Yazdır

Gurbette bir bayram sabahı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Sohbet-i Cânân

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Yeryüzünde sürekli küfürle iman, şeytanla insan, kötüyle iyi arasında mücadele yaşanıyor. Bazen iyiler, bazen de kötüler cephesi galip geliyor. Sürekli rövanş alıyorlar birbirlerinden de diyebilirsiniz buna. “Geçenlerde sen benim hakkımdan gelmiştin, şimdi sıra bende” tarzını andırır rövanş mücadeleleri bunlar.

Bununla beraber Hz. Adem’den bu yana olan/olması gereken bu iken bazıları kendilerini salmış, Mefisto’ya teslim olmuşlar. Ne şeytanla, ne de şeytanî düşünce ve temsilcileri ile mücadele etme azim ve cehdleri yok. Hâlbuki küfür ve ilhad karşısında yılmamak, ümitsizliğe düşmemek gerektir. Uhud’da Ebû Süfyan’ın söylediği gibi, “El-harbü sicâlün”. Kur’ân da, “Ve tilke’l-eyyâmu nüdâvilühâ beyne’n-nâs (Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.)” buyuruyor. Âyette ihtiyar buyrulan “tedâvül” kalıbıyla, dairevî bir duruma işaret ediliyor. Herkesin kapısı çalınıyor; bazen bir muştu, bir bişaretle, bazen de şeâmetle. Bazen içeriye uğursuz bir ses, bazen müjde yayılıyor. Ve bu durum, insanlığın ilk gününden bugüne kadar hep böyle, hiç değişmeden, devam edip geliyor.

Bu zaviyeden etrafımıza baktığımızda ümit-bahş olan şeyler de var, endişe-âver olanlar da... Kir de var, nur da... Levsiyât da var, tayyibât da... Beraber, iç içe akıyor hepsi. Bu durumda biraz iyiye bakmak, iyiyi görmek, iyi ile müteselli olmak, kuvve-i maneviyemizi kırmamak gerek. Yararlı olan bakış açısı budur. Kötüye gelince, ona karşı da tedbir almak, teyakkuza geçmek, Kur’ân’ın tabiriyle “Huzû hizrakum! (Tedbiri elden bırakmayın!)” çizgisinde bulunmak lâzım.

Soru: Kader plânında Müslümanların galip olduğu dönemlerde yaşayanlar, idbar dönemlerinde yaşayanlara nisbeten daha şanslı denebilir mi?

Cevap: Hayır. Gerçi onların emin bir zeminde, günahlardan uzak, zararlara maruz kalmadan yaşama avantajları vardı; fakat bu, aynı zamanda kendini rahata salmanın, gevşemenin, metafizik gerilimi kaybetmenin sebebi de olabilir. Bu açıdan, o dönemde yaşama, dezavantaj sayılır.

Meseleye bu zaviyeden bakarsak, idbar dönemi Müslümanlarının, küfür düşüncesi ve temsilcileri karşısında ezilmeleri ve hırpalanmaları neticesinde metafizik gerilimlerini sürekli canlı ve sağlam tutma avantajları vardır. Bu avantaj onları ister istemez inşa faaliyetleri içine sürükler. Bana göre sıfırdan inşa etme, inşa edilmiş ve dayanıp döşenmiş bir yerde kalmadan daha zevklidir. Onun kendine has ayrı bir huzuru ve ayrı bir mutluluğu vardır. Hani Akif der ya:

Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum,
Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu!

Bu, inşa edilmiş bir mekânda oturma talebidir. Gerçekten o dönemde gelseydik, Akif’in dediği gibi, sadece bülbül olurduk. Ama ben diyorum ki, “Ya Rab! İyi ki bu dönemde geldik.” Çünkü inşada yer alma, bülbül olmadan daha iyidir; daha iyidir, zira inşa yolunda koşturuyor olma, insanı sahabilerle aynı safa koyar.

Meselenin bir diğer yanı da var: Allah Adil-i Mutlak’tır. Her dönem için takdir buyurduğu avantajlar ve dezavantajlar vardır. Onun için hâdiselere tek taraflı bakıp hüküm vermek veya temenniler içinde bulunmak çok doğru olmayabilir. Ben zannediyorum, tarihte yaşadığımız en muhteşem dönemlerimiz bile gerek ferdî, gerek ailevî ve gerekse düvelî (devletler arası) plânda bugünden daha tatlı değildi. Kanunî, cihan hükümdarı olduğu dönemlerde, kimbilir belki de sabah akşam kan kusuyordu. Bizim belki yüz tanemizin birden çektiği sıkıntıyı, o tek başına yaşıyordu. Ordu-yu hümayunda bulunan askerlerimiz cephelerde sınırlarımızı koruma adına hırz-ı can ediyor ve ölüyorlardı.

Soru: Bütün bu açıklamalara rağmen bizim “Ben neden ikbal değil de idbar döneminde yaratıldım?” sorusunu sormaya hakkımız var mı?

Cevap: Hayır, yok. Rıza-dâde olmak lâzım. İçimize gelebilir bu dediğiniz şeyler. Ama Allah irade vermiş bize. Onu kullanmalı ve Rabb’imize karşı, onun hükmüne karşı, kadere karşı baş kaldırma sayılan duygu ve düşüncelere geçit vermemeli. Tıpkı Ramazan-ı şerifte orucu bozan şeylere karşı gösterdiğimiz irade misillü irade göstererek bu türlü yanlış mülâhazaları baskı altına almalıyız. Böyle yanlış şeyler aklımıza gelirse hemen toparlanmalı, kendi kendimize “Lâ yüs’elü ammâ yef’alü ve hüm yüs’elûn (O yaptığından dolayı sorgulanamaz ama kullar sorgulanır)” demeliyiz.

İsterseniz şahsım adına söyleyeyim, ben hiç hâlimden müşteki değilim. Fatih dönemini seçmekle bu dönemi seçmek arasında bana bir tercih hakkı tanısalardı, bugünkü durumumu seçerdim. Şu anda hiçbir şey yapmıyor olmama rağmen bunu söylüyorum. Eğer dünyanın dört bir yanında çalışıp çabalayan arkadaşların kuvve-i maneviyesine arpa kadar katkıda bulunuyorsam, Allah o istikamette beni istihdam ediyorsa, şu andaki konumumu cihan hükümdarlığıyla değişmem.

Yoksa siz hâlinizden memnun değil misiniz? Bakın Üstad bir şey öğretmiş bizlere: “Elhamdü lillâhi alâ külli hâl, sive’l-küfri ve’d-dalâl. (Küfür ve dalâlet haricinde her türlü hâl için Allah’a hamd olsun).” Ya küfür ve dalâlette olsaydık, nice olurdu halimiz? Onun için herkes kendini tehlikeli hudut boylarında nöbet tutan askerler gibi görmeli; görmeli ki, ne fikren soruda bahsedilen tarzda düşünceler içine girsin, ne de amelen üzerine terettüp eden vazifelerde aksatmalarda bulunsun. Ebedî hayatı peyleyen, ‘ebed, ebed’ deyip inleyen insanlar için aslında bu zaman dilimi, kaçırılmaması gereken avantajlarla doludur. Yoksa hakikaten bizler de can taşıyoruz, ten taşıyoruz. İğne batıyor, çuvaldız batıyor, irkiliyoruz. Bazen tekme yiyoruz, sarsılıyoruz. Ama ebed, cennet, Cemalullah gibi pahalı şeyleri elde etmek başka türlü olmaz ki? İbrahim Edhem’e bir velinin dediği gibi, “Atlastan, ibrişimden yataklar içinde Allah aranmaz ki!”

Evet, biraz önce söylediğim gibi inşa çok önemli. Çünkü kendi gününüzü değil, gelecek nesillerin gününü ihya ediyorsunuz, onlar mutlu olsun, diyorsunuz.

Soru: Derler ki, “Bazen sükût, konuşmaktan çok daha zordur.” “Sükûtun Çığlıkları” yazınızı böyle bir ruh hâletini yaşadığınız zaman diliminde mi yazdınız?

Cevap: Aslında içimde terâküm etmiş şeylerdi onlar. “İyi yaptım” diyemem; ama onu bir boşalma olarak değerlendirebilirsiniz. Diyalog köprülerini yıkan, yolları harap eden, bağları bozup bahçeleri hâristana çeviren ve hayatı bir anlamda yaşanmaz kılanlara karşı bir boşalma... Aynı zamanda bir mesajdı o, tarihe not düşmeydi. Hepsinden öte acz ve fakr sığınağına girip her şeye gücü yeten o Kadir-i Mutlak’a bir havaleydi. Ben böyle diyorum da belki başkaları hafakan diyecek, önemli değil.

İşin aslı, hepiniz yaşıyorsunuz bu türlü duygu ve düşünceleri. Bir düşünün, içinizden geçen, kelimelerle ifade etmediğiniz hissiyatınızı kâğıda dökseniz destanvâri bir şiir çıkmaz mı ortaya? Ama susuyorsunuz ve susuyoruz. Zira böyle bir sükûtun, upuzun, talâkatlı-fesahatli hutbelerden daha beliğ, daha müessir olduğuna inanıyoruz. Evet, sükût ediyoruz; ama o sükûtumuzla Firdevsî’nin Şehname’sine benzer kitaplarla anlatılamayacak nice şeyler anlattığımıza inanıyoruz.