Yazdır

Ömür boyu istiğna

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Mefkûre Yolculuğu

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Ömür boyu istiğna

Soru: İstiğna, adanmışlık ruhunun en önemli dinamiklerinden biri olarak zikrediliyor. İstiğna ahlakını, bir ömür boyu bulunduğumuz her konumda muhafaza edebilmek için hangi hususlara dikkat edilmelidir?

Öncelikle şunu ifade edelim; istiğnada öyle bir zenginlik vardır ki, müstağni bir insan o haliyle kâinata meydan okuyabilir. Çünkü istiğna ruhuyla kanatlı bir insan, maddî, manevî her türlü arzu ve beklentiye karşı panjurları indirip, kapıları kapayıp arkalarına da üst üste sürgüler sürdüğünden onun Allah’tan başka minnet duyacağı, minnet altında kalıp ezileceği hiç kimse olmaz.

Makam için bel kırıp boyun bükenler

Özetle
  • insan, seçilme sevdasına düşmek yerine, seçici pozisyonunda kalmayı tercih etmelidir.
  • İstiğna ruhunu muhafazanın en önemli vesilesi, hayatını îsâr ahlakıyla sürdürmektir.
  • Makam, mansıp, takdir, tebcil ve alkışın dünyevî getirilerine kapanma bir yana, bir mânâda bütün bunların uhrevî getirilerine bile kapanarak, ahirette nail olacağı nimetleri Allah’ın fazlından, kereminden ve rahmetinin enginliğinden beklemelidir.

Fakat unutulmamalıdır ki, istiğna sadece mal, mülk, servet u sâmân karşısında ortaya konan bir tavır değildir. O; makam, mansıp, takdir, alkış.. her türlü nefsanî istek ve arzuya karşı kararlı ve dimdik durmanın unvanıdır. Mesela bugün, on insan ısrarla “Müdür ol, müsteşar ol, milletvekili ol.” diyerek sizi belli bir pâye ve makama çekip sürüklemeye çalışsa, sizin yine de, “Acaba böyle bir konumda istiğna ruhunu muhafaza edebilir miyim?” endişesiyle oturup bir kez daha iç dünyanızla hesaplaşmanız gerekir. Başka bir ifadeyle, “Acaba böyle bir konumu elde etme isteği, nefsanî bir arzudan mı kaynaklanıyor yoksa rıza hedefli millete hizmet düşüncesinden mi?” diyerek kendinizi hesaba çekmeli ve eğer işin içine nefsanîlik karışmışsa o arzuya karşı direnmesini bilmelisiniz.

Belki burada insanın aklına, “Eğer herkes bazı konum ve makamlara karşı müstağni davranacak olursa, bu işler sahipsiz kalmaz mı?” şeklinde bir soru gelebilir. Hâlbuki eğer o makamın gereğini yerine getirecek birisi varsa, sizin öne atılmanız çoğu zaman sadece rekabet ve kıskançlık duygularını tetikler, nizaa ve ihtilafa sebebiyet verir. Mesela namaz kılınacak bir mekânda/mescitte on tane imamlık yapabilecek insan varsa, sizin hemen “Mihraba ben geçeyim.” diye öne atılmanız o vazifeye faydadan daha çok zarar verir. Zira nasıl olsa, o on kişiden biri kalkıp mihraba geçecek ve o namazı kıldıracaktır. Ayrıca Hazreti Pir’in de dikkat çektiği üzere, tabiiyeti, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbuiyete tercih etmek lazımdır. Evet, imamete geçme tehlikeli bir iştir. Çünkü imamın, arkasındaki cemaat sayısınca mesuliyeti vardır. İmam, bir yanlışlık yaptığında, o, bütün cemaatin mesuliyetini yüklenmiş olur. Aynı şekilde bir vali, vazifesinde bir kusur yaptığında, vilayet sınırları içindeki bütün insanların vebalini yüklenmiş demektir. Keza devletin başındaki bir insan, ucu millete dokunabilecek bir yanlışlık irtikâp ettiğinde, o, bütün halkın vebali sırtında olarak ötelere yürür.

O halde insan, seçilme sevdasına düşmek yerine, seçici pozisyonunda kalmayı tercih etmelidir. Zira hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez. Buna karşılık, “Bu işe ehil birisi olsun da, kim olursa olsun.” diyen insanlar arasında hata eden insan sayısı azdır.

En zor istiğna

İstiğnanın zirvesi ise insanın kendini ifade etmemesi ve başkalarının takdirkâr ifadelerinden rahatsızlık duymasıdır. Her ne kadar nefs-i emmare, takdir u tebcillerden hoşlansa da kâmil mümin kendisine yöneltilen takdirleri vicdanında tahkir gibi duymalıdır. Hatta o, “Bu adamlar niye ötede alınacak mükâfatı bana burada teklif ediyorlar ki? Acaba onları böyle bir mülahazaya ben mi ittim?” diyerek kendini sorgulamalı ve sonra da, “Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi de bana kerih göster.” diyerek acz u fakr yolunu tercih etmelidir.

Bir insan, mal mülk karşısında müstağni davranabilir. Hatta kendisine verilmek istenen kaymakamlık, valilik, müsteşarlık, milletvekilliği gibi pâyeleri de elinin tersiyle itebilir. Fakat takdir ve tebcillere karşı istiğna bütün bunlardan daha zordur. Bu açıdan insanın daha baştan alkış ve takdire karşı kararlı bir duruş sergilemesi, hiçbir zaman bu tür beklentilere kapı aralamaması, hatta takdir edecek insanların ağzına fermuar vurarak bu yoldaki menfezleri kapaması çok önemlidir.

Sahne arkasındaki meçhul öğretmenler

Türkçe olimpiyatlarına katkısı olan muallim arkadaşları bu açıdan çağımızın en fedakâr insanları olarak görüyorum. Çünkü onlar çok zor şartlar altında dünyanın dört bir tarafına açılmış, sevgi ve insanlık yolunda hizmet edecek talebeler yetiştirmişlerdir. Fakat onların yetiştirdiği bu talebeler her sene milyonlarca insan tarafından ayakta alkışlanırken onlar hep sahnenin gerisinde durmayı tercih ettiler. Rabbim bu hüsnüzannımızda bizi yalancı çıkarmasın. İnşallah şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da o öğretmenler işlerini hep gönülden yapmaya devam ederler. Vakıa, bazı kadirşinas insanlar, kimi zaman “Esas işin mimarı onlardır.” diyerek o muallimlere teşekkür edilmesi gerektiğini de hatırlattılar; fakat o öğretmenler hep sahnenin arkasında durarak bir bilinmezlik içerisinde kalmayı tercih ettiler. Zaten, yapılması gereken asıl doğru davranış da işte budur. Evet, toprağa tohumu attıktan sonra, görünmeden, bilinmeden bir meçhul olarak ötelere yürüyüp gitmek lazım. Tohumu attıktan sonra, ortaya çıkan başakları kim hasat eder, kim harmana götürür, kim döver, hâsıl olacak ürünü kim ambara döker, bütün bunlara asla karışmamalı hatta bunları görme beklentisine dahi girmemelidir.

Nam-ı Celil-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açması, bir bayrak gibi dalgalanması, “Muhammedun Resûlüllah” hakikatinin her yerde inanmış gönüllerin sesi soluğu haline gelmesi, inanan insanlar olarak hepimizin en büyük arzusudur. Bin canımız olsa hepsini, böyle bir mefkûrenin gerçekleşmesi uğruna kurban edebiliriz. Benim gibi bir kıtmir bile, bunu, hayatının en büyük gayesi ve arzusu bilir. Bazen gözlerim dolar ve “Keşke her yerden ‘Muhammedun Resûlüllah’ sesi yükselse” derim. İşte böyle bir arzu ve iştiyaka rağmen şayet bu gaye-i hayalin gerçekleşmesi mevzuunda sizin azıcık bir katkınız olduysa, siz de o kervanın içinde bulunduysanız kanaatimce şöyle demelisiniz: “Allah’ım! Ben böyle bir günün gelmesini çok arzu ederim. Fakat o gün, bazılarının ‘Bu şahsın da bu işin içinde bir katkısı vardı.’ diyerek takdir u tebcillerini, alkışlarını görmek istemem. O yüce gayenin dünyanın dört bir tarafında bir bayrak gibi dalgalanmasını öbür taraftan seyretmeyi tercih ederim.” Hatta “Ben işin içinde olursam kim bilir heyet adına ne aksama ve tökezlemeler olur. İyisi mi ben toprağın altına çekilip gideyim ve icraat-ı sübhaniyeyi öte taraftan temaşa edeyim.” diyecek kadar ciddi bir istiğna duygusu içinde bulunmalı, böyle bir istiğna ufkunu yakalamaya çalışmalıyız.

Dünyaya kapalı, Allah’a açık

Esasında istiğna ruhunu muhafazanın en önemli vesilesi, hayatını îsâr ahlakıyla sürdürmektir. Bu açıdan gönüllüler hareketi içinde bulunan arkadaşlar öyle îsârlaşmalıdırlar ki, sadece yemek yedirme, çay içirme, maaşını bir başkasına verme gibi fedakârlıklarla yetinmeyerek, maddî, manevî füyüzat hislerinde de başkalarını kendilerine tercih edebilmelidirler. Evet, onlar velilik, kutupluk, gavslık gibi makamlar; havada uçma, namazlarını manen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında kılma, “Allahu ekber” deyip namaza durunca kendisini Ravza-ı Tahire’de veya Kâbe’de müşahede etme gibi kerametleri başkalarına layık görerek, “Bana Seni gerek Seni” deyip sadece Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmeli ve O’nu tercih etmelidir. İşte gerçek mânâdaki îsâr ruhu ve aynı zamanda istiğna tavrı da budur. Günümüzde her şeyden ziyade bizim böyle bir bakış açısına ihtiyacımız vardır.

Hâsılı, makam, mansıp, takdir, tebcil ve alkışın dünyevî getirilerine kapanma bir yana, bir mânâda bütün bunların uhrevî getirilerine bile kapanarak, ahirette nail olacağı nimetleri Allah’ın fazlından, kereminden ve rahmetinin enginliğinden beklemelidir. Çünkü Allah inayet etmezse insan değerli hiçbir şeyi elde edemez. Ne cennete girebilir ne de cehennemden âzâde kalabilir. Bütün bunlar ancak O’nun rahmet, inayet ve keremiyle elde edilebilir. Hem, her şeye kapanan bir insana Allah elli türlü kapı açar. Siz, dünyaya karşı kapılarınızı hele bir kapayın, göreceksiniz Hazreti Allah, sizin kapadığınız bir kapıya mukabil bin kapı lütfedecektir. Çünkü O, Müfettihu’l-ebvab’dır. Yani kapıları açan yalnız O’dur. Evet, Allah’ın inayet, rıza ve teveccüh kapılarının size açılmasını istiyorsanız, dünyevî her türlü beklentiye karşı bir ömür boyu kapılarınızı sürekli kapalı tutmanız gerekir.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.