Yazdır

Biz gönülden inandık mı?...

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Sohbet-i Cânân

Oy:  / 12
En KötüEn İyi 

Bazı mü’minler, meydana gelen hâdiselerin şokuyla bazen kader-i ilâhîyi tenkit işmam eden düşüncelere giriyor; yakışıksız sözler söylüyorlar. Amerika’da meydana gelen 11 Eylül hâdisesinden sonra terörün Müslümanlara fatura edilmesi ve inanan herkesin maznun haline gelmesi üzerine de aynı yanlışlığa düşenler oldu. Benim saygısızlık olmasından korkarak ağzıma alamayacağım bir takım sözlerle bazı âyet ve hadis-i şerifler hakkında şüpheler dile getirildi. “Biz böyle ummuyorduk... Ümit ediyorduk ki, Müslümanlar da dünya düzeni adına söz sahibi olsun, ezilmesin... Bekliyorduk ki, sâlihlere yapılan vaadler yerini bulsun...” türünden itiraz ve şüpheler seslendirildi. Ye’s bataklığına düşüldü.

Evvela, yeis, her hayırlı işin önünde bir engel, bir mânidir. Şartlar ne olursa olsun, mü’minler ümitsizliğe düşmemelidir. Onlar bilmelidirler ki, Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütufları da olur. Şimdiye kadarki pek çok hayırlı ve bereketli iş, sırf bir lütf-u ilâhî olarak gerçekleşmiştir. Mü’minler kendi vazifelerini edâ ederlerse, Allah Teâlâ lütuflarını kesecek, onları yüzüstü bırakacak değildir.

Fakat bir büyük misyonun hakîkî temsilcilerine takdir edilmiş bir plaket, bir madalya ya da bir lütuf o temsilcilerden başkalarına verilmez ki. Şampiyonluk madalyası ipi ilk göğüsleyene takılır. Eğer biz hakîkî imanı elde etmiş ve imanın gereğini yerine getirmiş olsaydık, has mü’minler için takdir edilen mükâfatı elde edebilirdik. Küçük bir kısmı istisna edecek olursak, bugünün Müslümanları olarak bizler taklitte takılıp kaldık, tahkîke ulaşamadık. Pek çoğumuzda bir çeşit iman problemi var. Biraz temkinli konuşmaya çalışsam da demeden edemeyeceğim, malesef büyük bir çoğunluğun şöyle böyle, az buçuk da olsa iman problemi var. Mektepte, tekkede, medresede ve hatta Kâbe’de tavafta da olsak bazılarımızın iman problemi var.

Oysa biz bütün düşünce, söz ve tavırlarımızı Rabb’imize göre belirlemeliydik. Ona göre davranmalı; sesimizi, sözümüzü ona göre ayarlamalıydık. Onu görüyor ve duyuyor gibi yaşamalıydık. Recâizâde’nin bir yerde dediği gibi, teşbihe takılmamaya dikkat ederek, “Nerede ayakların, yüzümü süreyim!...” duygusuyla dopdolu olmalıydık. Başımız dest-i Kudret tarafından okşanıyor gibi hissetmeli, fakat teşbih ve tecsime düşme korkusuyla hislerimize hâkim olmaya çalışmalıydık. “Künh-ü Bâri, nâkâbil-i idrâktir” diyen Geothe’den daha ileri giderek, “O”nun idrak edilemeyeceğini dille beraber kalbimizle ilan etmeli; ama gönüllerimizi de bir beyt-i Hüdâ olarak, “Sahibi”nin nüzul eylemesi için daima hazır bulundurmalıydık.

Günümüzün mü’minleri tahkîki imana sahip olursa, hakîkî mü’minlere vadedilen nimetler, onlar için de geçerli olur. Yoksa, iman ve sâlih amel sırrına erememiş insanların nimet beklentileri ve ihsan ummaları sadece bir kuruntu ve ümniyeden ibaret kalır.