Yazdır

Fısk ve fısktan korunma yolları

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Mefkûre Yolculuğu

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Fısk ve fısktan korunma yolları

Fısk ne demektir? İnanan bir insanda fâsıka dair sıfatların bulunmaması adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

İhtiva ettiği mânâ tabakaları itibarıyla şümullü bir kelime olan fısk, kısaca; “insanın, dinin vaz’ettiği sınırlar içinde kalmaması; büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle başını Allah’a itaat dairesinin dışına çıkarması” mânâsına gelmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Fakat bu ikisinin arasında, şüpheli alanlar vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur.” (Buharî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107) buyuruyor. Yani, nasıl ki, devletlerin, girilmesine izin verilmeyen mayın tarlaları veya tel örgülerle çevrili yasak bölgeleri vardır, aynen öyle de insanı, dünyevî uhrevî helâk edici unsurlardan koruma adına ahkâm-ı ilâhî bazı sınırlar koymuştur. İşte bu sınırları tanımayıp bariyerleri aşan ve şehrahtan çıkıp patikaya sapan insanlar fıska girmiş olur. Mâide Sûresi’ndeki bir âyet-i kerimede de doğru yolu bulduktan sonra her nasılsa bazı zaafların peşine takılıp sınırı aşan ve dairenin dışına çıkan insanlar için şöyle buyruluyor:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Kim Allah’ın inzâl buyurduğu ahkâmla hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır. (Mâide Sûresi, 5/59)

Arap dilinde, durması gerekli olan yerde durmayıp deliklerinden dışarı çıkan, evin içinde cirit atıp eşya ve insanlara zarar veren fare, akrep ve yılan gibi hayvanlar için evlere ait fâsıklar mânâsına gelen “fevâsiku’l-büyût” tabiri kullanılır. Çünkü bunlar, kalmaları gereken dairenin dışına çıkmak suretiyle alan ihlâli yapmış oluyorlar. Bir hadis-i şerifte de,

خَمْسٌ فَوَاسِقُ يُقْتَلْنَ فِى الْحِلِّ وَالْحَرَمِ
Beş fâsık vardır ki, bunlar Hill ve Harem bölgesinde öldürülürler. (Müslim, Hac 67; İbn Mâce, Menâsik 91)

buyrulduktan sonra, fare, akrep, yılan, alacakarga ve kudurmuş köpek sayılmaktadır. Hadis-i şerifin mânâsı, bu hayvanları bulduğunuz yerde öldürün, demek değildir. Burada ifade buyrulan husus, zarar verme ihtimali bulunan hayvanların öldürülebileceğine dair cevazdır. Aslında Harem bölgesinde hayvan öldürmek yasaktır. Bir çekirge bile öldürüldüğü takdirde diyet verilmesi gerekir. Fakat sayılan bu hayvanlar, hudut tanımayıp alan ihlâli yaptıkları için insanlara zarar verme ihtimali bulunduğundan dolayı “fısk” sıfatıyla nitelendirilmiş ve öldürülmeleri mubah kılınmıştır. Başka bir ifadeyle bu hadis-i şerifte, tabiatları icabı fâsıklık yapan bu hayvanlara karşı korunma ruhsat ve imkânı verilmiştir.

Mü’minde fısk sıfatı

Kur’ân-ı Kerim’de, kâfir, münafık veya müşriklerin anlatıldığı âyet-i kerimelerde şahıslardan ziyade, sahip oldukları sıfatlar zikredilmekte ve böylece onlardaki mezmum sıfatlara dikkat çekildiği görülmektedir. Çünkü irşat ve tebliğ açısından önemli olan şahıslar değil, onların sahip oldukları sıfatların ele alınması ve böylece onların bu kötü sıfatlardan kurtulmalarını temin etmektir.

Ayrıca böyle bir üslûp inanan gönüller için de, çok önemli bir hatırlatma ve ikazdır. Zira Hz. Pîr’in ifadesiyle, her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü’minin her sıfatı da mü’mince olmayabilir. Bazen bakarsınız, bir mü’min, hayatının bir döneminde bir fısk veya küfür sıfatını takınmıştır. Bu itibarladır ki, bir mü’minin, münafık veya kâfirlerin anlatıldığı âyetlerden alacağı nice dersler vardır.

Evet, bir insan mü’min olabilir ve mü’min olmasının bir gereği olarak namaz kılabilir, oruç tutabilir, zekât verebilir ve hacca gidebilir. Fakat o, kendisine belirlenen alan içinde kalmayarak başını dışarı çıkarıyorsa, farkına varmaksızın bazen küfür, bazen de nifak sahası içine girmiş olur. Hafizanallah, yalan söyleme, gıybet etme, iftirada bulunma gibi büyük günahlardan birini işleyen insan, bariyerleri aşmış, şehrahta yürümeyi bırakarak patikaya girmiş, dolayısıyla da birtakım trafik problemlerine sebebiyet vermiş demektir. Böyle birisi imanında ne kadar güçlü olduğunu iddia ederse etsin, esasında onda fâsıklığa dair bir sıfat var demektir. Bu fısk sıfatıyla yaşadığı sürece de, onun irşat ve tebliğ vazifesinde başarılı olması ve hedefine varması mümkün değildir. Zira Allah’ın (celle celâluhû) teveccühü sıfatlara ve dolayısıyla o sıfatlarla donanmış kişileredir.

İman etme, imanını izan seviyesine getirme, sonra onu irfan ufkuna yükseltme, irfanını muhabbetle, muhabbetini de Allah’a aşk u iştiyak ile taçlandırma ve aynı zamanda böyle bir imanı ibadet ü taatle derinleştirme ve ibadet ü taatini de ihsan şuuruyla bezeme gibi hususlar mü’min sıfatıdır. İşte bir insan bu evsafa sahip olduğu takdirde i’lâ-i kelimetullah istikametindeki hedefine ulaşabilir. Ulaşamasa bile o, Allah’ın inayet ve lütfuyla, hedefine varmış gibi mükâfat görür. Çünkü asıl olan, insanın vazifesini yapmış olmasıdır. Mesela öyle peygamberler gelmiştir ki, hiç ümmeti olmamıştır. Bazı peygamberlere tabi olanların sayısı ise üç-beş kişiyi geçmemiştir. Ancak siz bütün insanlığı toplasanız bir peygambere denk gelemez. Diğer bir ifadeyle siz bütün insanları süzerek onlardaki insanî değerlerin bir hulasasını çıkarsanız ve ondan bir tane abide yapsanız, yine de ortaya koyduğunuz bu abide bir peygamber abidesi olmayacaktır. Çünkü onlar Allah tarafından hususî bir intihapla seçilmiş müstafeyne’l-ahyar olan seçkin ve özel donanıma sahip insanlardır. Buna rağmen bazı peygamberler sadece iki-üç insana ulaşabilmiş, ancak onlar hiçbir zaman bunu problem hâline getirmemiş ve asla eda ettikleri vazifeden dûr olmamışlardır.

Belki bu noktada, sadece iki üç müntesibi bulunan bir peygamberin gönderiliş gayesi hakkında insanın aklına bazı sorular gelebilir. Öncelikle şunu ifade edelim ki, bu durumdaki bir peygamber, verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirdiğinden dolayı, peygamberliğe mahsus sevabı ve Allah tarafından verilecek fazl u ikramı zaten ihraz etmiştir. Öte yandan eğer o, kendine tâbi olan iki üç insanla beraber arkadan gelenlere bir mesaj ve bir referans olmuş ve böylece onların işini kolaylaştırmış ve arkadan gelenler de onun izini takip etmek suretiyle bir toplumun ıslahına vesile olmuşlarsa, o peygamberin gönderiliş gayesi de tahakkuk etmiş demektir. Ayrıca arkadan gelenlerin kazandıkları sevap, önden gidenlerin defter-i hasenatına da kaydedilecektir. Aslında aynı mükâfat diğer insanlar için de geçerlidir. Mesela, asrımızda iman hakikatlerinin gönüllere duyurulması adına canhıraşane bir gayret ortaya koyan Hz. Pîr, eğer yüz, iki yüz veya üç yüz insanla Anadolu’nun bağrında böyle bir iman şehrahı açmış olmasaydı, Anadolu insanı günümüzde bu ölçüde bir iman ve Kur’ân hizmetine bağrını açmaz, dünyanın dört bir tarafına seyr ü seferler tertip ederek kendilerine işaret edilen yerlere gitmezlerdi. Bu açıdan bir kere daha ifade edelim ki, önemli olan, bir insanın netice ve semere mülahazasına girmeksizin sahip olduğu mü’min sıfatlarıyla hedefe yürümesidir.

Fâsıkın önündeki çıkmaz sokak

Fâsık olan kimseye gelince o; hasbelkader hayat çizgisi böyle güzel bir daire ile kesişse bile, çok defa heva u hevesine uymayan şeyleri beğenmeyerek kendine göre bir kısım arayışlara girer. Esasında açıktan açığa söylemese de böyle birinin şahsı adına bitmek bilmeyen beklentileri vardır. Ne var ki, o, çok defa, arzu ve heveslerinin karşılığını bulamaz. Bulamadığından dolayı da, kendi kendine çevresindekilere darılır ve küser. Sanki millet onun iç dünyasını okumakla mükellefmiş gibi, “Niye benim gibi bir dâhinin, bir ferd-i feridin içini okuyup isteklerini yerine getirmediler?” der ve bir dönem aynı duygu ve düşünceleri paylaştığı, aynı recada müttefik olduğu arkadaşlarından ayrılır, sudan bahanelerle başını alır gider ve kendine göre bazı şeyler yapmaya kalkışır. İşte bu da ayrı bir fısktır. Elbette böyle bir ayrılıp gitme, dinden çıkma demek değildir. Fakat böyle bir kişi, heva u hevesini esas alarak bir hayr u hasenat çizgisinden ayrıldığı, kader-i ilâhî tarafından kendisine bahşedilen konum ve çerçeveyi koruyamadığı için, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkadan ayrılmakla alakalı ifade buyurduğu tehdit edici beyanındaki kategori içine girer. Malum olduğu üzere Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ashabıyla oluşturduğu halkaya dâhil olmayarak dönüp giden bir kişi için “O yüz çevirdi, Allah da (Zâtına has bir mahiyette) ondan yüz çevirdi.” buyurarak meselenin ehemmiyetine dikkatleri çekmiştir.

Evet, farklı beklentilere girme, kadr u kıymetinin bilinmediğini düşünme, sahip olduğu donanım, kabiliyet ve kapasitesi itibarıyla başkalarından daha fazla mükâfat ve ücrete layık olduğuna inanma ve böylece elde ettikleriyle tatmin olmayarak başka arayışlar içine girme bir fısktır. Böyle bir fısk sıfatı, çoğu zaman dünyada insanı maksadının aksi bir sonuca götürür. Ahirette ise ona, “Niye heyetten ayrılıp kurtlara yem olabilecek bir zemine kaydın?” denilerek bunun hesabı sorulur.

Eğer kişi bütün bunlarla beraber bir de, kibirli bir edâ ile orada burada birilerini çekiştiriyor, onun bunun aleyhinde konuşuyor ve bütün bunlarla fitne ve fesada sebebiyet veriyorsa, bir mânâda, onca insanın sa’y u gayretine terettüp eden güzel faaliyetlere zift çalıyor demektir.

Makam düşkünlüğü ve fıska açılan kapılar

Bu fitne ortamında en büyük imtihan vesilesi ise insanın tabiatında bulunan makam ve mansıp arzusudur. Evet, kimi zaman kaderin bir cilvesi olarak, sizden belki yirmi yaş daha küçük bir insan gelip bir işin sorumluluğunu üstlenebilir. Mesela siz bir okulda kıdemlisinizdir. Fakat kader bir başkasını sizin başınıza getirmiştir. Belki o amire düşen; yaş, kıdem ve tecrübe açısından kendinden daha büyük insanların fikrine müracaat etmek, onların tecrübe ve yüksek düşüncelerinden istifade etmek ve böylece hatırlarına toz kondurmamaktır. Fakat alttakilere düşen de, hangi yaş ve tecrübeye sahip olursa olsun, sevk ve idarenin başında bulunan insanı dinlemektir. Aksi bir davranış fısk olur. Hatta bunun tahayyül, tasavvur ve taakkulü bile bir nevi fısktır. Bu itibarla insan temrinatla kendini sürekli rehabilite etmeli ve tahayyül dünyasında dahi fıska hayat hakkı tanımamalıdır.

Söz buraya gelmişken Üsame ibn Zeyd (radıyallahu anhumâ) Hazretleri’ni hatırlayabilirsiniz. Bildiğiniz üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm)ruhunun ufkuna yürümeden az evvel, Romalılara karşı bir ordu teşkil etmiş ve başına da o gün itibarıyla henüz on sekiz yaşlarında bulunan Hz. Üsame’yi komutan tayin etmişti. Düşünün ki, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabenin en büyükleri bu orduda birer asker olarak bulunuyorlardı. Fakat ordu Medine’den bir konak mesafesi ayrıldıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ruhunun ufkuna uçtuğu haberi gelmiş ve Hz. Üsame de geri dönerek bayrağı Allah Resûlü’nün kapısının önüne saplayıp beklemeye koyulmuştu. Allah Resulü’nün ruhunun ufkuna yürümesinin hemen akabinde Benî Sâide Sakîfesi’nde (Sâide oğulları çardağında/gölgeliğinde) intihap yapılmış ve Hz. Ebû Bekir halife seçilmişti. O, halife seçilir seçilmez ilk işi olarak Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) başlattığı bu işi icra etmeye koyulmuş ve orduyu Medine’nin dışına kadar teşyi’ etmişti. Bu arada, Hz. Ebu Bekir Efendimiz, evlâdı hatta torunu yaşında olan Hz. Üsame’nin yanına sokulmuş, kolundan tutmuş ve “Ömer’i, bana yardım etmesi için yanıma almama müsaade eder misin?” demişti. İşte mü’min, böyle bir terbiye ufkunu yakalamaya çalışmalıdır.

Evet, her kim olursa olsun şayet bir insan bir vazifenin başına konulmuşsa, bu konudaki mü’mince davranış, -uygulamada hata yapılırsa usûl ve üslûbunca uyarı hakkı ve sorumluluğu mahfuz- artık o konuda sorgulamaya gitmemek, karşı çıkmamak ve asla onun aleyhinde olmamaktır. Yoksa hey’et-i ictimaiye-i İslâmiye’ye zarar verilmiş olur. Nitekim Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bunu teyit sadedinde şöyle buyurmuştur:

اسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَإِنْ اسْتُعْمِلَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ حَبَشِيٌّ كَأَنَّ رَأْسَهُ زَبِيبَةٌ
Size idareci olarak tayin edilen insan, saçları üzüm gibi kıvırcık siyahî bir köle dahi olsa, yine de dinleyin ve itaat edin. (Buharî, ahkâm 4)

Zira muvaffakiyet, zafer, necat ve necah bundadır. Yoksa herkes kendi heva u hevesine göre bir beklentiye girerse, fesat ve bozguna sebebiyet verilmiş olur. O hâlde insan, fısk u fesada kapı açmama adına, içindeki makam ve mansıp sevdasına âdeta savaş açmalı ve kendisi için takdir edilen vazife ve konum her ne ise, ona kanaat etmesini bilmelidir.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.