Yazdır

Peygamberimiz'in Peygamberliğinin Kendi Devrine Ait ve Araplara Mahsus Olduğu İddia Ediliyor. Bu Hususu Açıklar mısınız?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Asrın Getirdiği Tereddütler

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Peygamberimiz'in peygamberliğinin, kendi devrine ait olduğuna dair en küçük bir vesika, hatta bir işaret bulunmadığı gibi, sırf Araplara gönderildiğini gösteren herhangi bir delil de mevcut değildir. Aksine, mevcut bütün deliller, hayat-ı seniyyeleri boyunca, olanca güç ve kuvvetini kullanarak İslâm dinini dört bir yana yaymak istediği merkezindedir.

İskender, dünya hâkimiyeti adına; Sezar, Roma ve Romalılar hesabına; Napolyon, bir saltanat uğruna cihanı fethetmeye ve bir cihan devleti kurmaya azmetmişlerdi. Varlığın özü, zaman ve mekânın efendisi Yüce Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise, arkasındakilere cihanı fethetme direktiflerini verirken, dünyevî-uhrevî mutluluğa giden yollardaki tıkanıklıkları açmak, eşref-i mahluk olarak yaratılıp, baş aşağı, aşağıların aşağısına yuvarlanan insanı, yaratılışındaki hedef noktaya ulaştırmak ve insanoğluna yitirdiği haysiyeti iade etmek için veriyordu. O bu gayeleri gerçekleştirmek için, Allah'ın elçisi olarak ve O'nun emir ve direktifleri altında, daha hayatta iken, ışık saçan mübarek elini dünyanın dört bir yanına uzattı ve Hak'tan getirdiği mesajları, sesini duyurabildiği herkese ve her yere sundu.

Şimdi O'nun vazifesinin şümullü ve peygamberliğinin umumî olduğunu gösteren bazı hususları beraber gözden geçirelim:

1) Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha Mekke'de iken bir kısım Müslümanları Habeşistan'a göndermişti ki, bu ilk mürşidler sayesinde pek çok Habeşli, Müslümanlıkla tanışma fırsatını buluyor ve tanışıyordu. Vâkıa, Habeşistan'a bu ilk mesajı götürenlerin seyahatleri, zâhiren bir hicretti; ama Müslümanların oradaki gayretleri sayesinde, Necâşî ve çevresinin Müslüman olması, İslâm Peygamberi'nin bir cihan peygamberi olmasına ilk işaret ve ilk "Evet" demekti.

2) Saadet asrında, ilk Müslümanlar arasında Habeşli Hazreti Bilâl'in, Rum diyarından Hazreti Suheyb'in ve Fars ülkesinden de Hazreti Selman'ın ayrı ayrı ırklardan oldukları hâlde ilk safı teşkil edenler arasında yerlerini almaları hem başka başka ırklardan birer numunenin bulunması, hem de Arap olmayan bu insanlara pek çok Arap'ın üstünde yüksek bir pâye verilmesi, İslâm'ın nasıl bir âlemşümul düşünce ile ortaya çıktığını göstermesi bakımından çok mânidârdır.

3) Peygamberimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine-i Münevvere'ye hicretleri esnasında, kendilerini takiple vazifelendirilen Sürâka İbn Mâlik'e, Irak'ın fethinden senelerce evvel, İran hükümdarı Kisra İbn Hürmüz'ün bileziklerini kollarına takacağını müjdelemesi[1] peygamberliği ile alâkalı mesajların İran'a götürüleceğine bir işaret ve götürülmesi lâzım geldiğine de bir delâletti ki kendilerinden az sonra verilen bu bişaret gerçekleşmiş ve Irak baştan başa Müslümanların eline geçmiş, Sürâka da Kisra'nın bileziklerini alıp koluna takmıştı.[2]

4) Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ubâde İbn Sâmit'in zevcesi Ümmü Haram binti Milhân'ın hanelerinde istirahat buyururken, uyumuş, bir rüya görmüş ve uyandıklarında gülerek şöyle buyurmuşlardı: "Rüyamda ümmetim bana arz olundu. Koltuklara kurulmuş melikler gibi deniz seferleri yaptıklarını gördüm." [3] Bir önceki vak'ada olduğu gibi, burada da, ilâhî mesajların denizaşırı ülkelere götürülmesi yolunda bir iş'ar ve işaret yapılıyordu ki bu mübarek müjde de yine sahabe döneminde gerçekleştirildi. [4]

5) Bir keresinde ashabına: "Benden sonra Mısır fethedilecektir. Mısır insanı hakkında hayırhah olun ve yumuşak davranın, zira onlarla sizin aranızda hem bir akrabalık hem de zimmet var." [5] diyerek daha sahabe döneminde İslâm nurunun Mısır'a ulaşacağını haber veriyor ve Mariye Validemiz vasıtasıyla tahakkuk eden akrabalığın da korunmasını istiyordu.

6) Hendek Vak'ası öncesinde, Medine'nin etrafında hendek kazarken, kendileri de bizzat ashabı arasına girmiş, kazma, kürek, manivela kullanmış ve bu esnada onlara Hire'nin fethedileceğini, Kisra'nın sütunlarının yıkılacağını ve Şam'ın Müslümanların eline geçeceğini müjdelemişti. [6]

Şimdi bunca delilden sonra O'nun peygamberliğinin Araplara mahsus ve kendi devrine has olduğunu iddia edebilir miyiz? Yoksa, Hire'yi, Kisra'yı, Şam'ı Arap Yarımadası içinde mütalâa ederek Hirelilere, İranlılara, Şamlılara Arap mı diyeceğiz?..

Kaldı ki O'nun vazifesinin umumî ve davasının âlemşümul olduğuna dair pek çok âyet ve hadis zikretmek de mümkündür.

Şimdi numune olarak birkaçına işaret edelim:

1) Bir hadis-i şeriflerinde "Her peygamber, kendi cemaatine peygamber olarak gönderilmiştir. Ben bütün insanlığa gönderildim." [7] -diğer bir rivayette: "Siyaha-beyaza" [8] şeklindedir-, Taberî'nin bunu teyiden naklettiği hadiste ise "Ben herkese, hem bir rahmet, hem de peygamber olarak gönderildim. Benim vazifemi yerine getirip tamamlayın. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun." [9] buyurmaktadır.

2) Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kisra'nın elçisi geldiğinde ona "Gelecekte dinim ve dinimin hâkimiyeti, Kisra'nın tahtına ulaşacaktır." [10] diyerek, vazifesinin İran'ı, Turan'ı içine alacak şekilde bütün cihanı aydınlatmak olduğunu ihtar etmektedir.

3) Anadolu ve İstanbul, Müslümanların eline geçmeden asırlarca önce bir gün fatih orduların gidip Avrupa kapılarına dayanacağını haber vermiş, feth-i mübîni teşvik etmiş, fatih asker ve fatih kumandanı alkışlayarak "Mutlaka Konstantıniyye fethedilecektir. Fetheden kumandan ne kumandan! Onun askerleri ne asker!" [11] demiş, ashabına dünyanın dört bir yanını göstermiştir.

Kur'ân'ın bu mevzudaki ifadeleri ise, herhangi bir tevile, tefsire tâbi tutulmayacak kadar açık-seçiktir. Meselâ,

1) Sâd sûresinde "O Kur'ân bütün âlemlere öğüttür." (Sâd sûresi, 38/87) diyerek, Peygamberimiz'in bütün insanlığı uyarmakla vazifeli olarak gönderildiği ihtar edilmektedir.

2) Yâsîn sûresinde daha açık bir ifadeyle "Bu Kur'ân Hazreti Muhammed'e verildi ki, hayatta olan herkesi uyarsın ve inkâr edenlere de azap hükmü hak olsun." (Yâsîn sûresi, 36/70) ferman ederek, O'nun peygamberliğinin, ins-cin yaşayan herkese şamil olduğunu ve ne suretle olursa olsun O'na muarazanın da küfür ve nankörlük sayılacağını apaçık anlatmaktadır.

3) Sebe sûresinin "Biz seni ancak, topyekün insanlığa bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ne var ki insanların çoğu bilmiyorlar." (Sebe sûresi, 34/28) mealindeki âyetiyle...

4) A'raf sûresinin, "De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim." (A'râf sûresi, 7/158) mealindeki âyetleri ise, O'nun bir cihan peygamberi olduğunu, Hak tarafından bütün beşere gönderilmiş bulunduğunu apaçık ifade etmektedir. İş böyle iken, ciddî hiçbir şeye dayanmadan, kalkıp O'nun peygamberliğini zaman ve mekân itibarıyla dar bir muhite sıkıştırıp, O'nu da sadece kendi devrine mahsus görüp göstermek gibi iddiaların mânâsını anlamak oldukça zordur.

Bundan başka, Kur'ân-ı Kerim'de sadece içinde yaşadıkları cemaatlere elçi olarak gönderilen peygamberlerin bu hususî elçilikleri açıkça anlatılarak cihan peygamberiyle diğerlerinin farklılıklarına dikkat çekilmiştir. Meselâ Hazreti Nuh (aleyhisselâm) için "And olsun, Nuh'u da kavmine gönderdik: Ey kavmim, dedi. Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka mâbudunuz yoktur." (A'râf sûresi, 7/59) Keza, Hazreti Hud (aleyhisselâm) için "Âd kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik: Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka mâbudunuz yoktur." (A'râf sûresi, 7/65)

Bunun gibi Hazreti Salih'le alâkalı olarak da, "Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik: Ey kavmim dedi. Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka mâbudunuz yoktur." (A'râf sûresi, 7/73); "Lut'u da gönderdik. Halkına dedi ki: "Daha önce hiç kimsenin yapmadığı pek çirkin bir işi siz mi yapıyorsunuz?" (A'râf sûresi, 7/80) âyette Hazreti Lut için, "Medyen ahalisine de içlerinden biri olan Şuayb'ı gönderdik. 'Ey benim halkım!' dedi, 'yalnız Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. İşte size Rabbinizden açık delil geldi.' 'Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin, ülkede düzen sağlanmışken fesat çıkarıp huzuru bozmayın. Bana inanıp bu dediklerimi yapmanız sizin için elbette hayırlıdır." (A'râf sûresi, 7/85) âyette Hazreti Şuayb için aynı şeyler ifade buyrulmakta; hatta Kur'ân-ı Kerim'de, bu peygamberlerin anlatıldığı hemen her yerde, onların kendi millet ve kendi cemaatlerine peygamber olarak gönderildiklerine de dikkat çekilmektedir ki bu da Kur'ân-ı Kerim'in meseleyi mutlak ve müphem bırakmayıp, "Kim cihan peygamberi, kim değil; kim kavim ve kabilesini irşada memur edilmiş, kim bütün insanlığı aydınlatmakla vazifelendirilmiş" bu hususları tasrih ettiğini göstermektedir.

Aslında O'nun peygamberliği, peygamber olarak gönderildiği günden itibaren, dünyanın dört bir yanında duyulmuş ve hüsnü kabul görmüş; sunduğu mesajlar, Merâkeş'ten Mâveraünnehir'e kadar geniş bir sahada tesir icra etmiş ve hayata hayat olmuş; Allah'tan getirip vaz'ettiği kanunlar asırlar boyu pek çok İslâm devleti tarafından benimsenip tatbik edilmiş ve beşere sunduğu esaslar, daima hayatla içli-dışlı, düşüncenin önünde, ilimlere rehber, düşünce ve araştırmanın teşvikçisi olmuş ve hele, asırlardan beri İslâm düşmanlarının bunca baskı, tecavüz ve tahriplerine rağmen O'nun getirdiği esasların hâlâ her yerde taze, yeni ve aranır olması; günümüzde dahi binlerce ilim adamı ve düşünürce, insanlığın yeniden fethedilmesinin ancak O'nun getirdiği ruh ve esaslarla mümkün olacağında ittifak edilmesi, O'nun âlemşümul (evrensel) peygamberliğine bir değil, binlerce delil mahiyetindedir.

Hâsılı, peygamberliğini dünyanın dört bir yanına duyurmak maksadıyla, bütün muteber hadis ve siyer kitaplarının belirttiği üzere, Roma imparatoru Heraklius'tan[12], Mısır kralı Mukavkıs'a[13], İran'ın Kisra'sından[14], Habeş Necâşî'sine[15] kadar nâmeler gönderip Hak dine davet ettiği o ilk günden asrımıza kadar O hep bir cihan peygamberi olarak kendisini tanıtmış, getirdiği dinî esasların, beşerin büyük bir kısmı tarafından hüsnü kabul görmesi de O'nun öyle olduğunu ispatlamıştır. Artık aksine ihtimal verilmeyen böyle bir mevzuda yeni yeni şüpheler üretmek, kin, garaz ve haset eseri olsa gerek.

[1] Bkz.: İbn Hacer, el-İsâbe, 3/41.
[2] el-Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, 6/357-358.
[3] Buhârî, cihad 8; Müslim, imaret 160-161.
[4] Buhârî, cihad 8; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/441.
[5] et-Taberî, Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 4/228.
[6] Bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/303; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 4/116.
[7] Buhârî, teyemmüm 1; salât 56; Müslim, mesâcid 3.
[8] el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/460; et-Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr, 11/61; İbnü'l-Mübarek, ez-Zühd, 1/377.
[9] et-Taberî, Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 2/128.
[10] Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 4/116; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/303.
[11] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/335; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4/422.
[12] Buhârî, bed'ü'l-vahy 16; Müslim, cihad 74.
[13] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 5/324.
[14] Buhârî, ilim 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/423.
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 3/104.