzî olarak ispatlamaya çalışıyordu ki, meselenin ilk tecrübe ile ispat edildiği devrede bu oldukça mâkul bir itiraz sayılırdı. Ancak, Michelson'un nasıl bir mevcudu tecrübe ettiğini, hem de Lorentz'in esîr vardır ifadesinden ne kastedildiğini anlamak oldukça mühimdir.

Bunlardan biri, yaptığı tecrübe ile ona yok derken, her hâlde esîrin katı bir madde olduğu tasavvuruna karşı diyordu. Ve en azından onu hava gibi kabul ediyor ve bir çeşit atmosfer hüviyetinde, arzı saran bu seyyâl maddenin arzla beraber hareketini de düşünüyor ve tecrübesini böyle hayalî bir "eter" içinde yapıyordu.

Acaba, esir denen şey, madde üstü bir şey olamaz mıydı ki, günümüzde anti-madde, anti-atom, anti-proton, anti-nötron gibi meşhûd dünya karşısında gayri meşhûd ve gayr-i meş'ûr bir âlem olarak zıt bir çizgiyle izah edilen bu yanlış anlayışlarla telif edilmesin. Kaldı ki Bilim-Teknik ve Sızıntı gibi popüler bir kısım mecmualar, yeniden esîre dönüş hususunda oldukça dikkate değer şeyler de kaydediyorlar.

Netice olarak diyebiliriz ki; esîr mevzuunda müşâhede ve tecrübeye dayalı herhangi bir hüküm mevcut değilse bile, "ceffelkalem" esîr yoktur diye kestirip atacak kadar mâlûmata da, henüz sahip bulunmamaktayız.

Mekân fiziğindeki yeni temayüller etere yeşil ışık yakadursun, biz terminolojide mutâbakata varılmadan sürdürülen bu mücadelenin daha yıllarca devam edip gideceği kanaatindeyiz.

Bu hususta sözlerimi bitirirken, en doğru sözlünün beyanı içinde toprak, su, hava, ateş mürekkeplerinden evvel arş-ı rahmet bir "amâ" üzerinde olduğu ve bunun altında, üstünde hava bulunmadığı sözünü,[1] geleceğin fizikçilerine tetkik mevzûu olarak arz edip geçelim...

Amudî: Dikey
Hamule: Yük
Nâfiz: Tesir eden, hükmünü icra eden
Seyyal: Akıcı, akışkan
Şerâre: Kıvılcım
Şua: Işın, ışık parçası

[1] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'ân 12; İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifi'l-Hadîs, s. 221; el-Esbahanî, el-Azamet 1/365

Sızıntı, Ocak 1980, Cilt 1, Sayı 12