Yazdır

İmama İtaatın Hükmü Nedir? Kur'an, Ulü'l-Emre İtaat Edin, Buyuruyor?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Asrın Getirdiği Tereddütler

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

Evet, Kur'an Ulu'l Emre itaatı emrediyor: "Ey iman edenler! Allah'a, Rasûlü'ne ve sizden olan buyruk sahiplerine itaat edin." (Nisa/59) diyor. Yani, "Ey iman edenler, Allah'a itaat ve inkıyad dairesi içine girin. O'na karşı başkaldırıp serkeşlik etmeyin. Allah'ın Rasûlü'ne -harf-i tarifle anlatılan o belli Rasûle- de itaat edin." (Biz, diğer peygam-berleri de sever ve kabulleniriz. Zira biz, onlara itaat ve sevgiyi, o belli Rasûl ile öğrendik. Peygamberlerin kadr-u kıymetini, O'nun elimize uzattığı ölçü ile ölçüp anladık. Mesih, O'nun nûrlu beyanı içinde, bizim gözümüzün önünde büyük bir peygamber olarak abideleşti, yoksa O, teslisle karartılmış ve kilisede, evet o karanlık zeminde tamamen tanınmaz hale gelmişti. Hz. Mesih'ten Hz. Adem'e kadar bütün peygamberleri O'nun sayesinde tanıdık. Öyleyse, diğerlerini tanımak istiyorsanız, evvela o belli Rasûl'ü tanıyınız, O'na itaat ve inkiyad ediniz!. Ve yine O'nun aydınlık ikliminde ışıktan birer yumak haline geliniz. İşte o zamanı her şey aydınlığa kavuşacaktır.

"Medyun O'na cemiyyeti, medyûn O'ne ferdi;
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyyet.
Ya Rab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!"

"Ve uli'l emri minküm" Yani "Rasûl'ün aydınlık yolunda, O'nun yürüdüğü şehrahı bulmuş, sizden olan emir sahiplerine de itaat ediniz." Üç-beş kişiyi idare edenden, binlercesini, milyonlarcasını idare edenlere kadar, Allah'ın gös-terdiği, Rasûl'ün elindeki meşalenin aydınlattığı yolda yürüyen ve o yoldan ayrılmamaya azimli, kararlı olan bütün önderlere, bütün liderlere tabi olunuz! Yerinde ve belli ölçüler içinde. Öbürlerinin de sözü dinlense, onlara da başkaldırılmasa hatta bir ölçüde müdârat ve mümâşat yapılsa bile; mutlak itaat edileceklerin peygamber çizgisinde olmaları şarttır.

Âyet, birbirine bağlı, Allah'a, Rasûl'e ve ulu'l emre olmak üzere üç itaattan bahsediyor. Peygamber, bütün büyüklüğünü, ihtişam ve celadetini, Allah'ın elçisi olmada kazanmıştır. O bir insandır, fakat bizim Allah'a ulaşmamız yolunda, gaye çapında bir vesiledir. Biz de bu vesileye tutunmuş gidiyoruz. Efendimizin elinde bulunan vesile öyle bir iptir ki, biz o ipe tutunduğumuz zaman Allah'a ulaşırız. Zira bu ipin öbür ucu Allah'ın elindedir. Efendimiz (sav) Kur'an'ı anlatırken öyle buyuruyor: "Kur'an öyle bir iptir ki bir ucu Allah'ın elindedir, kim ona tutunursa, Allah'a yükselir." İşte, Nebi Cenab-ı Hakk'ın emirleriyle ve bizim Allah'a karşı vazifelerimizle böyle içli dışlı olmuş ve böyle bütünleşmiştir. Nebi, Allah değildir. Hıristiyanların Hz.Mesih için dedikleri gibi, Allah'ın tahtının bir yanına oturmuş da değildir. Fakat yeryüzünde O, "Bir Mir'at-ı mücella dır ki, O'nda Allah görünür daim."

Zatıma mir'at edindim zatını,
Bile yazdım adım ile adını.

diyen Süleyman Çelebi'nin ifadesi içinde, O'na bakmadan Allah'ı görmek imkansızdır.

Şimdi, bu yol buraya kadar aydın olduğu gibi O'ndan sonra da aydın olarak devam edecektir. "Ve uli'l emri minküm" Rasûl nasıl Allah hesabına hükmeder, karar verir ve itaat ister, aynen öyle de "Ulu'l emr" dediğimiz kimseler de evvelâ, Rasûlullah'ın yolunda olacak, O'nu dinleyecek, O'na itaat edeceklerdir.. İşte Sıddık-ı Ekber Ebu Bekir, işte Faruk-u Âzam Ömer, işte Zinnûreyn Osman, işte Haydar-i Kerrar, Şah-ı merdan Hz.Ali (ra). Bunlar, bir göz açıp kapayacak kadar dahi Efendimiz'e (sav) muhalefet etmemişlerdir. Muhalefettense, yerin dibine girmeyi yeğlemişlerdir. Sonra da mü'minler bu türlü emirlere itaat ve inkıyad edeceklerdir. Aksine çok büyük hizmetler yapsalar da Allah Rasûlü'ne muhalefetleri nisbetinde inkıyad edilme hakkını kaybederler. Onun için emir olma mutlaka itaatı gerektirmez. Emir, emirliğinin yanında eğer Rasûlullah'a sımsıkı bağlı ise ona da itaat edilir. Hem de ibadet neşvesi içinde. Şimdi eğer mü'minler, yukarıdaki ölçülere uygun hareket etmiyorlarsa, bildikleri şer'î maslahatlar, ve mecbûr oldukları zarûretler vardır. Dine hizmet, ve "i'lâ-i kelimetullah" sulholmayı, inkıyadı ve müsbet hareket etmeyi emrediyorsa, bütün dünya toplansa, onlara menfî hareketin en küçüğünü dahi yaptırtamaz.

İkincisi; itaat dairesi, çok geniş ve mütedahildir. Efendimiz (sav) buyururlar ki: "Eğer bir yerde üç kişi bulunursa, bir tanesi onlara emîr olsun." Üç kişinin birisi emîr olacak ve diğer iki kişi onu dinleyip ona itaat edecekdir. Bir yolculuğa çıkarken, içlerinden biri emîr seçilecek; oturma-kalkma, yatma-oturma, kalma-gitme, hareket etme veya durma, hepsi ona sorulacaktır. İşte, itaat dairesi ta buradan başlar!

Namaz bize itaatı talim eder. Çünkü imam, "yat" der yatarız, "kalk" der kalkarız. Böylece bir askerin talim ve terbiye ile disipline edilişi gibi, namaz da temel hedefinin yanında bizi disipline eder. Esasen cemaatle namaz kılarken de söz dinlemeye alışırız.

Bilhassa yüce bir davaya gönül vermiş olan mü'minler, Müslümanlığı alakadar eden mevzularda, kat'iyyen kendi başlarına hareket edemezler. Görüşürler, konuşurlar, meşveret ederler; gerekirse, meşveret söz kesen birine götürülür, iş onun tesbitiyle bağlanır ve ondan sonra ortaya konan her ne ise, herkes o hususta itaat ve inkıyad eder. Hadd-i zatında, meşveretle hareket eden bir ulu'l emrin arkasındaki mü'minler onu kabullenme içinde Hakk'a itaat etmiş olurlar.

Evet, Hakk'ın hatırı için, Efendimiz'in beyanıyla "saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahi bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin." "İsmeû ve etîû velev üstü'mile aleyküm abdün habeşiyyün keenne re'sehû zebîbetün"le anlatılan kimselere dahî itaat edeceğiz. Tarihi gelenekleri itibariyle Kureyşli bir efendi için, siyahi bir köleye itaat mümkün değildi. Ama Efendimiz bütün cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak için gelmişti. Ve O'nun bu ifadeleri aynı zamanda; "İmam mutlaka Kureyş'den mi olacak, yoksa Habeşli bir köle de imam olabilir mi?" meselesine de beraberinde getirmişti. Demek ki Habeşli bir köle imam olabilecekti...

Hülâsa, mü'minler, iman ve Kur'an hizmeti adına yapacakları her meseleyi meşveret edecek, neticede meseleyi bir hükme bağlayacaklar ve bir söz kesen de bu hükmü noktalayacaktır. Bundan sonra ise artık itaat ve inkıyad faslı başlar. Aksi takdirde herkes kendi kafasına göre hareket ederse, ondan anarşi doğar. Kalbler bir noktada ittihad ve ittifak edemediğinden dolayı da Cenab-ı Hak, cemaate lûtfedeceği şeylerden onları mahrum bırakır. Ferd hususi meziyet ve fazîletleriyle belli şeylere taliptir ve Allah onları verir. Ama cemaate Allah'ın vereceği bazı şeyler vardır ki, onlar ancak cemaat halinde istendiği zaman verilir. İnsanlar şayet cemaat yapısını bozmuş ve parçalamışlarsa, teker teker ve münferit hareket ediyorlarsa, Allah'ın, cemaata terettüp eden lütûflarından mahrum kalırlar. Bir istiska duası, bir hüsuf ve küsuf namazı, bir bayram namazı, bir Arafat'ta toplanma vazifesi.. evet bütün bunlar, cemaatle yapılır, cemaatle eda edilir. Zaten bu mükellefiyetler de Müslümanların cemaat olma seviyesine ulaşmalarından sonra bahismevzuu olmuştur.

Namaz Mekke'de farz kılınmış olmasına rağmen, Cuma namazı Medine'de farz kılınmıştır. Zira Mekke'de henüz bir cemaat teşekkül etmiş değildi. Ne zaman ki mü'minler hicretle cemaatleşti, işte o zaman Cuma namazının farziyeti söz konusu edildi.

Halbuki Medine'de bu merhale daha önce katedilmişti. Gerçi Cuma farz değildi; ama Es'ad b. Zürare, cuma günleri, Medine Müslümanlarını toplar ve onlara cuma namazı kıldırırdı. Çünki Medine cemaatleşme adına, o gün için Mekke'den daha müsaitti.

Belki de kader, Es'ad b. Zürare, Allah Rasûlü'nün arkasında cuma namazı kılamayacak diye onu bu nasipten mahrum bırakmak istememiştir! Zira Allah Rasûlü'nün şeref kudüm buyurduğu dakikalarda, Esad b. Zürare ebedî yolculuğa çıkmış bulunuyordu. Seniye-i Veda'da söylenen türküleri o, berzahtan dinleyecekti. Bera bin Azib (ra) ne zaman Esad b. Zürare'yi hatırlasa ağlardı. Niçin ağladığı sorulunca da bunları anlatırdı.

İtaat, cemaat olmaya has bir hal ve keyfiyettir. İnsanlar cemaat halinde hareket etmeye başladıkları andan itibaren büyük veya küçük her dairede itaat ve inkıyad da önem kazanmıştır.

Bir mü'min, itaatın ne demek olduğunu bilmeli ve mutlaka etmelidir. Efendimiz, kemal-i hassasiyetle bu iş üzerinde durmuş ve bu duygunun gelişmesi için lazım gelen her şeyi yapmıştır. Biz bu mevzuda sadece bir-iki misal arz edeceğiz.

Ammar b. Yasir ve Halid İbn-i Velid beraberce bir birlikte bulunuyorlardı. Bunların aralarında bir huzursuzluk çıktı. Halid, Ammar'a biraz sert konuştu. Bunun üzerine Efendimiz (sav) ikisinin de hakkını verdi: (Ammar Sabikûn-u evvelinden yani ilk Müslüman olanlardandı. Fakat Halid de o birliğin başında kumandandı.) Ammar'a "Kumandanınıza itaat edeceksiniz." dedi. Fakat beri taraftan da Halid'e: "Sakın sakın Ashabıma ilişmeyin" dedi. Çünkü o daha önce iman etmişti.

Allah Rasûlü bir seriyye gönderiyordu. Onlara, kumandanlarına itaat etmelerini emretmişti. Daha sonra yolda seriyye kumandanı, arkadaşlarında hissettiği bir şeyden ötürü, hemen bir ateş yaktırıp, onlara kendilerini ateşe atmalarını emretti. Orada bulunanların bir kısmı "Hemen kendimizi atalım; zira Allah Rasûlü mutlak itaatı emretti" dediler. Diğer kısmı ise, "Biz ateşten kurtulmak için Müslüman olduk. Gidip Rasûl-i Ekrem'e (sav) soralım. Eğer bu hususta da kumandana itaat edilecekse o zaman kendimizi ateşe atalım" karşılığını verdiler. Medine'ye dönüldüğünde durum Allah Rasûlü'ne intikal ettirildi. Efendimiz: "Eğer kendinizi ateşe atsaydınız, ebediyyen ondan çıkamazdınız" buyurdu. Yani Cehenneme giderdiniz. Allah'a isyanda mahluka itaat olmaz. Demek ki, Allah'la isyanın dışında her şeyde Emîre itaat edilecek..!

İtaat anlayışını kuvvetlendirmek için, Efendimiz (sav), Hudeybiye'den sonra, Mu'te'ye gönderdiği ordunun başına azadlı kölesi ve evlatlığı Zeyd İbn-i Hârise'yi kumandan tayin etti. Oysa ki, ordunun içinde Cafer İbn-i Ebu Talib vardı. Cafer çok büyük bir insandı. O, yaptığı işler itibariyle eşsizdir ve ona hayranlık duymamak mümkün değildir. O, Hz.Ali Efendimiz'den tam 8 yaş büyüktü. Müslümanlığı önceden tanıyanlardandı. Habeşistan'a hicret etmiş ve orada Necaşi'nin karşısında Kur'an okumuş, konuşmuş ve ona te'sir etmişti.

Zaten nâfiz'ül kelâmdı, tesirli konuşurdu. Şimdi de kılıcını kullanma zamanı gelmişti. Doğrusu o, bu mevzuda da hatırı sayılırdı. Ama Efendimiz, bütün bu meziyetlerine rağmen Cafer'in başına Zeyd İbn-i Hârise'yi kumandan tayin etmişti. Mute'de düşman ordusunu hesap eden mağazi yazarları, üçyüzbin kişi olduklarını söylüyorlar. O kadar olmasa bile, zannediyorum yüzbin olduğunda şüphe yoktu. Bu yüzbinlik ordunun karşısında da sadece üçbin Müslüman vardı. Bir insanın kaç kişiyle dövüştüğünü lütfen bir düşünün. İşte Cafer'i adım adım takip edenler derler ki, başına, gözüne, kulağına inen her kılıç darbesi, ağaç buduyor gibi onu budarken, bir an olsun yüzünü düşmandan çevirmedi. Bu manzarayı mânevî bir ekranda seyrediyor gibi seyreden Efendimiz, Medine Mescidinde oturmuş ve olanları teferruatıyla Ashabına anlatıyordu. Bir ara, Cafer'i cennette gördüğünü, diğerlerinin boynunda birer tasma olduğu halde, onun kayıtsız, dümdüz yürüyüp gittiğini haber verdi ve tablonun diğer yüzündeki durumu da şöyle izah etti: Diğer komutanlar sıkışdıklarında, başlarını hafif sağa-sola çevirdiler. Cafer işte, yaşama endişesine hiç düşmeden dosdoğru yürüyüp gitti... İşte Cafer buydu. Ama yine de ordunun başında Cafer değil de Zeyd İbn-i Hârise vardı. Bu azatlı köleye herkes itaat etti ve dinledi. Hatta bir aralık, "Bu kadar düşman karşımıza çıkınca Efendimiz'e haber versek de sonra yapacağımızı yapsak" diyenler oldu. O zaman Zeyd İbn-i Hârise öne atıldı ve dinleyip, itaat etmelerini söyledi ve "ne olursa olsun Efendimiz bize geri gelin diye bir şey söylemedi. Öyleyse dayanacak ve burada hepimiz şehid olacağız!" dedi. Mute'de üç kumandan şehid olmuştu. Ondan sonradır ki, Halid zuhûr etti. Âdeta o ana kadar akan kanlar Halid'i yiyip bitiriyordu. Şimdi artık O konuşacaktı. Müslümanların ilelebed iftihar edecekleri Halid bin Velid'in Müslümanlığı kabullenmesinin üzerinden henüz bir kaç ay geçmemişdi ki, kendini bu çetinlerden çetin muharebenin ortasında buldu. Buldu ve savaşa iştirak için adetâ yanıp tutuşuyordu. Bazı meğazi yazarlarına göre, Efendimiz önce Halid'in savaşa iştirakını istememiş, fakat, sonra bu düşüncesinden vazgeçip izin vermişti. Şimdi soralım acaba Halid, Kur'an'dan 60 gün içinde ne öğrenmişti? Efendimiz'i ne kadar tanımıştı? Tanımıştı ki, içtimaî mevkiine rağmen, kendinden evvelki zatların emrine girip çalışmış ve bilmeyerek kaderin kendi hakkındaki hükmünü beklemişti. Birinci kumandan şehid olduktan sonra sıra ile Cafer İbn-i Ebu Talib ve dili kadar kılıcı da keskin Abdullah İbn-i Revaha da şehid düşmüş ve peşipeşine cereyan eden hadiseler adetâ, şanlı bir geleceğe namzet olan büyük kumandanın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı.

Şimdi bir de meseleye cemaat ruhu ve itaat açısından bakalım: Efendimiz (sav) bir azatlı köleye itaat ve inkıyadı, onu kumandan nasbederek öğretmiş oluyordu. Tabii böyle bir operasyonu günümüzün şartlarına görede değerlendirmemek icab eder. Zira o gün, köle hayvan muamelesi görüyor, efendileriyle beraber oturup yemek yiyemiyor, üçüncü sınıf bir insan olarak kabul ediliyordu. İşte Efendimiz (sav) öyle birisini, onların başına getirdi; "itaat ve inkıyad edin" buyurdu. Bu mevzuda Efendimiz (sav), o kadar ısrarlıydı ki, vefat etmeden bir kaç gün evvel babasının intikamını almak ve düşmanlara ders vermek üzere, Bizans'a teşkil buyurdukları bir ordunun başına, 20 yaşını henüz doldurmuş, Üsame İbn-i Zeyd İbn-i Hârise'yi kumandan tayin etmişti. Halbuki bu orduda Ebu Bekirler, Ömerler birer nefer olarak bulunuyordu. Bununla da Efendimiz, yine bir cahiliye düşüncesini yıkmak; itaat ve inkıyad ruhunu oturtmak istiyordu. Çünkü Üsame, bir kölenin evladı ve fakirlerden fakir bir insan idi. Efendimiz (sav) de işte böyle fakir, genç ve bir köleden doğma birisine itaat ettirmek suretiyle, itaatin ne demek olduğuna dikkat çekiyordu. Allah Rasûlü, bütün hayatı seniyeleri boyunca itaat ve inkıyada çok ehemmiyet vermişti...

Yeniden onun düşünce dünyasında hizmet-i imaniye ve İslâmiye ile gerilen ve yeni bir diriliş hazırlayan günümüzün kudsileri, evet bu güzideler kadrosu da -inşallah- aynı şuurla meseleye sahip çıkarlar. Aksi taktirde her türlü perişanlık, dağınıklık, itaatsızlık, Müslümanları uzun zaman tünelde iki büklüm yürümeye mecbur ve mahkum edecektir.

Halbuki, insanımızın uzun süre beklemeye tahammül ve gücü yoktur. Kudsiler doğrulmak ve bu tüneli en kısa zamanda geçmek zorundadırlar. Ta ki, itaat ve inkıyatları bereketiyle, canı dudağına gelmiş insanların gönüllerine biraz ümit üflemiş olsunlar!

31 Aralık 1976, İzmir Bornova Merkez Camii