Yazdır

Fikir iffeti

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Mefkûre Yolculuğu

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen: Fikir iffeti

Zaman zaman dikkat çekilen “fikir iffeti” ya da “düşünce namusu” ifadelerini açabilir misiniz?

Düşünce ile birlikte aksiyon, bize, hakikî var olmanın yolunu gösteren, şiddetli fırtınalar karşısında kendimiz olarak kalmamızı temin eden ve aynı zamanda kendimizi müspet mânâda değiştirebilmemizi sağlayan en önemli iki dinamiktir. İcmalî mânâdaki bir düşünce, aksiyondan önce gelse de, tafsilî manadaki düşünce, aksiyonun içinde gelişir. Yani her ne kadar kişi, önce belli bir konunun üzerinde yoğunlaşıp onun hakkında i’mal-i fikirde bulunsa ve o mevzuu doğru okumaya çalışsa da, meselenin hazmedilmesi, kabullenilmesi ve sağlam temellere oturtulması, planlanan mevzuların hayata geçirilip yaşanmaya başlanmasından sonra gerçekleşir. Çünkü düşünülen mevzuların hayata taşınması ve bu arada zarurî olarak bir kısım açılımlarla karşı karşıya kalınması, işin içindekileri daha derin düşüncelere çekip götürecek ve böylece başlangıçtaki icmalî düşünceler, sarsılmayan blokajlara oturacaktır. İşte gerek icmalî gerek tafsilî olsun, aksiyona dâyelik yapan bütün niyet ve düşüncelerimizde bağlı kalmamız gereken en önemli esas, fikir iffetidir. Bu itibarladır ki, fikir iffetine sadık kalmayı karakterimizin bir gereği gibi görmeli ve şartlar ne olursa olsun onu gözümüz gibi korumalıyız.

Müstakim düşünceler müstakim davranışlar doğurur

Bu konuda başkaları bize karşı farklı farklı tavırlar sergileyebilirler. Fakat el âlemin yanlışlığı bizi hiçbir zaman başka bir yanlışlığa sevk etmemelidir. Evet, biz temel değerlerimiz itibarıyla başta nerede duruyorsak, şartlar ne olursa olsun hep o temel düşünceye bağlı kalmalıyız. Yoksa bir kere, şunun bunun tavır ve davranışlarına göre duygu ve düşüncelerimizde bir kısım inhiraflar yaşayacak olursak bunun devamı gelir ve sonunda doğru yoldan ayrılmış oluruz. Oysaki biz, başkalarının, bizi değil saptırmasına, meşgul etmesine bile meydan vermemeli ve kendi düşünce dünyamız, düşünce seyrimiz ve düşünce çağlayanımız adına provokasyon sayılabilecek her türlü tesirden uzak kalmaya çalışmalıyız. Zira provokasyonların esas hedefi, iyilik yolunda bulunan insanları gaye-i hayallerinden alıkoyma ve onlara başka bir yön ve şekil vermeye çalışmaktır. Farklı bir tabirle provokasyonlardaki asıl maksat, bir hedefe varmaktan ziyade hedefe doğru giden insanları alıkoyup onları başka bir yöne doğru saptırmaktır.

Bu sebepledir ki, müstakim düşünceyi temsil eden insanlar, başkalarının ortaya attıkları tutarsız ve asılsız isnatlar karşısında asla değişmemeli -elbette ki iftiralar karşısında, tavzih, tashih, tekzip ve hatta tazminat hakkını kullanma her zaman için mahfuz- ve hep iffet ve ismetlerini muhafaza gayreti içinde olmalıdırlar. Evet, biz sürekli müstakim düşünmeliyiz ki, bu nazarî düşünce üzerine bina edeceğimiz amel ve fiiller de müstakim olsun. Yoksa esen her fırtınayla birlikte biz de başımızı alır bir tarafa savrulursak, yürüdüğümüz güzergâhı kaybeder, patikalara düşer ve neticede yolunu yitirmiş insanlar gibi yol kaybına maruz kalırız.

Güzel düşünen hayatından lezzet alır

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde müminin sükûtunun tefekkür, konuşmasının ise hikmet olması gerektiğini ifade buyuruyor. (Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned, 1/421) Bu nurlu beyanı nazar-ı itibara alarak diyebiliriz ki, insanın güzel şeyler düşünüp güzel şeyler kurgulaması onun için bir ibadet olur. Hatta gerçekleştirilmesi çok mümkün görünmeyen düşüncelerle meşgul olma, enerjimizi boşa sarf etmek anlamına gelse de, yine de insan, “İmkânım olsa da, şu dünyanın renk ve desenini daha güzel ve daha canlı bir hâle dönüştürebilsem” diye bir düşünce ve mülahaza içinde bulunursa, zannediyorum o insanın hayal ve tasavvurları bile ibadet rengine bürünür. Şu hâlde mü’mine düşen vazife, oturup kalkıp kendini bu tür güzel mülahazalara bağlamak ve hayatını hep bu mülahazalar çerçevesinde sürdürmektir. Hz. Bediüzzaman da, Mektubat’ta; “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” diyor. Demek ki, insanın, hayatını bir lezzet zemzemesi hâline getirmesi ve Cennet koridorlarında yürüyor gibi bir hayat yaşaması onun güzel düşünmesine bağlıdır.

Ayrıca, insanda bir düşünce kabiliyeti bulunduğundan dolayı, şayet o, bu kabiliyetini müspet yola kanalize etmezse, bu kabiliyet onu, nefsanîlik ve bohemlik gibi negatif yollara çekebilir. Hatta düşüncenin de berisinde, hayır istikametinde kullanılmayan tasavvur ve tahayyüller bile insanı bu türlü olumsuzluklarla karşı karşıya getirebilir. Bundan dolayıdır ki, mü’min bir ömür boyu hep inandığı değerlere ait duygu ve düşüncelerle oturup kalkmalı, onlarla dolup taşmalı, sürekli okuyup düşünmeli, hayatında hiçbir boşluğa fırsat vermeksizin her zaman temel kaynaklardan beslenmesini bilmelidir. Aynı zamanda vicdan mekanizmasından vize almayan duygu ve düşüncelere kapalı duracak kadar iradesinin hakkını vermelidir. O bütün gayretine rağmen olumsuz esintilere maruz kalırsa, bu durumda da, bir hadis-i şerifte tavsiye buyrulduğu üzere hemen o atmosferden kurtulmaya çalışmalıdır. Zira düşünce iffetine dokunabilecek hayallere açılan bir insan öyle bir noktaya ulaşır ki, sahilden çok uzaklara açılmış biri gibi, içine daldığı olumsuzluklardan bir daha geriye dönme fırsatını bulamayabilir. Evet, insan, içinde beliren kin, nefret, gayz, şehvet gibi duyguların önünü hemen kesmezse, bunlar bentleri yıkarak insana belli kararlar aldırabilir ve belli fiilleri irtikâp ettirebilir.

İnsan bu mevzuda bir taraftan iradesinin hakkını vermeli diğer yandan da Allah’tan sıyanet dilemelidir. Bunu yapabildiği takdirde o, Allah’ın inayetiyle, hayatını, sıyanet serası altında sürdürecektir. Fakat yine de en müstakim insanların bile devrilebileceği asla unutulmamalı ve hep teyakkuzda olunmalıdır. Sendeleyip düşeceğimiz durumda yapılması gereken ise, ceddimiz Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yaptığı gibi hemen; “Rabbimiz, nefsimize zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize merhamet buyurmazsan apaçık maruz-u hüsran oluruz.” (Â’raf Sûresi, 7/23) diyerek belimizi doğrultmak ve yeniden O’na yönelmektir.

Fikir sûretini giymiş heva ve hevesler

Düşünce namusu adına dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de, heva u heveslerin fikir suretine girerek insanı yoldan çıkarma ihtimalidir. Bu durumda, neyin heva u heves, neyin fikir olduğunu tespit edebilmek için kullanılacak ölçü ise, şer’î kıstaslardır. Mesela bir kişi, seni üzecek, canını sıkacak söz ve tavırlar sergilediğinde ona karşı öfkeleniyorsan, burada öncelikle, hak ve hakikatin zarar görüp görmediğine bakman gerekir. Şayet böyle bir durum yoksa, sen nefsin adına öfkeleniyorsun demektir ki, bu da gösterilen tepkinin heva ve heves kaynaklı olduğu mânâsına gelir. Kötülüklere maruz kalındığında Kur’ân’ın vaz’ ettiği ölçü ise şudur:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda savmaya bak. (Fussilet Sûresi, 41/34)

Buna göre bir insan size karşı kötülük yaptıysa, öncelikle ona karşı yapılacak muamele, tebessüm ve güler yüzle onun şiddet ve hiddetini kırmaya çalışmak olmalıdır. Fakat bu kötülük mukaddesata ve umumun hukukuna dair bir mesele ise insanın bu noktada affetme hakkı olmaz. Çünkü insan sadece kendisine ait haklarda hakkından feragat edip müsamahalı davranabilir. Allah kimseyi Kendisine ait hakların affedilmesi mevzuunda vekil tayin etmemiştir. Dolayısıyla kimse Allah’a ait haklarda vekâlete teşebbüs edemez. Aksi takdirde hukukullaha karşı saygısızlık yapılmış olur.

Asıl konumuza dönecek olursak, evet, sağlam bir dayanağı olmayan heva ve hevesler bazen fikir suretine girerek şeytanın ve nefs-i emmarenin de dürtüsüyle kendisini insana bir fikir gibi gösterebilir ve insan da bunun tesirinde kalarak bir kısım yanlışlıklara girebilir. Bunu birbirine veryansın eden insanların yer aldığı bazı tartışma programlarında görebilirsiniz. Onlar âdeta muhalefete kilitlenmiş gibi, karşı taraf doğru yanlış ne derse desin, hep bunun aksini söylerler. Muhalfarz tartıştığı insanlardan birisi onlara “Ben Allah’ın izni ve inayetiyle şimdi size Cennet’e ulaştıracak bir yol göstereceğim” dese, akabinde o kişinin bir el işaretiyle Cennet’in kapıları ardına kadar açılsa ve onlar da bütün çarpıcılığıyla oradaki güzellikleri görse yine de, “Hayır biz bu Cennet’e girmek istemiyoruz. Burada daha çok şeyler kazanmamız gerekiyor. Sen bunu yapmakla bizi atalet ve meskenete sevk ediyorsun.” diyebilirler. Yani onlar en makul söz ve düşüncelere bile mutlaka demagoji yaparak karşılık vermeye çalışırlar. İşte bu türlü sözler, şeytanın dürtüleriyle söylenmiş olan heva ve heves kaynaklı sözlerdir. Fakat insan bir yanılgı eseri olarak bütün bunları kendisinin düşünüp kurguladığını zanneder.

Bazen mü’minler içinde de şeytanın ve nefs-i emmarenin bu tuzağına düşenler olabilir. Mesela böyle bir kişiye ölüm hatırlatıldığında, dünyada yaşama, çoluk çocuk tutkusu, hayattan zevk alma gibi istek ve arzularını hizmet kılıfına bürüyüp heva ve hevesin dürtüsüyle, “Benim burada kalıp daha pek çok kişiye hak ve hakikati duyurmam lazım.” diyebilir. Hâlbuki samimî bir mü’minin bir taraftan Rabbine duyduğu iştiyaktan dolayı burnunun kemiklerinin sızlaması, Efendimiz’e kavuşma arzusuyla dopdolu olması, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin oturduğu sofrada oturarak onlarla aynı atmosferi paylaşmayı istemesi ama diğer yandan da “Rabbim, tezkeremi doldurup doldurmadığımı bilemediğimden dolayı acele edip Sana karşı saygısızlıkta bulunmaktan korkuyorum.” deyip temkinli hareket etmesi gerekir. Bu noktada vicdan çok önemli bir hakemdir. Dolayısıyla insan, ağzından çıkan sözleri vicdanına mutlaka test ettirmeli, her türlü tercih ve kararında onun kadirşinas ölçülerine başvurmalıdır. Bunu yapabildiği takdirde o, heva ile hüdayı, arzu ve heveslerle aklîlik ve mantıkîliği birbirine karıştırmaktan korunmuş olacaktır.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.