Yazdır

Varlığı yorumlamada anahtar kavramlar

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Mefkûre Yolculuğu

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Varlığı yorumlamada anahtar kavramlar

Hazreti Üstad, kırk senelik ömründe, otuz senelik tahsil hayatında dört kelimeyle dört kelam öğrendiğini, “nazar”ın da bu kelimelerden birisi olduğunu ifade etmiştir. Burada “nazar”dan anlaşılması gereken mânâyı ve mümince bir “nazar”ın nasıl olması gerektiğini lütfeder misiniz?

Hazreti Pir, Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde icmalî olarak dört kelimenin ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Bunlar; mânâ-yı ismî, mânâ-yı harfî, niyet ve nazardır. Birbiriyle irtibatlı olduğundan nazara geçmeden önce, kısaca ilk üç kelimenin üzerinde duralım.

Mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî

Mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî kelimeleri nahiv ilmine ait birer kavramdır. İsim, müstakil bi’l-mânâdır. Yani söylendiği zaman karşı taraftaki insan onunla ne kastedildiğini anlar. Harf ise kendi kendine anlaşılmaz. Çünkü onun müstakil bir mânâsı yoktur. Mesela Arapça’daki “ba”, “min”, “ila” ve “fî” gibi harf-i cerler işitildiğinde, zihinde bir mânâ oluşmaz. Bunlarla ne kastedildiğinin anlaşılması için harf-i cerrin taalluk edeceği başka bir kelimeye ihtiyaç duyulur. İşte Hazreti Pir, mantığa ait birer kavram olan küll ve cüz tabirlerini, onlara kendine göre farklı mânâlar yükleyerek kullandığı gibi, nahivcilerin ıstılahında yer alan mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî kavramlarına da farklı anlamlar yükleyerek onları varlığı yorumlamada anahtar birer kavram olarak kullanmıştır. Buna göre kâinata mânâ-yı ismî ile yani bizzat kâinat ve esbâb hesabına bakmayı hatalı bulmuş; bununyerinekâinata mânâ-yı harfî nazarıyla bakarak nimete bakıldığı zaman Mün’im’in, sanata bakıldığı zaman Sâni’in, sebeplere bakıldığı zaman da, Müessir-i Hakiki’nin zihne gelmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Amellerin mahiyetini değiştiren niyet

Niyete gelince, Hazreti Pîr onun âdetleri ve hareketleri ibadete çeviren bir iksir, ölü haletleri ihya eden ve onları hayatlı ibadetlere dönüştüren bir ruh olduğunu ve insanın niyet sayesinde günahlarını sevaba çevirebileceğini ifade etmiştir. Denilebilir ki, içtihatta hata yapıldığı halde sevap kazanılmasının sebebi de halis niyettir. İçtihat, Şarî’in, doldurulmasını zaman ve konjonktüre bıraktığı bazı boşlukların, dinin ruhuna uygun bir kısım disiplin ve prensipler vaz’edilerek doldurulması olduğuna göre, müçtehit de, böyle bir boşluğu doldurma adına ceht ve gayret gösteren kişi demektir. Dolayısıyla o, içtihadında isabet edemese bile, niyetinin sevabını kazanacaktır.

Diğer yandan Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmayı hedefleyeceği yerde, kendi şöhretini artırma, kendi cesaret, cömertlik veya ilmini ortaya koyma niyeti içinde olan bir insanın hayır hasenat yapıyorum zannıyla ortaya koyduğu fiiller ona sevap değil günah kazandıracaktır.

Burada cephede düşmanla yaka paça olan, elinde hiçbir şey kalmayacak şekilde malını bezleden ve ilmiyle başkalarına faydalı olan üç insanın Allah huzurunda nasıl hesap verdiklerinin anlatıldığı Buharî hadisini hatırlayabilirsiniz. Bunların ilki, “Falan ne cesur adammış.” desinler diye savaştığından; diğeri, “Filan ne cömert, ne civanmert insanmış.” desinler diye malını mülkünü verdiğinden; öbürü de, “Maşallah, ulemânın büyüklerinden bir zat imiş. Dilinden, kaleminden ne cevherler dökülüyor.” desinler diye gayret gösterdiğinden dolayı kazanma kuşağında kayıp üstüne kayıp yaşamıştır. Evet, makale ve kitaplar yazan veya va’z u nasihat yapıyorum diye halkın karşısına çıkıp belagat nükteleri döktüren biri, rıza-i ilahîye karşı gözünü yumuyor ve bu gayretlerini, başkalarının kendisinden bahsetmesi gibi basit ve kirli bir mülahazaya bağlıyorsa, elindeki mücevherleri demirciler çarşısında satan adam gibi küçük bir mükâfata talip olmuş demektir. Hâlbuki o, rıza-i ilahîyi elde etmek gibi namütenahî bir enginliğe talip olsaydı, ceht ve gayretiyle ulaştığı netice çok farklı olacaktı.

Nazar veya bakarken görebilmek

Nazar meselesine gelince, insanın öncelikle görmeyi bilmesi lazımdır. Malum olduğu üzere bakma başka, görme başkadır. Gözleri açık olan bir insan eğer görme niyet ve şuuruyla bakmıyorsa karşısındaki eşyayı birbirinden tefrik edemez. Mesela, insan karşısındaki kitaplığa bakarken iradesinin hakkını verip görme niyetiyle oraya bakmıyorsa, baktığı yerdeki kitapları, yazıları, renkleri, desenleri vs. fark etmesi mümkün değildir. Evet, görme, bakmanın ötesinde bir şeydir. O, bakılan nesnelerin tayin ve tespit edilmesi ve onlarla ilgili bir teşhiste bulunulması demektir.

Nazarın diğer bir yanı ise, neye nasıl bakılacağını belirlemeyle ilgilidir. Mesela bir insan her şeye fizikî âlemin üç buudlu mekân kriterlerine göre bakacak olursa, o, çok şeyi göremeyecek, duyamayacak ve hissedemeyecektir. Rusya’da Gagarin ismindeki bir astronotun, “Ben küre-i arzın etrafında tur attım, döndüm, geldim ama Allah’a rastlamadım.” -hâşâ ve kellâ- şeklindeki bir sözü medyaya intikal etmişti. Üstad Necip Fazıl onun bakış zaviyesindeki bu inhirafını ifade etme adına kendine mahsus bir ses tonuyla şöyle derdi: “A be ahmak! Allah’ın fezada bir balon olduğunu sana kim söyledi!” Evet, insan, her şeyi yoktan var eden, zaman ve mekandan münezzeh ve müberra Zat-ı Uluhiyet’i fizikî âlemin üç buudlu mekan kriterlerine göre, -haşa ve kella- gökteki bir cisim gibi görmeye çalışırsa, o, hiçbir zaman hakikati göremez ve bu tür inhiraflara düşmekten de kurtulamaz. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, kibir, zulüm ve aba u ecdadı taklit gibi faktörler yanında bakış zaviyesini ayarlayamama, inanmaya mani olan engel ve sütrelerden birisidir. Oysaki bütün varlık her yönüyle Allah’ın varlık ve birliğine şehadet etmektedir. Bu hakikat, Hazreti Pir’in Mesnevî’de nazara verdiği veciz bir ifadeyle şöyle dile getirilmiştir:

تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا مِن الْمَلَاِ الْأَعْلَى إِلَيكَ رَسَائِلُ
Kâinat satırlarını/sayfalarını derinden derine teemmül et. Bir neticeye varabilme ümidiyle onlar üzerinde derinleş ha derinleş. Çünkü onlar mele-i âlâdan sana indirilmiş Allah’ın mesajlarıdır.

Ne var ki, kâinata materyalist, natüralist veya pozitivist bir mülahazayla bakıldığında, binlerce belki milyonlarca dille Allah’ı ilan eden varlığın sesi duyulmayacaktır. Böyleleri kâinatı didik didik etmelerine rağmen, baktıkları halde göremediklerinden veya gördüklerinin ötesine geçemediklerinden ötürü, her meseleyi getirip natüralizme bağlayacaklardır. Başka bir ifadeyle onlar, neye nasıl bakacaklarını bilmediklerinden, meşgul oldukları eşya ve hadiseleri Zat-ı Ulûhiyet’e götürecek şekilde değerlendiremeyeceklerdir.

Hazreti Pir’in, Kur’ân hakkındaki şeytanla münazarasında ortaya koyduğu bakış açısı da konumuz zaviyesinden önemlidir. Üstad hazretleri, bu münazarada, Kur’ân’a bakan bir insanın, ona Allah’ın kelamı olarak bakması gerektiğine dikkat çekmiştir. Zira Kur’ân, insan kelamı farz edildiğinde o, gökten aşağı çekilmiş ve beşer kelamı seviyesine düşürülmüş olacaktır. Kur’ân’ın, tenezzülât-ı ilahiye ile beşer aklı gözetilerek nazil olduğu bir hakikattir. Fakat insanın, başta, doğru bir nazarla ona bakması gerekir ki, o, veraların verasından gelen bu ilahî kelamı gerçek derinlik ve enginliğiyle duyabilsin.

Küllî nazar

Nazarla ilgili üzerinde durulması gereken diğer bir husus da, eşya ve hadiselere bütüncül bir nazarla bakılmasıdır. İsterseniz siz buna kâmil nazar da diyebilirsiniz. Fakat hemen şunu ifade edelim ki, bilhassa âfâka bakarken, küllî nazarı elde etmek kolay değildir, böyle bir bakış açısı herkese müyesser olmayabilir. Bu itibarladır ki, Hazreti Pir bu mevzuda, takip edilmesi gereken yol ve yöntem olarak “enfüste derinlemesine düşünme, âfâka ise icmalî bir nazarla bakma” ölçüsünü vermektedir. Yani insan hekimlerin ortaya koyduğu mütalaa ve mülahazalar ışığında kendi anatomi ve fizyolojisine baktığında, diğer varlıklara nispetle kendi varlığını daha rahat tanıyabilir ve onda daha rahat derinleşebilir. Mesela, şuurlu bir nazarla bünyesinde işleyen sistemleri takip ettiğinde, o müthiş nizam ve baş döndürücü ahenk arkasındaki mutlak kudret ve namütenahî ilmi görebilir. Aynı şekilde kalb, ruh, sır, hafi ve ahfa gibi manevî yapısını oluşturan iç dünyasındaki derinliklere nazar edecek olursa, kalbinin sesini duyabilir, hislerini anlayabilir, şuurun ne demek olduğunu idrak edebilir ve iradesinin farkına varabilir. İşte bir insan mülk-melekût, fizik-metafizik her iki yönüyle de kendisi hakkında teemmül, tedebbür, tezekkür ve tefekkürde bulunarak nice derinlik ve enginliklere ulaşabilir.

Kâinata ise insan icmalî bir nazarla bakmalıdır. Zira, Üstad Hazretleri’nin ifadeleri içinde “âfâkî mâlûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan mâlûmat, evham ve vesveselerden hâlî olamıyor. Amma bizzat vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî mâlûmat ise evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dahilden harice bakmak lâzımdır.” Evet, insan kâinata bakarken, enfüs dürbünüyle bakmalı, yani enfüsü gez-göz-arpacık haline getirmeli ve o adeseden kâinata bakmalıdır. Çünkü enfüste cereyan eden kanunları, âfâkta da görmek mümkündür. İşte bu silsileyi takip edebildiği takdirde insan, önce enfüste derinleşebilecek, enfüsteki bütün sistemlerin, O’nun namütenahî kudretiyle cereyan ettiğini müşahede edecek, daha sonra kâinat kitabında da aynı kanunların işlediğini görecek ve böylece küllî bir nazarla âfâkı okuyabilecektir.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.