Yazdır

Konumun hakkı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kırık Testi (Kitaplaşmamış)

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Konumun hakkı

Soru: Cenab-ı Hak, peygamber hanımlarına, onların diğer kadınlar gibi olmadığını, dolayısıyla onların hal, hareket ve tavırlarında çok daha dikkatli olmaları gerektiğini ifade buyuruyor. Bu ilahî beyanın, günümüz insanlarına verdiği mesajlar nelerdir?

Sorunuza esas teşkil eden Ahzab sûre-i celilesindeki âyet-i kerimelerde, Cenab-ı Hak, ezvâc-ı tahirâta şöyle hitapta bulunmaktadır:

يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلاَ تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفًا وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلاَ تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلاَةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللهِ وَالْحِكْمَةِ إِنَّ اللهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا

“Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, (nâmahrem erkeklerle konuşmak zorunda kaldığınızda bir başka mümin kadından daha fazla dikkatli olun) ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın. Konuşurken size yaraşır şekilde ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin, ölçülü konuşun. (Dışarı çıkmanızı gerektiren mecburi bir sebep olmadıkça) vakarla evinizde oturun. (Mecburi bir ihtiyaç için dışarı çıkmanız gerektiğinde de) İslam öncesi Cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın, namazı hakkıyla ifa edin, zekâtınızı verin, hülasa Allah’a ve Resulüne itaat edin. Ey Peygamberin şerefli hane halkı, ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor. Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmetlerini anın. Allah muhakkak ki latif ve habirdir.” (Ahzâb Sûresi, 33/32-34)

Konuma göre subjektif mükellefiyet

Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimelerle cebr-i lutfî olarak ihraz ettikleri konumun hakkını vermeleri için onlara yol gösterme adına iş’ar ve işaretlerde bulunmuştur. Çünkü onlar sağanak sağanak vahyin yağdığı bir atmosferde bulunuyorlardı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) maiyyet-i daimiyyesiyle şereflenmişlerdi. Bu öyle bir konumdur ki, onu ihraz etme adına dünyalar verilse değerdi. Meseleye İmam Maturîdî Hazretleri’nin iradeye yüklediği mana açısından bakılacak olursa şöyle de diyebiliriz: Demek ki, Allah Teâlâ onların eda edecekleri misyonu ezelî ilmiyle bildiğinden daha baştan onlara böyle bir lütufta bulunmuştur. İşte Yüce Allah yukarıdaki âyet-i kerimelerle onlara mazhar oldukları konum itibarıyla çok daha hassas hareket etmeleri gerektiğini hatırlatmış ve objektif mükellefiyetin üstünde subjektif mükellefiyetin yolunu göstermiştir.

Allah (celle celaluhu), âyet-i kerimenin başında,

يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ

“Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” buyurmak suretiyle, ezvâc-ı tâhiratın sıradan kadınlar gibi olmadıklarını hatırlatmıştır. Eğer onlar sıradan kadınlar gibi olsalardı, Allah, Peygamber’e giden yolu onlara göstermezdi. Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) bütün zevcelerini, Allah için ciddî fedakârlıklara katlanmış, bu uğurda yurt ve yuvalarını terk etmiş, peygamber yolunda hırz-ı can etmiş kimselerden seçmişti. İşte imkânları ölçüsünde liyakatlerini izhar eden bu yüce kametlere Allah da (celle celaluhu) ekstra lütuflarda bulunmuş ve onları Efendiler Efendisi’nin saadet hanesiyle şerefyab kılmıştır.

Özel konum azamî takva ister

Yukarıdaki âyet-i kerimelerde Cenâb-ı Hak onlara bulundukları konumun önemini hatırlattıktan sonra, onlardan bu konumun hakkını vermelerini istemiş ve şöyle buyurmuştur:

إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَعْرُوفًا

“Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan bir kimse ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.” Burada öncelikle takvaya vurgu yapılmıştır. Bütün enginliğiyle takvayı düşünecek olursak, o, Allah’ın emirlerini yaşama mevzuunda hassasiyet izhar etme, şüpheli olan şeylerden sakınma, hatta bazen şüpheli olabileceği mülahazasıyla bazı mubahları bile terk etme, teşriî emirlere riayet etmenin yanında tekvinî emirleri de doğru okuma ve ona göre yaşama demektir.

Onlara takva dairesi içinde bulunmaları gerektiği hatırlatıldıktan sonra, başkalarıyla konuşurken dikkatli olmaları ve kadınlığa has ses karakteriyle konuşmamaları emredilmiştir. Çünkü herkes aynı seviyede olmadığına göre kalbinde maraz taşıyan insanlar da olabilir. Nitekim henüz ilgili yasak gelmeden önce, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat edince, ben falanla izdivaç yaparım.” diyen birisi çıkmıştı. Ancak daha sonra Peygamber hanımlarının bütün müminlerin anneleri olduğu bildirildiğinde ve

وَمَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللَّهِ وَلَا أَنْ تَنْكِحُوا أَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهِ أَبَدًا

“Sizin Allah’ın Resulünü rahatsız etmeniz ve kendisinin vefatından sonra onun eşlerini nikâhlamanız asla helâl değildir.” (Ahzâb Sûresi, 33/53) âyet-i kerimesiyle onlarla evlenmek ebedi olarak haram kılındığında daha baştan bu türlü duygu ve düşüncelerin önüne geçilmişti. İşte kalbinde maraz olan insanların içinde tamah uyarmamaları için, ezvâc-ı tahirâttan ciddî ve ölçülü konuşmaları istenmiştir.

Ahzâb Sûresi’nde geçen,

وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ ذَلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ

“Eğer müminlerin annelerinden bir şey soracak veya isteyecek olursanız, onu perde arkasından isteyiniz. Böyle yapmanız, hem sizin hem de onların kalbleri yönünden daha nezihtir.” (Ahzâb Sûresi, 33/53) âyet-i kerimesiyle Peygamber hanımlarına hicap emri gelmişti. Hususiyle Hz. Âişe, Hz. Hafsa ve Ümmü Seleme (radiyallahu anhünne) gibi Validelerimiz, vahyin membaından, o menhelü’l-azbi’l-mevruddan elde ettikleri engin müktesebatı, dünyanın dört bir yanından gelen kadın ve erkeklere ulaştırıyorlardı. Onlar bu ulvî vazifeyi yerine getirirken erkeklere bir şeyler anlatma mecburiyetinde kaldıklarında araya bir perde koyuyor ve sütre arkasından konuşuyorlardı. Perde arkasından konuşurken bile, kılı kırk yararcasına bir hassasiyet ve ölçüyle hareket ediyor, Kur’an’ın bu emirlerine harfiyen uyuyor ve hâkimlerin konuşmaları gibi gayet ciddi ve vakarlı konuşuyorlardı.

Daha sonraki âyette de Cenâb-ı Hak,

وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى

“Hem vakarla evinizde durun da, İslam öncesi Cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın.” kavl-i kerimiyle, onların, ilk cahiliyenin kadınları gibi başkalarının dikkatini çekecek, içine fitne ve fesat tohumu saçacak, başını döndürecek, bakışını bulandıracak şekilde süslenerek dışarıda arz-ı endam etmelerini, yaseminlikte reftare dolaşıyor gibi dolaşmalarını yasaklamıştır.

Burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, perde arkasından konuşmaları emredilen, konuşurken de tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmama emrine muhatap olanlar kendileriyle evlenilmesi ebediyen haram kılınan ve müminlerin anneleri olduğu bildirilen Peygamber hanımlarıdır. İnsanın saygı ve ihtiram hisleriyle dopdolu olduğu annesine karşı olumsuz bir kısım duygu ve düşünceleri olabilir mi?

Kanaatimce burada dikkat edilmesi gereken iki husus var:

1- Potansiyel olarak her bir insanın içinde haram duyguların bir akrep gibi kuyruğunu dikmesi, bir yılan gibi harekete geçmesi her zaman için ihtimal dâhilindedir. Peygamber eşleri mevzuunda harama karşı gösterilecek en küçük bir temayül ise insanın ebedî hayatını mahvedecek tehlikeli bir durumdur. Bu itibarla, Kur’an, böyle bir duygunun en küçüğünün dahi insanların içinde oluşmasını engelleme adına, sedd-i zerai gereği daha başta böyle bir yasağı ferman buyurmuştur.

2- Eğer bu meseleler, kendileriyle evlenilmesi ebedî haram kılınan ve bütün müminlerin anneleri konumunda bulunan ezvâc-ı tahirât için bu kadar hassas ise, kadın-erkek münasebetleri mevzuunda diğer insanların ne kadar hassas olması gerektiği daha iyi anlaşılmış olur. Başka bir ifadeyle, bu yasakların ilk muhatapları Peygamber hanımları olsa da, esasen bu âyet-i kerimelerde, onların şahsında bütün mümin kadınlara ders verilip ikazda bulunulmaktadır.

Haricî iffetin yanında dahilî iffet

Yukarıdaki âyet-i kerimeler aynı zamanda mümin kadınlara tesettürdeki temel espriyi öğretmektedir. Tesettürü sadece üste alınan bir elbiseden ibaret görmek ve onu surî bir örtünmeye inhisar ettirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Bu açıdan kadın, dışarıda kendisine mahsus bir kısım hususiyetlerini teşhir etmemeli ve ses, mimik ve el-ayak hareketleriyle bile olsa dikkatleri çekecek tavırlardan uzak durmalıdır. Aynı şekilde kadınların dikkatleri çekecek ölçüde süslü elbiseler giymeleri, çevresindeki insanları etkileyip dikkat çekecek şekilde koku kullanmaları da mahzurlu görülmüştür. Herkes için olmasa bile eğer kadınların dikkat çekici bu tavırları, yüzde beş insanın bile kalblerinde fitne ve fesat duygusunun oluşmasına sebebiyet verecekse, bu mevzuda Kur’an’ın ortaya koyduğu tedbirlere mutlaka riayet edilmelidir. Örtünmenin yanında dâhili iffet de gözetilmeli ve karşıdaki insanların içinde kadına karşı saygı ve ihtiram hissi uyaracak tavır ve davranışlar sergilenmelidir. Diğer bir ifadeyle, kadın gerek kılık ve kıyafetiyle, gerekse hal ve tavırlarıyla kendisine saygı duyulacak, hürmet gösterilecek, duası alınacak bir görünüm arz etmelidir.

Öte yandan Kur’ân-ı Kerim’in seçtiği kelimeler kendi karakteristikleriyle ele alındığı zaman Peygamber hanımlarına yapılan ikazdan şöyle bir mana da ortaya çıkar: Bazı insanlar liyakatlerinden veya ekstra insan olduklarından değil de, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan lütuflarına mazhar olduklarından belli bir konuma getirilmişlerdir. Sözler’de ifade edildiği gibi herkes sol yolu tutmuş giderken, birdenbire bir emare ve işaretle o, başka bir yola sevkedilmiştir. Sonra da o yolda, engin varidat ve mevhibelerle karşı karşıya kalmış ve ne ihsanlar, ne lütuflar görmüştür. Hz. Pîr, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan olan bu lütuflarına “cebr-i lutfî” diyor. Çünkü bu lütufların arkasında doğrudan irademiz yer almamaktadır. Ancak yine de başkaları için düşünürken, meseleye -az önce zikrettiğim- Maturîdî mülahazasıyla yaklaşarak, her semerenin arkasında şart-ı adi planında mutlaka iradenin de bir dahlinin olduğunu mülahazaya alıp, Allah Teâlâ’nın, o kişinin ileride yapacağı hizmetlere binaen ona böyle bir lütufta bulunmuş olabileceğini söyleyebiliriz. Fakat insanın kendisi hakkında meseleye tamamen cebr-i lutfî nazarıyla bakması, mazhar olduğu bu lütufları önemli birer nimet sayması ve sonra da o nimete kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunması gerekir.

Yüksek bir kuleden derin bir çukura düşme ihtimali var

Evet, her konum bir mazhariyet olduğuna göre her konumun kendine göre bir hakkı, eda edilmesi gereken belli vazife ve sorumlulukları vardır. Bu durumu, “Bi hasebi’l-mağnem, el-mağrem” sözüyle ifade etmişlerdir. Yani bir insan ne kadar ganimete mazhar, ne kadar lütuflarla serfiraz ise, onların kadr u kıymetini bilmediği takdirde Allah onu o kadar perişan eder. Harem odasına kadar girmiş bir insan, oranın kıymetini bilmez ve oranın hususiyetlerine karşı saygısızca davranırsa onu çıkarıp salonda oturtmazlar, kapının önüne koyarlar. Bu sebepledir ki, Hz. Pîr, ihlâs kulesinin başından düşen bir insanın düz bir zemine değil, derin bir çukura düşme ihtimalinin olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Keza eğer bugün belli konumları ihraz eden insanlar, hizmet etme imkânlarını değerlendirmeyip bu mevzuda ahesterevlik ederlerse, onların da kulakları çekilebilir. Nitekim Hz. Pîr, Lem’alar’da başta kendisinin, sonra da yazmak için izin aldığı talebelerinden bazılarının yediği şefkat tokatlarını bize nakletmiştir. O, çektiği sıkıntıları, Kur’an’a hizmeti maddi, manevi füyüzat hislerine feda etmesine bağlamıştır. Baştan sona bütün hayatı gözden geçirildiğinde görülecektir ki, Üstad Hazretleri, bu mevzuda azamî derecede bir kemal-i hassasiyetle yaşamıştır. “Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyen bir insanın Kur’an-ı Kerim’e hizmeti, maddi, manevi füyüzat hislerine feda edebileceğine ihtimal verilemez. Öyleyse siz, onun bu sözlerini, önünüzdeki bir rehberin, düşünmeniz gerekli olan mevzularda size ışık tuttuğu şeklinde algılayabilir ve onun bu sözlerini kendiniz hakkında düşünebilirsiniz. Yani rehber, bu sözleriyle iç mülahazalarınızda da size rehberlik yapmış ve size şöyle bir ikazda bulunmuştur: “Dikkatli olun! Sizin konum ve mazhariyetleriniz farklıdır. Siz, dava-yı nübüvvetin yeryüzündeki varislerisiniz. Eğer siz, insanlık yolunda Allah rızası için yapmış olduğunuz hizmetleri, maddî manevî füyuzat hislerinize, dünyevî makam ve mansıplara, parmakla gösterilmeye, ‘ağabey’ denmeye, büyük olarak tanınmaya vesile yaparsanız, tokat yersiniz. O halde konumunuzun kıymetini bilin ve hep ona göre hareket edin!”

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.