Yazdır

Günümüzde Fen ve Tekniğe Ait Meselelerle İslâm'ı Anlatmak Yaygın Haldedir. Bunu Nasıl Görürsünüz?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Asrın Getirdiği Tereddütler

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Evet, günümüzde, çeşitli ilim dallarını ele alıyor ve onları birer adese yaparak, eşya ve hâdiselere, hatta dinî meselelere o adese ile bakıyor.. anlatırken de aynı usûle riayet ediyoruz. Meselâ "Cenâb-ı Hak vardır." derken, diyoruz ki: Fizik ilmi mevzu olarak ele aldığı şu sahalarla Allah'ın varlığına delâlet ediyor. Kimya esrarengiz hâl ve hüviyetiyle, şu kanun ve yollarla aynı noktaya parmak basıyor. Astrofizik şu meselelerle Cenâb-ı Hakk'ın varlığını ilân ediyor... vs.

Bazen de toplu olarak bunların hepsini nazara alıyor ve kâinat içinde cereyan eden, makro ve mikro plânda hâdiselerle O'nun varlığına ve birliğine dair deliller araştırıyoruz.

Bir kitap var, adı: "et-Tıb Mihrabü'l-İman." Mânâsı: "Tıp ilmi imanın mihrabıdır." Bu isim bana çok tonlu gelir. Bir insanın tıp tahsili yapıp da Allah'a inanmaması düşünülemez. Evet, o mihrapta hep imana dair meseleler okunur.

Çünkü insan anatomisi öyle baş döndürücü mahiyette yaratılmıştır ki, insanın hangi yanına bakarsanız bakınız, gördüğünüz âhenk karşısında kendinizden geçecek ve "Allahu Ekber" diyeceksiniz. Tıp işte böyle bir mihraptır!

Günümüzde umumiyet itibarıyla çeşitli ilimlere müracaat ederek dinimizi anlatmaya çalışıyoruz. Kur'ân'a bakarken ve baktırmaya çalışırken, onun mucizeliğini anlatma sadedinde bu ilimleri birer vasıta olarak kullanıyoruz. Meselâ, anne karnında ceninin geçirdiği embriyolojik safhalarda, çocuğun uğradığı kademelerin hepsi, Kur'ân'da, sırasıyla bugün tespit edilen ve ileride tespit edilecek olan keyfiyete göre ifade ediliyor.[1] Bugünün ileri tekniğiyle ve röntgen şuaları yardımıyla tespit edilen bu safhalar nasıl olmuştur da on dört asır evvel, ümmî bir Zât (sallallâhü aleyhi ve sellem) tarafından tespit edilmiştir. Bir insana isnat edilmesi itibarıyla bu mümkün değildir. Öyle ise Kur'ân, Efendimiz'e ait bir söz olamaz. Bu kadar tahşidattan sonra da şu neticeye varıyoruz: Kur'ân Allah kelâmıdır. Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğunu ispat, aynı zamanda onu bize tebliğ edenin risaletini de kabullenme demektir. Bunun ötesinde, imana ait hemen her meseleyi bu silsile içinde ele almak mümkündür.

Kur'ân'ın mucize oluşunu ispat sadedinde, müstakil olarak ve tafsilatıyla üzerinde durduğumuzdan, misallendirmeyi daha fazla uzatmak istemiyoruz.[2] Burada anlatmak istediğimiz husus şudur:

Biz, çeşitli ilimlere müracaat ediyoruz ve dinimizi onlarla anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü insanlığın kafa yapısı o noktaya gelip dayanmış bulunuyor. Maddeperest anlayış ve materyalist düşünce, ilim ve tekniğe ait meseleleri inkâr ve küfrüne birer malzeme olarak kullanma gayretindedir. Bu iğfal sebebiyle kafaları bulanmış ve bakışları kararmış insanımıza, aynı malzemeleri kullanarak, ilim ve tekniğin dine zıt ve düşman olmadığını ispat etmek zorundayız. Diğer bir tabirle, Marks, Engels ve Lenin gibi maddecilerin maddeyi değerlendirerek, inkâra gitmelerine karşılık, bizim de aynı maddeyi değerlendirerek imana yürümemiz âdeta bir vecibe hâline gelmiştir. Ben şahsen bunca tahşidatta hiçbir mahzur görmediğim gibi, günümüzün inanmış ilim adamlarının, bu gibi meseleleri çok daha rahat anlatabilecek seviyede kendilerini hazırlamaları gerektiğine de inanıyorum. Zira Kur'ân âyetleri yer yer elimizden tutarak bizleri, semalara çıkarır, yıldızların, galaksilerin, sistemlerin içinde gezdirir, seyrettirir ve kâinat çapında o muhteşemlerden muhteşem Cenâb-ı Hakk'ın saltanatının haşmetini tanıttırır. Sonra bizi insanlar arasında dolaştırır. İnsan azalarına dikkatimizi çeker ve bidayetten nihayete kadar, varlığı gözler önüne serer.. insanın teşrîhî durumunu ele alıp bu upuzun yolculuğu zerreler âlemine kadar sürdürür.[3] Bazen Allah'a karşı en saygılı insanın âlimler olacağını söyler[4] ve benzeri beyanlarıyla ilme teşvikte bulunur; daha birçok ilmî ve fennî meselelere parmak basar, muhataplarına araştırma ve düşünmeyi tavsiye eder. Ne var ki, bu mevzuda anlatılan hususların, Kur'ân'ın ruhuna uygun olmasını ilk şart olarak göz önünde bulundurmak lâzımdır. Yoksa Kur'ân adına Kur'ân tahrif edilmiş olur.

Bu arada usûl bakımından bir iki hususa dikkati çekmekte yarar görüyoruz:

Birincisi: İslâm'a ait hakikatleri anlatmaya sadece bir vesile ve vasıta olarak kullanılması gereken bu gibi mevzuları, kendi kendimizi göstermeye ve ilmimizi ispat etmeye vasıta olarak kullanmaya kalkınca, her şey değişir ve anlattıklarımızın hiçbiri muhataba tesir etmez hâle gelir. Ağzımızdan çıkarken apaydın ve nurlu olarak çıkan bu hakikatler, kalbteki niyetle orantılı olarak nurunu ve aydınlığını kaybeder ve kapkaranlık bir hâlde bize geri döner. Konuştuklarımızın iknaya yönelik olması gerekirken, ilzâmı hedefler ve ona göre bir şeyler söylemeye çalışırsak, aksi düşüncedeki muhatabımızın gönlüne girme yollarımızı tıkadığımızdan dolayı hiçbir zaman müessir olamayız. Hâlbuki bunun aksine davrandığımız zamanlarda, biz farkında olmasak bile dinleyenler arasında mevzua ihtiyaç duyanlar, hisselerini alır ve istifade ederler. Çünkü artık kendimizi değil, bizzat hakikatin kendisini göstermek niyetini taşıyoruz. Hatta bazen öyle olur ki, sizin herhangi bir meseleyi çapına uygun anlatamadığınızı düşündüğünüz bir sohbetiniz, talâkat-ı lisaniyenizin fevkalâde olduğuna inandığınız bir başka konuşmanızdan daha tesirli ve daha istifadeli olmuştur. Demek ki bu mevzuları anlatmada en birinci gaye ve hedef, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını tahsil ve bize ait hakikatleri, muhatabın seviyesine göre takdim olmalıdır.

İkincisi: Herkes ilim ve teknikten bahsediyor diye, herhangi bir komplekse kapılıp, bu duygunun sevkiyle İslâmî mevzuları anlatma gayretine girmek kat'iyen doğru değildir. Hele, kendi meselelerimizden şüphe ediyormuşuz gibi bir tehâlükle bu mevzulardan bahsedip meselelerimize itibar ve güç kazandırmayı hedeflemek, kabul ettiğimiz hakikatlere karşı saygısızlığın ifadesi olur. Hele hele, ilim ve tekniğin söylediğini esas kabul edip, kendi meselelerimizi onlara tasdik ettirmek, hiçbir yönüyle tecviz edilecek gibi değildir.

Arzu edilirse mevzuu şöyle toparlayabiliriz:

İlimler, vicdanlarımızda meknî hakikate konan, toz ve toprağı süpürmek için birer vasıta, birer süpürgeden ibarettir. Yoksa Allah korusun ilimlerin gösterdiğinin doğruluğundan hareket etmeye başlarsak, âyet ve hadisleri onlara uydurmaya çalışır ve uymadığı yerde de hem kendimiz hem de muhatabımızı şüphe ve tereddüde düşürmüş oluruz. Hâlbuki bizim hareket noktamız şu olmalıdır:

Allah'ın ve Resûlü'nün beyanları doğrudur. İlimlerin söyledikleri de bu beyanlara uyduğu sürece doğru sayılır. İnhirafları ölçüsünde de yanlıştır. Aynı zamanda ilimlerin doğru olan kısmı dahi, imanî hakikatleri ayakta tutucu kaideler değillerdir. Bunlar imanî meselelerde ancak fikir verici ve düşündürücü mahiyette kabul edilebilirler. İmanî hakikatleri vicdanımıza yerleştirip tespit edene gelince o, doğrudan doğruya Rabbimizin hidayet elidir. Cenâb-ı Hakk'ın eliyle gerçekleşen ve gerçekleşecek olan bir neticeyi ilimlerden beklemek kalbî hayatımız adına öyle öldürücü bir darbedir ki, böyle bir darbeye maruz kalan zor iflâh olur. Çünkü o, bütün bir hayat, kâinattan deliller toplayacak ve bu delilleri Allah namına konuşturmaya çalışacak ve bu arada farkında bile olmadan kendisi de hep bir natüralist ve hep bir tabiatperest olarak kalacaktır. Sulara bakacak, bahara bakacak, fakat vicdanında zerre kadar bir yeşillik ve bir filiz verme emaresi bulunmayacaktır. Ömrü boyunca belki bir defa dahi, delillerin ötesinde ve tamamen vicdanında Cenâb-ı Hakk'ın mevcudiyetini hissedemeyecek; zâhiren tabiatperestlikten kurtulacak ama hayatının sonuna kadar bir natüralist olarak ömür sürecektir.

Onun içindir ki, ilimlere tebeî bir nazarla bakmalıdır. Ve insan bütün ilimlere ait delillere şöyle bakmalıdır: Siz sadece birer süpürgesiniz. Yer yer şeytan içime vesvese attığında sizi kullanacak, tozu-toprağı temizleyeceğim. Yoksa benim içimdeki hakikatler o kadar köklü, o kadar derin ve o kadar pırıl pırıldır ki, değil sizin gibi karanlıkta türkü söyleyenler, bu meseleyi ışık cümbüşü içinde destanlaştıranlar dahi bir yere gelince benim vicdanımdaki aydınlığa zerre kadar yeni bir ışık ilave edemeyeceklerdir.

İnsan kalbindeki imanıyla mü'mindir, kafasındaki malumat yığınlarıyla değil. Bu sebepledir ki, insan, âfakî veya enfüsî delillerle sıçrayabileceği mesafeye çıktıktan sonra eğer bunların zâhirî keyfiyetlerinden sıyrılmazsa, terakki adına bir adım dahi atamaz; o, bir yerde bunları bütün bütün arkaya atacak ve doğrudan doğruya, Kur'ân'ın aydınlık tayfları altında, kalb ve vicdanının nurlu yolunda yürüyecektir ki, o zaman aradığı aydınlığa ulaşabilsin.

Bir Batılı düşünür, "Allah'a lâyıkıyla inanabilmek için okuduğum bütün kitapları arkaya atma lüzumunu duydum." der. Şüphesiz, kâinat kitabının, insanın kendi mahiyet kitabının ve bunları şerh eden kitapların kendilerine göre birer yerleri vardır. Fakat bunlar vazifelerini tamamladıktan sonra, insan, onlardan sıyrılmalı ve imanıyla baş başa kalmalıdır. Bütün bu anlattıklarımız biraz tecrübeye dayanan meselelerdir. Vicdanî tecrübeleriyle derinleşemeyenlere bu dediklerimiz nazarî gelebilir. Fakat geceleri aydın ve Rabb'e iştiyak içinde kanatlanmış ruhlar ne demek istediğimizi çok iyi anlarlar...!

Talâkat-ı lisaniye: Düzgün, akıcı ve güzel konuşabilme hâli.
Meknî: Gizli, saklı.
Tebeî: Aslî olmayan, başka bir asla tâbi olan, dolaylı.

[1] Bkz.: Hac sûresi, 22/5; Zümer sûresi, 39/6.
[2] Bkz.: Gülen, M. Fethullah, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/9-25. ("Kur'ân, Peygamberimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı olamaz mı? Değilse nasıl ispat edilir?" sorusuna verilen cevap.)
[3] Bkz.: Mü'minûn sûresi, 23/13-14.
[4] Bkz.: Fâtır sûresi, 35/28.

24 Aralık 1976, İzmir Bornova Merkez Camii