Yazdır

Bir Abdurrahman'a Bedel

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kırık Testi (Kitaplaşmamış)

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Soru: Bediüzzaman, yeğeni Abdurrahman'ın vefat haberiyle çok sarsıldığını, beş sene o haberin tesirinden kurtulamadığını ve hatta onun vefatıyla dünyadan bütün bütün alâkasının kesildiğini anlatıyor. Cenâb-ı Hakk'la irtibatı pek sağlam olan Bediüzzaman gibi bir insanın bu kadar etkilenmesini nasıl izah edebiliriz?

Cevap: Büyüklerin her türlü hâlini gönül verdikleri davaları zaviyesinden yorumlamak gerektiği gibi onların bazılarına karşı sevgi ve muhabbetlerini de o davanın yükünü kaldırabilecek sağlam omuzlar arama cehdleri şeklinde değerlendirmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Evet, Hak dostları sırtlarındaki hamûlenin farkında olarak onu taşıma hususunda kendilerine yardımcı olabilecek insanlar ararlar. Tanıştıkları herkesi, çok ciddi bir vefa ve sağlam bir sadâkat isteyen böyle bir vazife için aday gibi görürler. Aradıkları vefa ve sadâkat emarelerini kimin üzerinde bulurlarsa, hizmet-i imaniye ve Kur'aniye adına ondan çok şey beklerler. İşte, Üstad hazretlerinin, yeğeni Abdurrahman Abi'ye karşı sevgi ve alakasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Abdurrahman Abi çok zeki, çok idrakli, adeta dâhî birisi imiş. Dehâsıyla beraber vefa ve sadâkati de tammış. Ayrıca, Üstad'ın, Ehl-i Beyt hakkında, "(Onlar) teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar" dediği gibi, onun cibillî bir bağlılığı da bulunduğundan dolayı Üstad'a ziyadesiyle teslim ve tarafgirmiş; gözünü tamamen ona ve yazdıklarına dikmiş, kendisini amcasının yoluna adamış. Üstad onu, hem vazife-i uhreviyesinin kuvvetli bir medarı ve kendisinden sonra yerine geçecek bir hayrülhalef, hem de bu dünyada en fedakâr bir teselli kaynağı, bir arkadaş, en zeki bir talebe, bir muhatap ve Nurların en emin muhafızı olarak görmüş. Yine Bediüzzaman'ın yorumlarıyla ifade edecek olursak, nasıl ki Peygamber Efendimizin, Hazret-i Hasan ve Hüseyin'e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat, yalnız yakınlık duygusundan gelen cibillî bir muhabbet değil, onların peygamber varisi olan gayet ehemmiyetli bir cemaatin menşei ve mümessilleri olmaları cihetiyledir. Yani, Efendimizin, Hazret-i Hasan'ı kucağına alarak onun başını öpmesi, Hazret-i Hasan'ın torunlarından Gavs-ı Âzam Şah-ı Geylânî gibi pek çok zatlar hesabınadır. Allah Rasûlü, o zatların istikbalde yapacakları hizmetleri nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş; bu takdir ve teşvikine alâmet olarak da Hazret-i Hasan'ın başını öpmüştür. Üstad hazretlerinin, biraderzâdesi Abdurrahman Abi'ye gösterdiği sevgi ve alaka da cibillî olmaktan ziyade böyle bir beklenti ve ümidin neticesidir.

Bildiğiniz gibi, Kur'ân-ı Kerim'de Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya'nın çocuk sahibi olma arzularından ve bu hususta yaptıkları dualardan bahsediliyor. Peygamberler sadece peygamberlik ilmi ve nübüvvet davası miras bıraktıklarından dolayı, biz onların bu arzu ve dualarını da bir vâris talebi şeklinde anlıyoruz. Evet, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya efendilerimiz, yaşadıkları dönemler itibariyle omuzladıkları yükün ancak bir Peygamber tarafından taşınabileceğini görmüş ve çocuk isterken aslında kendilerine vâris-i hass talep etmiş, peygamberlik mesleğinin kendi ?sulblerinden gelecek olan nezih kimseler tarafından temsil edilmesini istemişlerdir. Yani, o husustaki istekleri de peygamberâne olmuştur. Şu kadar var ki, bizim gibi düz insanlar için öyle talepler bile dava yörüngeli olunca belki de bir fazilet sayılır; fakat, o iki peygamber mukarrabîndendir ve mukarrabîn için o türlü talepler –Allah'a yakınlıkları ve seviyeleri itibariyle– bir yönüyle dünyayı talep manasına geldiğinden, her ikisi de ?çocuklarından dolayı ciddî imtihanlar geçirmişlerdir. Doğrusunu ve işin hakikatini Allah bilir, Hazreti İbrahim, belki isteğini içinde tuttuğu için, ?çocuğunu kurban etme emriyle; Hazreti Zekeriya ise, açıktan istekte bulunduğu için hem kendisi hem de oğlu şehit edilmekle imtihanın peygamberâne olanını yaşamışlardır. Aslında bu mevzu bizim ufkumuzu çok aşkındır; peygamberlerin Allah'la münasebetleri çerçevesinden ve O'na yakınlıkları zaviyesinden değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Bir Abdurrahman'a Bedel...

İşte, Hazreti Üstad'ın yeğenine karşı ciddi bir alaka duymasını da bu manaya hamletmek lazımdır. Onun alakası sadece cibilli değildir; daha çok, yeğeninde bir varis-i hakikî özelliklerini görmesinden dolayıdır. Bu yönüyle de, onun alakası çok kıymetli ve büyüktür; çünkü bu, davasını hayatının önünde düşünme manasına gelmektedir. Yani, onun sevgi ve alakasında "bu işi hiç zâyi etmeyecek, davayı kendi orijiniyle koruyup sonraki nesillere intikal ettirebilecek, emanette emin bir emanetçi bırakma" mülahazası vardır.

Aslında, Cenâbı Allah onun bu arzu ve isteğini de boşa çıkarmamıştır; bir hikmete binaen, ondan bir Abdurrahman'ı alsa da, her birisi onun vazifesini yapabilecek olan otuz tane Mustafa vermiştir. Üstad hazretleri Kuleönlü Mustafa Ağabeyi görüp tanıyınca onu bir nümune olarak kabul etmiş ve bunu "Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim." manasında ilahî bir işaret saymıştır.

Evet, zamanla o işaretin hakikati de zuhur etti. Ben Abdurrahman ağabeyin yerini dolduran Mustafalardan Sungur Ağabey gibi bazılarını gördüm. Mesela; Mustafa Gül Abiyi gördüm ve onun Üstad'a bağlı olduğu kadar hiçbir evladın öz babasına bağlı olamayacağına da kanaat getirdim. Tahir Abi'yi gördüm; bir kardeşinizin arkasında namaz kıldığında hıçkıra hıçkıra ağladığına ve "Bana Üstad'ın sesini hatırlattı" deyip iç çektiğine şahit oldum. Onun sesine aşık olmuş adam, parmaklarının hareketine âşık olmuş... Allah, Abdurrahman Abiyi almış ama Üstad'a Hulûsi Abi gibi sâdık bir talebe nasip etmiş; Hoca Sabri gibi vefalı bir kardeş vermiş; Hasan Feyzi gibi bir aşık göndermiş. Onun, Üstad'ın ayrılığına dayanamayarak yazdığı meşhur şiirini bilirsiniz;

"Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak."

sözlerini hatırlarsınız. Ya şu ifadelerini nereye koyarsınız:

"Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak."

Hasan Feyzi ağabey bir Edebiyat hocasıydı; Üstad'ı tanımış, onunla beraber hapis yatmış ve canını uğrunda feda edecek kadar ona bağlanmıştı. Sadıklardan birisi de Hafız Ali Ağabeydir. Üstad onun için, "Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti." diyor ve ona kavuşmak için o âleme gitme adına kendisinde bir iştiyak zuhur ettiğini anlatıyor. Hayır, şaka değil bu sözler, sadece kuru laf değil. Hazreti Adem'in, ömründen kırk seneyi Davut Nebi'ye vermesi gibi manevî ruh dokusunun örtüşmesini gerektiren bir şey... "Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur'ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya "Allah Allah, yâ Resulallah" sadalarıyla koşarak gideceğim." diyen Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir şey...

Ömerî Olun!..

Evet, Cenabı Allah bir Abdurrahman'ı alıyor; fakat, öbür tarafta elli tane Abdurrahman ihsan ediyor. Ayrıca, murad-ı Sübhânîsini biz insanların hesap edemeyeceğimiz şekilde isabetli olarak ortaya koyuyor. Üstad'ın iradesi dışında onu daha hayırlı ve salim bir yola sevk ediyor. Şöyle ki: Eğer bir şey yapmak istiyorsanız, köyünüz, aşiretiniz, kabileniz ya da anne-babanızla münasebetiniz açısından size yakın olan insanları değil, nesep itibariyle size uzak olsalar da duygu ve düşünce noktasından yakın olanları yanınıza alırsanız daha isabetli davranmış ve uzakları yaklaştırmış olursunuz. Bu yolda belki bazı yakınlarınıza bir kısım mahrumiyetler yaşatmak zorunda kalırsınız ama, iki-üç tane kendi yakınınıza bedel, uzaktan bin tane yakın kazanırsınız ve herhangi bir kıskançlığa da maruz kalmaz, meydan vermezsiniz. Aksi halde, yakınlarınız biraz öne çıkınca ve etrafınızı sarınca, yakın olması mümkün olan uzaktaki pek çok kimseyi tamamen uzaklaştırmış olursunuz. Öyleyse, hakperest olmak lazım; yakın ve önde olmak kimin hakkıysa onun yakında tutulması ve öne çıkarılması lazım. Kardeşiniz değil, kardeşinizin oğlu değil, amcanız ya da amcanızın oğlu değil; kabileniz, aşiretiniz, köylünüz, kentliniz de değil.

Diyanet'e sözüm geçtiği dönemde, hiçbir Erzurumluya randevu vermedim, iş ve vazife konusunda yardım istemek için doğup büyüdüğüm yerden gelen hiçbir insanı kabul etmedim. Birisi oldukça liyakatliydi; çok güzel sesi vardı ve iyi bir yere müezzin olarak tayin edilmek istiyordu; yardım etmem için kaç defa geldi gitti. Bir gün, benden aradığını yine bulamayınca merdivenlerden inerken çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı ve "Benim suçum ne, Erzurumlu olmam mı?" dedi. Oysa, ben gençliğimden itibaren Ömerî olmaya ahd etmiştim. Hazreti Ömer'in öz torununu sokakta görüp tanımadığını, kendi torununu tanıyamayacak kadar bütün ümmetin dert ve ızdıraplarıyla dolu olduğunu okuyup öğrenince hayran kalmıştım ona. Evet, size de Ömerî davranışı esas almak düşer. Eğer siz, bir Erzurumluyu kayırırsanız, Türkiye'deki seksen küsür vilayetliyi küstürürsünüz. Fakat siz, size ait şeyleri nefy eder ve bir kenara korsanız, Allah etrafınıza öylelerini toplar ki, onlar sizin kenara koyduklarınızın kat kat üstünde size kaşı vazife ifa ederler.