Yazdır

Meleklerin ve Cinlerin Temessülü, Şekil ve Mahiyet Kazanıp Görünmeleri

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori İnancın Gölgesinde

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar hâline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar hâline gelmesi, yıldızların kara delikler hâlinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu ilâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşâhede edilir hâle gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, "Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık." der gibi, damlalar hâline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır... Hatta, buhar hâlinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine 'temessül' diyoruz. Kur'ân, temessülü anlatırken, "(Melek, Meryem Validemize) tastamam bir insan şeklinde temessül etti."[1] der. Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (aleyhisselâm), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve "Yâ Resûlallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık." demişti.[2] Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (radıyallâhu anh) suretinde geliyor,[3] bazı zaman da, dini talim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve "İman, islâm, ihsan nedir?" şeklinde sualler sorup, verilen cevapları "Doğru" diye tasdikleyip gidiyordu[4]...

Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî'ye göre, Allah'ın (celle celâluhu) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esîrden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdeta bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebû Ya'lâ'nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlerinin olmadığını, fakat Allah'ın (celle celâluhu) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah'ın (celle celâluhu) onları bir şekilden diğer şekle, bir hâlden başka bir hâle soktuğunu belirtir. Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve iradeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.

Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necidli bir yaşlı suretinde Kureyş'e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir.[5] Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahabinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah'ın Resûlü'ne götürmeye karar veren sahabiye, "Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim." der, Sahabi, "O nedir?" diye sorunca da, "Âyetü'l-Kürsî" cevabını verir. Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Habis yalancıdır ama doğru söylemiş." buyururlar.[6]

Kur'ân'da, cinlerin Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'ân dinledikleri ve bu mevzudaki mütalâaları da anlatılır: Cinler, "Ey kavmimiz, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakk'a ve doğru yola ileten bir kitap dinledik, dediler."[7] Hadis kitaplarında da, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara Kur'ân okuduğu ve dini tebliğ ettiği muhtelif rivayetlerle belirtilmektedir. Bu hâdiselerden birinde İbn Mesud (radıyallâhu anh)[8], bir diğerinde ise Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh), bir noktaya kadar Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) refakat etmişlerdi.

Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi'nde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de, "Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa "Allah rızası için git!" deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz." buyurmuşlardı.[9] Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de, "Ümmetin her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz." şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler. Nitekim bir hadis-i şerifte, "Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir."[10] buyurulur.

[1] Bkz.: Meryem sûresi, 19/17.
[2] Buhârî, meğâzî 30.
[3] Buhârî, iman 37; Müslim, iman 271; menâkıb 27.
[4] Müslim, iman 1; Nesâî, iman 6; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, iman 4.
[5] İbn Sa'd, et-Tabakâtu'l-kübrâ, 1/227; Abdurrezzak, el-Musannef, 5/390.
[6] Buhârî, vekâlet 10; Tirmizî, sevabu'l-Kur'ân, 3; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 5/423; 6/52.
[7] Ahkaf sûresi, 46/29.
[8] İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ân, 7/274-285.
[9] Ebû Dâvut, edeb 162; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 3/27.
[10] Buhârî, menâkıbu'l-ensâr 32.