Yazdır

Bunlar, son sözlerim olabilir!...

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Sohbet-i Cânân

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

Hastalıklar, bir yönüyle, ötelere yolculuk için hazırlık yapma çağrısı ve ikazıdır. Her hastalık, insana bu hayatın fâni olduğunu ve ebedî bir âleme gidileceğini hatırlatmaktadır. Senelerdir çok çeşitli rahatsızlıklar geçirdim; ama şu en son geçirdiğim kalb krizi beni bütün bütün ötelere bağladı. Artık söylediğim cümleleri “son sözlerim” olarak görüyor ve öyle telaffuz ediyorum. Son anlarımı yaşadığım ve ahirete açılan koridora iyice yaklaştığım hissi var içimde.

O ilk krizi atlatsam da, kalb ve şeker gibi rahatsızlıklarım devam ediyor. Günde birkaç defa kan şekerimi kontrol ediyor ve kalb atışlarımın ritmini dinlettirmek zorunda kalıyorum. Bazı ekstradan aldıklarım hariç, her gün 25-30 adet ilaç kullanıyorum. O kadar ilacın vücutta hâsıl edeceği komplikasyonlar bile bir insanı yatağa düşürmeye yeterlidir; fakat yatakta olmaktan, hatta uykuyu biraz fazla kaçırmaktan hayatım boyu iğrenmişimdir. Bu sebeple uzun süre yatakta kalmaktan sıkılıyor ve yarım oturarak da olsa bir iki arkadaşın bulunduğu bir mekânda olmayı tercih ediyorum.

Bazı insanlar, eğer bir yerde fakire ait bir yazı görmüşlerse hemen o gazete, dergi ya da internet sayfasıyla bizzat ilgilendiğim kanaatine varıyorlar. Hatta e-mail adresimi istediklerini ve yazışma telebinde bulunduklarını arkadaşlardan duyuyorum. Hâlbuki, ben bazı dostlardan gelen mektupları dahi okuyamıyor; bir iki satırla da olsa, onlara cevap veremiyorum. İnternetle de hiç, ama hiç meşgul olmuyorum. Zaten hayatımın son anları olarak düşündüğüm şu günlerin hiçbir dakikasını öyle şeylerle geçirmek istemem. Rabb’imin huzuruna giderken, onun rızası için yapmaya çalıştığım ibadet ü tâat ve dua dışında bir hal üzere olmayı Cenâb-ı Allah’a karşı vefasızlık sayıyorum. Şu anda, sadece onun rızasını düşünmek, onun huzurunda başımı secde eşiğine koymak ve emanetini alacağı an en temiz duygu ve düşünceler içerisinde bulunmak istiyorum. Gönlümde hep şu beyitlerin mazmunu var:

Yetiş ey Ebedî Dost, yetiş ki pek bunaldım!
Kılıcım kesmez oldu, tirkeşimde tek ok var;
Aşılmaz bu tepeler sen olmadan, inandım...
Ve inanç kuşağında yâr oldu bana ağyâr...
En tatlı hülyalarla koşayım yollarında,
Anladım senden gayri her şey aldatan serab!
Noktalansın bu hayat ölümün kollarında,
Değil mi ki seni buldum... Buldum seni, ey Râb!
Yaşayıp doydum artık, doyulmayan dünyadan,
İsterse hemen bitsin şu bitmeyen sonbahar;
Fırlasın bu son okum, fırlayıp çıksın yaydan,
Kanıma bedel olsun bakışı şehlâ şikâr...

Bazı arkadaşlar hüsn-ü zan edip bu fakirden hâlâ bir şeyler öğrenebileceklerini zannediyor ve sorular soruyorlar. Konuşacak takatim olmamasına rağmen, onlara saygımın icabı birkaç cümleyle de olsa cevap vermeye çalışıyorum. Sonradan öğrendim ki, arkadaşlardan bir ikisi anlatılanları kaydediyor ve bir internet sitesinde yayınlıyorlarmış. Anlattıklarımın bir kıymeti olduğunu ya da bir şeyler ifade ettiğini zannetmiyorum; fakat hüsn-ü zan eden, iyi niyetli ve hayır düşünceli insanların bu gayretlerine de saygı duyuyor ve ses çıkarmıyorum.

Bu işin bir başka boyutu daha var ki, ben kendimi nasihat etmeye ve insanlara bir şeyler anlatmaya hiç ehil görmedim, görmüyorum. Vaaz u nasihat edecek insan, ciddî bir iç hazırlıkla ve mânevî doygunlukla muhataplarının karşısına çıkmalıdır. Bu da, öyle surata bir maske takıp ortaya çıkma gibi bir şey değildir. Konuşacak insan her şeyden önce kalbinin Allah’la irtibatına ve dinleyicilerin vaktini israf etmeyecek şekilde hazırlanmaya dikkat etmelidir. Bir sohbet, bir nasihat deyip geçemezsiniz... İnsan yarım saatlik bir konuşma için aklen, fikren, rûhen, hissen birkaç gün hazırlanmalı; gözünü ağyardan sakınmalı, kalbin “gez, göz ve arpacığı”yla rıza hedefine kilitlenmeli; çok dua etmeli, Yüce Allah’ın razı olacağı sözleri söyleyebilmek için Rabb’ine sığınmalı ve yalvarıp yakarmalıdır.

Bir tanesi, tâbiînin büyüklerinden Tâvus bin Keysân’a gelip “Bana dua eder misin?” deyince Tâvus Hazretleri “Gönlümde dua edebilecek haşyet hissetmiyorum” cevabını veriyor. İşte, konuşacak insan iç haşyet ve mânevî hazırlıkla dolu olarak muhataplarının karşısına çıkmalı, çıkarken de kötü örnek olmaktan Allah’a sığınmalıdır. Sığınmalı ve “Müslümanlığı benim şahsımda, davranışlarımda ve kaba hallerimde görürlerse dine karşı nefrete sebebiyet vermiş olurum” mülâhazasıyla hitap edeceği yere tir tir titreyerek yürümeli, sonra da bu duygularla söze başlamalıdır.

Evet, meselenin sorumluluğunu hisseden bir kimse için irşad adına halka sohbet etmek çok zordur. Hatta vaaz u nasihat kadar zor bir iş yoktur, denebilir. Her kelimeyi Allah’ın rızasına bağlamak, iyi bir söz söyleyince hemen nefis muhasebesi yaparak, “Aman ya Rabbi! Bir yanlışlığa düşmekten sana sığınırım. Sözü söyleten sensin, telaffuz eden ben olsam da insanların ihtiyacına binâen bu sözleri hatırıma getiren sensin. Bunu nefsime mal etmek gibi bir şirke düşmekten beni muhafaza buyur!” diyerek kendini sorgulamak, murâkabede bulunmak çok önemli ve önemli olduğu kadar da zor bir meseledir.

Vaaz “gönlün sesi” olmalıdır. Vâiz, o sesi önce kendi gönlünde duymalı; birisi ona nasihat ediyormuş gibi hissetmeli; kendini, verdiği misallerin kahramanıyla beraber bilmeli; Hz. Hamza’yı destanlaştırırken karşısında Utbe’yi, Şeybe’yi, Velid’i görüyor gibi olmalı ve ciddî bir konsantrasyon içerisinde konuşmalıdır.

Mesuliyet duygusundan mahrum kimseler, bildikleri şeyleri rastgele seslendirebilirler. Oysa, mesele bir yarım saati doldurmak ve konuşmuş olmak değildir. İrşadın en önemli tarifi, insanlarla Allah (celle celâluhû) arasındaki engelleri bertaraf ederek, lâhutî (ilâhî) âlemle gönülleri buluşturmaktır. Konuşmacı, göze batan tavırlarıyla, kulak tahriş eden sözleriyle, beyanındaki kabalıkla araya giriyorsa, irşad, maksadının aksine netice verecektir. Hatibin kendini aradan çıkarıp muhataplarını Allah’la (celle celâluhû) başbaşa bırakması asıldır. Konuşanın nefsî meyilleri de dahil aradakileri bertaraf etmek, mânevî bir vuslat köprüsü kurmak irşad yörüngeli bir konuşmanın en önemli hedefidir. Böyle bir hazırlık ve duygudan yoksun olanlar, alâka uyarma maksadıyla sun’î olarak bağırıp çağırsalar ve mevzuyu esprilere boğsalar da halk tarafından sevilmeyecek, onları Allah’a götüremedikleri gibi, bir de kendilerinden uzaklaştırmış olacaklardır.