Yazdır

Tekâmül (Evrim)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yaratılış Gerçeği ve Evrim

Oy:  / 25
En KötüEn İyi 

Basitten mürekkebe (bileşik), kıymetsizden kıymetli olmaya doğru gelişe tekâmül diyoruz. Canlı varlığın menşei ve teşekkülü adına bu mânâda ortaya atılan teoriye önce Darwinizm dendi; daha sonra ise, bir bohça gibi kat kat olan bir şeyin katlarının peşi peşine açılması ve içine doğru nüfuz edebilmek için bir şeyin üzerindeki perdeleri açma mânâsında, Lâtince menşeli evolüsyon kelimesi kullanılmaya başlandı. Günümüzde evolüsyon, günlük dilde gelişme, olgunlaşma, safha safha kemâle erme mânâlarının yanı sıra, sadece teknik ve dar mânâda Darwinizm'i değil, canlılar âleminde iç ve dış tesirlerle ortaya çıkan mutasyon ve transformasyonları ifade etmek için de kullanılmaktadır. Bu sebeple, evolüsyon (tekâmül, evrim) kelimesiyle yeni ve eski bütün Darwinci fikirleri kast ediyoruz.

Gerçi, Darwin'den evvel de benzer iddialarda bulunanlar olmuştur. Bazıları, Kant'ı, Bacon'ı, Hegel'i bunlar arasında sayarlar. Acıdır, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini (ö. 1780) de aynı kategoriye dahil edenler var. Oysaki İbrahim Hakkı Hazretleri, insanı varlıklar hiyerarşisinde son, yani en yüksek mertebeye yerleştirir. Ona göre, Allah'ın yaratmasıyla, dört unsurdan (su, hava, ateş, toprak) madenlere, sonra bitkilere, derken hayvanlara ve nihayet insan nev'ine uzanan ıstıfa (saflaşma) ve istihale sürecinin her varlık basamağında bir 'ara' varlık türü yaratılmış olup, hayvanla insan arasındaki ara varlık da, insana en fazla benzeyen maymundur. Marifetname'nin eski baskılarının 19. sayfasında böyle bir tekâmül sürecinden söz eden İbrahim Hakkı Hazretleri, hemen 2 sayfa sonra ise, doğrudan doğruya hilkat (yaratılış) mevzuuna girer ve onu, şu-bu nazariye ile değil; âyet ve hadislerin zahirinden anlaşılan şekliyle izah ederek, şöyle der: "Allah (celle celâluhu), Âdem'i yeryüzündeki balçıktan derledi toparladı, (yani bir protein çorbası veya mürekkep bir macun yaptı) ve sonra ondan insanı halk eyledi (yarattı)".

İbrahim Hakkı Hazretleri'nin farklı gibi görünen bu iki tür yaklaşımında, esasen hiçbir farklılık yoktur. Onun önceki ifadesindeki kastı, kendisinden asırlarca önce yaşamış İbn Türke-i İsfahanî gibi zatlar ve bazı sofîler tarafından da ifade edilen aklî ve ruhî bir tekâmüldür. Yani, yeryüzünde varlıklar, aklî ve ruhî melekeler açısından hiyerarşik bir dizi arz etmektedir. Bu, Müslüman hikmet ehlinin paylaştığı bir değerlendirme olup, buna göre, varlık hiyerarşileri yeryüzüne kadar yukarıdan aşağıya doğru bir kavs-i nüzul (iniş yayı) takip edip, yeryüzünde cemadât (unsurlar), bitkiler, hayvanlar ve en nihayet insanla birlikte kavs-i uruca (yükseliş yayı) geçer ve bu kavis, insanda son bulur. Yoksa, üç asır önce, beş asır önce, on asır önce insanların, genlere, kromozomlara, mutasyonlara dayalı olarak iddia edilen bir evrimden söz etmiş olmaları düşünülemez. Bu bakımdan, 19'uncu sayfada böyle bir aklî-ruhî tekâmül çizgisinde varlıkları değerlendiren İbrahim Hakkı Hazretleri, 2 sayfa sonra yaratılışı dile getirmekte ve insanın üstünlüğünü açıkça ortaya koyduğu şu satırlarda, onun asıl maksadı ayan-beyan bellidir: "Allah, kendi nurundan bir latîf ve azîm cevher var edip, ondan bütün kâinatı vücuda getirdiğini, tedrîc ve tertip ile izhar etmiştir ve o, cevher-i evvel ve nûr-i Muhammedî ve levh-i mahfûz ve akl-ı kül ve akl-ı izâfî tesmiye olunur."

İbrahim Hakkı Hazretleri'nin, madde ve ruh için ayrı ayrı ele aldığı varlık gerçeğinin istihalesini (gelişmesini) anlatan ifadelerini, kendinden yaklaşık yarım asır sonra ortaya atılan Lamarck ve Darwin'in biyolojik evrimiyle aynı görmek, zannediyorum o büyük velinin ruhunu rencide edecektir. Bu gerçeğe rağmen, –(Allah taksiratlarını affetsin)– başta Cemaleddin Server Revnakoğlu olmak üzere, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Erzurumlu meşhur Cevat Dursunoğlu, onun nokta-i nazarının biyolojik tekâmül yönünde olduğunu iddia edebilmişlerdir.

Yukarıda kısmen temas edilen birtakım farklı görüşlere rağmen, Darwin'den önce biyolojik mânâda evrimden söz eden, transformizm (dönüşümcülük) teorisiyle sadece Lamarck olmuştur. O, içinde teorisini anlattığı Zooloji Felsefesi'ni Darwin'in doğduğu yıl neşretti (1809). Bu kitap, Darwin tam kitap okuyabilecek yaşa geldiği zaman meşhur oldu.

Darwin'i, o ünlü teorisini ortaya atmaya sevk eden üç önemli tesirden bahsedilebilir. Bunlardan birincisi, papaz Malthus'tur. İngiltere'de fakirliğin hüküm sürdüğü bir dönemde nüfusu ve nüfus artışını fakirliğin sebeplerinden biri olarak gören ve o dönemde İngiltere'de uygulanmakta olup, fakirlere devlet kesesinden yardımı öngören kanuna karşı çıkan Malthus, Nüfus Üzerine Bir Deneme (1798) adlı kitabında, yeryüzünde nüfusun hendesî (geometrik-katlanarak) arttığını, buna karşılık, beslenme sahalarının darlığını, gıda maddelerinin gittikçe azaldığını ve eğer âfetler, seller, felâketler, salgın hastalıklar da olmasa, artan nüfusun beslenemeyeceğini ileri sürdü. Malthus, böyle bir iddia ile, fakirler kanununun kaldırılmasını teklif ediyordu. Darwin, tamamen ekonomik endişelerle ileri sürülen böyle bir iddiadan kendine göre ilmî neticeler çıkarmaya durdu ve ileride göreceğimiz üzere, bundan natürel seleksiyonu (ıstıfâ-i tabiî: tabiî ayıklanma) istinbat etti.

Darwin üzerinde ikinci önemli tesiri, onun Güney Amerika kıyıları ve Büyük Okyanus adalarında araştırmalarını sürdürdüğü dönemde, Malaya adalarında çalışmalarını yürüten, Yeni Türlerin Ortaya Çıkışını Düzenleyen Kanun Üzerine isimli eserin sahibi Alfred Russel Wallace yapmıştır. Wallace, Darwin'e yazdığı kitap çapındaki uzun mektubunda, tabiatta çevreye en iyi uyum sağlayan varlıkların yaşamaya devam ettiğinden ve dolayısıyla canlılar arasında bir hayat mücadelesi olduğundan söz ediyordu. Darwin, meşhur teorisini ortaya atarken, işte bu iddiadan da cesaret aldı.

Darwin üzerinde üçüncü önemli tesir, kendinden önce evrim mevzuunda şu veya bu şekilde ve değerde söz söyleyen bazı ilim adamlarından kaynaklanmıştır. Darwin'e tesir eden bu ilim adamlarının görüşleri, günümüzde büyük ölçüde hüsn-ü kabul görmemekte, meselâ Lamarck için Adnan Adıvar, "Bir kısım meseleleri çok aceleden ve ilim haysiyetine uymayacak şekilde derlemiş, toplamış basit bir insandır." hükmünü vermektedir. Buna karşılık, Darwin'in ise, farklı kaynaklardan derlediği düşünceleri, daha canlı, ilim haysiyetine daha uygun bir hale getirip ortaya koyduğu ileri sürülmektedir. Oysa, bu konuda basit dahi olsa bazı gerçekleri arz ettiğim zaman görülecektir ki, Darwin'in iddiaları gibi, bunları oluşturması ve takdimi de, ilim metodolojisine ve gerçeklere uymaktan fersah fersah uzak bulunmaktadır.