Yazdır

Giriş

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yaratılış Gerçeği ve Evrim

Oy:  / 18
En KötüEn İyi 

Varlık, hayat, canlılar âlemi ve hususiyle de bunlar arasında insanın, değişik ilimlere esas teşkil edecek pek çok farklı yanları vardır. Mevzuu sadece insan olarak ele aldığımızda, karşımıza morfoloji, fizyoloji, psikoloji, sosyoloji, tıp, pedagoji ve daha bir sürü ilim çıkar. Bunlardan her biri ayrı ayrı ihtisas mevzularıdır ve her bir konunun farklı uzmanları vardır. Ne var ki, topyekün kâinatın, canlıların hatta insanın uzmanı yoktur. Dolayısıyla da bu husûsî ilimlerle, varlık ve insanla gelen problemleri çözmek mümkün değildir; ve tabiî bu ilimler hakkında nihâî bir şey söylemek de. Bunlardan sadece insanı anlamak ve beşeriyet teknolojisini meydana getirebilmek için, her şeyi kavrayıcı bilgiler üretecek, umûmî düşünce ve yekpare sentezler ortaya koyabilecek kolektif şuura ve çağı bütün vâridâtıyla kucaklayabilecek tam tekmil merkezlere ihtiyaç vardır. Zannediyorum önümüzdeki yıllarda bu konuyla alâkalı pek çok kitap yazılacak, sayısız alternatif düşünce serdedilecek ve dünya kadar ilim merkezi devreye girerek bu bakış zaviyesini daha da besleyecektir. İşte o zaman bir kısım talihli ilim ve düşünce insanları da, varlığın serencâmesini yeniden yazacak, her şeyi, hususiyle de canlıları ve bu arada insanı yeniden bir kere daha keşfedecek ve insanın enginliklerindeki gerçekleri ortaya çıkararak, ilimlere esas teşkil eden konular hakkında daha net şeyler söyleyebileceklerdir.

Bununla birlikte, artık bugün, modern laboratuvarlarda canlıların tetkik ve tanınmasına hem de şimdiye kadar erişilmemiş bir şekilde girildiğini söyleyebiliriz. Madde, molekül ve hücre büyük ölçüde hemen her yanıyla bilinir-görünür hale gelmiş, sıvıların ve vücut hücrelerinin yapısına giren en küçük parçaların şekil ve mimarisi X ışınları sayesinde gözler önüne serilmiş ve yine bir kısım modern lâboratuvar ve araştırma merkezlerinde, maddî teşekküllerden daha yüksek seviyede, protein cevherinin kocaman diyebileceğimiz parçacıkları ve bunları birbirinden ayırıp inşa eden enzimlerin tesir ve fonksiyonu belli ölçüde anlaşılır hale gelmiş, hücreler ve bunların teşkil ettikleri dokuların iç vasatla olan münasebetlerinin kanunları, kan-safra gibi sıvılar ve bunların kozmik çevre ile olan münasebetleri, kimyevî cevherlerin vücut ve şuurla alâkaları, nisbî dahi olsa vuzuha kavuşmuş sayılır.

İlmî sahadaki bu türden takdire şâyân gelişmelere rağmen, bilhassa Türkiye'de Tanzimat'tan bu yana, her alanda olduğu gibi, ilim mahfillerinde ve ilim yuvalarında da aynı gelişmelerin yaşandığını söylemek zordur. Araştırma, tetkik ve aydınlatma yerine kör bir taklitçiliğin, ucuz bir şablonculuğun ilmî düşüncenin yerini aldığı bu dönem, gelecek nesillerce hep teessüfle anılacaktır. Zira bu dönemde varlık âdeta bir kaos gibi gösterilmiş, eşya tesadüf rüzgârlarıyla sağa-sola savrulan çer-çöp gibi kabul edilmiş, canlılar "naturel seleksiyon"un insafsız dişleri arasında çiğnenen birer basit lokma ve insan da bu ölüm arenasının tribünlerine yerleştirilmiş bir talihsiz müşahit durumuna düşürülmüştür; bütün bu olup bitenleri görme, duyma ve yaşamaya mahkûm edilmiş talihsiz bir müşahit... Oysaki değişik bir zâviyeden bakıldığında, varlığın her parçasıyla bir yardımlaşma ve dayanışma, her yönüyle bir nizam ve âhenk olarak tüllendiği de bir gerçek.. "her şey belirli bir hedef ve gayeye göre planlanmış" ve her şey bir kitap ve bir meşher mükemmeliyeti içinde pırıl pırıl ve akıllara durgunluk verecek mahiyette.

Günümüzdeki bu yanlış bakış zaviyesini sorgulayacak ve bu çarpıklığın sebeplerini araştıracak durumda değiliz. Ne var ki, bazı şeyleri vurgulamada da yarar var: Bir kere, belli bir dönem itibarıyla lâboratuvarlarımız öylesine kısırlaştırıldı ve tek bir yörüngeye bağlandı ki, maalesef birçok araştırma merkezi ve lâboratuvar hemen her zaman "nasıl"ların arkasından sürüklenip giden ve dönüp "niçin"lere ve "neden"lere bakmayan bilimcilerin –bu tabiri bilerek "âlimler" yerinde kullanıyorum- bu arada, ders ve laboratuvarlarda "nasıl" sorusuna bile cevap arayan değil, "niçin", "neden", "kim" sorularını bir türlü düşündürtmeyen eğitim sistemimizin yetiştirdiği nesillerden bugüne kadar, dünya çapında kaç mütefekkir ve ilim adamı çıkarabildik?

Evet kaç ilim adamı yetiştirebildik ki, Batı bilim adamlarının yanlışlarını ortaya koydu ve meselâ 'Darwinizm'in, eksik, yanlış ve çarpıtılmış yönlerini belirterek, onun da tıpkı diğer teoriler gibi tartışılabileceğini ifade etme cesaretini gösterdi ve insanın "eşref-i mahlûkât" olduğu mülâhazasını yenileyebildi? Yenileyebildi de, meselâ, insanın göz, beyin, burun, kulak, boşaltım, dolaşım, solunum ve sindirim sistemlerinin yanında duyma, görme, hissetme, varlıkla değişik şekilde münasebete geçme, hatta eşyanın perde arkasına yönelme gibi hususlar üzerinde durdu ve insanı gerçek çerçevesiyle yorumlayabildi..! Bunlar yapılamadığı gibi, bilim, bilhassa dinin karşısında bir tabu hâline getirildi, ideolojik bakış açılarına kurban edildi ve 19'uncu asrın kaba pozitivizminin, hatta kaba materyalizmin sınırlarının dışına çıkamadı.

Bunun neticesi olarak, ne acıdır ki, bugün biyoloji, ispatlanamamış teoriler üzerine kurulmuş bir fantezi gibidir. Bu fantezi teorilerin başında da, hiç şüphesiz evrim teorisi gelmektedir. Gerçi, evrim konusunda yazmak ve konuşmak, benim gibi farklı bir sahada meşgul olan birinin işi değildir. Fakat, bir genetikçi, bir biyokimyacı, bir paleontolog ve konuyu dinî yönüyle ele alabilecek bir ilâhiyatçı bir araya gelip de, uzun bir süredir ilim mahfillerinde münakaşası yapılan bu meseleyi, konunun mütehassısları olarak Türkiye sathında, hatta gerekirse, bütün dünya sathında anlatıp, gerçeği ortaya koyuncaya kadar benim gibi insanlar hak hatırına konuşmalarını sürdüreceklerdir. Bugün bu mevzu, ilim adına, pek çokları tarafından ideolojiden de öte katı bir dogma olarak savunulmakta ve münakaşasının yapılması bile, âdeta bir suç telâkki edilmektedir.

Beri taraftan, meselenin müzakeresini yapacak ilâhiyatçılarımızın henüz var olup olmadığı bir yana, ilâhiyat eğitiminin, arzu edildiği ve bazılarınca bir asırdır rüyası görüldüğü şekilde, en azından umumi prensipleriyle pozitif ilimlere şâmil bulunmadığı da acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. İşte böyle bir zeminde, arz etmeye çalışacağım hususların çoğu doğrudan meşguliyet sahama girmemekle birlikte, iman ile imansızlık arasında âdeta bir duvar gibi duran bu meseleyi, idrakimin elverdiği ölçüde inceleyip takdim etmeyi bir vazife, bir mesuliyet olarak gördüğümden, üstesinden gelinmesi oldukça güç bir işin altına girmiş bulunduğumun farkındayım. Aslına bakılacak olursa, konunun mütehassıslarının bağışlayacağı ümidi içinde böyle bir işe girişmemin altında yatan temel düşünce, bu sahada salâhiyetli olanları gayrete getirmekten başka bir şey değildir. Arzu ediyorum ki, onlar bu yükü yüklensin ve bir asırdır, zihinleri çelinen, imanları çalınan yaralı nesillere mevzu bütün açıklığıyla ifade edilsin ve her şey genişliğine, derinliğine anlatılarak gerçek ortaya konsun.

Esasen itiraf etmeliyim ki, böyle bir mevzu ile uğraşmaktansa, inandığım ve heyecanını daima gönlümde yaşadığım İslâm'ın aslî düsturlarını anlatmayı tercih eder, insanlığı kurtaracak bir neslin vasıflarını nazara vermeye çalışırdım. Ben, yapıcı vasıfların anlatılmasının, inanan gönüllerde daha fazla heyecan uyaracağını düşünüyorum. Ama, okumuşu-okumamışı, üniversitede olanı ve onun dışında kalanıyla, pek çok kimsenin, hatta birtakım diyanet mensuplarımızın ve âlimlerimizin bile, muhkem Kur'ân âyetleriyle teyit edilen, dolayısıyla, bir bakıma akideyi ilgilendiren yaratılış mevzuunda zıt beyanlarda bulunduklarına, öyle ki, Kur'ân âyetlerinin ve Allah Resûlü'nün o mübarek dudaklarından dökülen lâl ü güher gibi sözlerin, Darwinizm'le telif edilebileceği gibi bazı yorumlar yapıldığına şahit oluyor ve hayretler yaşıyorum.

Kendisine çok saygı duyduğum Allâme Hüseyin Cisrî, bir asır önce bu konuda bir soru ile karşılaştığı zaman, "Bu mesele, henüz bir nazariyeden ibarettir; ama ileride pozitif bir gerçek olarak ortaya konabilirse, o zaman biz de onu Kur'ân'ın ayetleriyle tevfik ederiz" cevabını vermişti. Bu büyük allâmeye ne ölçüde saygı duymuş olursam olayım, onun ve onun gibi düşünen daha başkalarının bu mevzudaki kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Çünkü, Darwin'in evrime ait düşünceleri ve evrim teorisi, hiçbir zaman Kur'ân âyetleriyle tevfik edilemeyecektir. Edilemeyecektir, zira o, hayatı birtakım sebeplerin tesadüfî neticesi olarak yorumlamaktadır. Halbuki ihya ve imâte (hayat verme ve hayatı alma), Allah'a ait iki fiildir. Her ikisi için de başlangıç itibarıyla birtakım maddî sebeplerden söz edilebilse de, netice, bilhassa hayat noktasında tamamen sebepler üstüdür. Hayatı vermede Cenab-ı Allah'ın hiçbir sebebe bağlı olmayan, perdesiz icraatı söz konusudur. Dolayısıyla hayat hiçbir maddî sebeple izah edilemeyeceği için, ne Darwin teorisi teori olmaktan öte bir gerçektir, ne de onun Kur'ân âyetleri ve hadis-i şeriflerle tevfik ve telifi mümkün olabilecektir. İşte, konuyu ele alma sebeplerimden biri de budur.

Darwinizm, Lamarck da Darwin de dahil, hiçbir zaman tek bir kişiye mal edilemeyecek bir teoridir. Konuyu önceki asırda ortaya atanlardan başka, asrımızda bir de Neo-Darwinistler vardır ki, bunlar, evrimi güya ispatlamak, teorisinde Darwin'i teyit etmek, ona payandalar bulmak için daha başka nazariyeler geliştirmekte, bunlardan biri tutmayınca, bir başkasını ileri sürmektedirler. Ne acıdır ki, bu ispatlanmamış, ispatlanması da mümkün olmayan nazariye, orta okul ve liselerden alın da, üniversitenin son sınıfına kadar bütün mekteplerde, bütün ilim ve eğitim-öğretim müesseselerinde, ispatlanmış bir ilmî gerçekmiş gibi okutulabilmektedir. Burada, konuyu doğrudan alâkadar etmese de, bir dileğimi ve Mevlâ-yı Müteâl'den bir niyazımı arz etmek istiyorum. İnşallah, geleceğin kutlu nesilleri, her mevzuda olduğu gibi bu konuyu da, bütün yanlarıyla ortaya koyar ve gerek mektep kürsülerini, gerekse ilim mahfillerini, ispatı mümkün olmayan böylesi nazariyelerle meşgul etmezler.

Bir de, hususiyle 20'nci asırda, evrimi güya mutasyonlarla ispatlama gayesiyle lâboratuvara taşıyanlar var. Dolayısıyla konunun, Darwinistler, Neo-Darwinistler, mutasyoncular ve nihayet Kur'ân, Kur'ân'ın yaratılış mevzuundaki muhkem hükümleri ve Allah Resûlü'nün (Allah'ın binlerce salât ve selâmı üzerine olsun) yaratılışla alâkalı olarak en sahih hadis kitaplarında yer alan değişme kabul etmez sözleri çerçevesinde ele almayı düşünüyoruz.