Yazdır

İçtimaî değişimler karşısında kıvamın korunması

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yenilenme Cehdi

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Soru: Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı Devleti’nin Kanuni Sultan Süleyman’a kadar olan yükselme ve büyüme dönemini bedevîlik, daha sonraki dönemi ise hadarîlik ya da medenîlik devri olarak görüyor. Ayrıca Osmanlı’nın son dönemindeki bozulma ve çözülmeyi de bir toplumun geçirmesi gereken tabiî bir süreç şeklinde değerlendiriyor. Onun bu taksim ve mülâhazaları nasıl anlaşılmalıdır?

Esasında Ahmet Cevdet Paşa’nın bu yaklaşımı, tarihçi, sosyolog ve tarih felsefecilerinin genel mütalaası gibidir. Yakın zamanda yaşayan Gibb ve Renan gibi araştırmacılar da bu düşünceyi dile getirmişlerdir. Zannediyorum bu mülâhazaları ilk defa seslendiren de İbn Haldun olmuştur. Bütün bunların icmalî mânâda ifade ettikleri husus ise şudur: Tıpkı fertler gibi toplumlar da dünyaya gelir, olgunluk çağına erer, ardından yaşlanır ve sonra da ölürler. Yani bütün toplumların önlerinde, kendilerini bekleyen bir çukur vardır ve onların bu çukura düşmeleri mukadderdir.

İşte bu yaklaşımı biraz daha açarak Osmanlılar hakkında düşündüğümüzde, onların ilk dönemine bir mânâda “bedeviyet devri” denilebilir. Fakat Osmanlının kendine ait hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu döneme, olumsuz mânâda “bedeviyet devri” demekten ziyade “nim-medeniyet” devri denilmesi herhalde daha uygun olur. Bu ifadeyle kastettiğimiz mânâ ise şudur: Bu dönem saf inanç dönemidir ve bu dönemde insanlara hâkim olan duygu ve düşünce safvet, duruluk ve sadeliktir. Yapılan işlerin arkasında herhangi bir beklenti yoktur. Onlar, sadece mefkûrelerinin kendilerine gösterdiği yolda yürümüş, azim ve gayretle hedeflerine ulaşmaya çalışmışlardır. Böyle bir safvet ve sadelik içinde bulunan, içlerine dünyevîlik mülâhazası girmeyen ve tamamen Allah’ın rızasına kilitlenen bu insanlar, hangi mefkûreye dilbeste olmuş ve nasıl bir gaye-i hayale bağlanmışlarsa, onu gerçekleştirmek için harıl harıl koşmuşlardır.

Kıvamı koruma iradesi

Değişik milletlerin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları şanlı dönemler vardır. Türk milletinin hayatında da Osmanlı dönemi dillere destan böyle bir devrin adıdır. Onun özellikle ilk yüz elli senelik faslı muhteşem bir döneme tekabül eder. Osman Gazi Hazretleri, Söğüt’ün bağrından çıkmış, hayatını çadırda geçirmiş ve yine bir çadırda ruhunu Allah’a teslim etmiştir. O, elde ettiği zafer ve galibiyetlerle, rahat imkânlar içinde yaşayabilecekken hep basit ve sade bir hayatı tercih etmiştir. Denilebilir ki, o, bir mânâda, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimizle aynı çizgide bir hayat yaşamıştır. Demek ki gidilen yol aynı olunca, sonuç da aynı oluyor. Orhan Gazi Hazretleri’nin hak ve hakikate hizmet aşkı, cihat ruhu, bunun yanında sadelik ve duruluğu da babasından farklı değildir. Neredeyse bütün hayatını at üzerinde geçirmiştir. 1. Kosova Muharebesi’nde şehit edilen Murat Hüdavendigâr’ın Hakk’a yürürken dile getirdiği, “Attan inmeyesüz!” sözü ise bu duygu ve düşüncenin tarihe nakşolmuş ses ve soluğudur. İyi bir devlet adamı ve iyi bir erkân-ı harp olan bu koca Hünkâr aynı zamanda gözü mânâ âlemine açık bir mâneviyat büyüğüdür.

Sadece bazılarına bir iki cümleyle işaret edip geçtiğimiz bu büyük kâmetler döneminde Osmanlı, insanlık tarihi açısından parlak ve göz alıcı bir tablo ortaya koymuştur. Şebâbet dönemi de diyebileceğimiz bu dönem İstanbul’un fethine kadar sürmüştür. İstanbul’un fethiyle birlikte ona, Batılılar tarafından “imparatorluk” denmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren “başlangıçtaki safvet ve sadelik, kıvam ve iç duruluk bütün bütün kaybedildi” denemez. Fakat elde edilen zafer ve galibiyetlerle başların dönmediği, bakışların bulanmadığı da söylenemez. Gerçi İstanbul’un fethinden sonraki dönemde de meseleyi ilk dönemin safvet ve samimiyeti içinde götürme adına gayret gösteren ve bir tekke ve zaviye insanı gibi yaşayan İkinci Bayezid Han Hazretleri vardır. Daha sonra, hak ve hakikati ikâme, yeryüzünde muvazene unsuru olma gayreti içinde bulunan, böyle ulvî bir mefkûrenin gerektirdiği azim, kararlılık, hasbîlik ve fedakârlığı temsil eden Yavuz cennetmekân gelmiştir. Bu büyük kahramanın akabinde, onun ortaya koyduğu anilmerkez hareketin gücünden aldığı bir hızla kırk altı sene ne ölçüde korunması mümkünse o ölçüde Devlet-i Âliye’yi koruyan Kanunî Sultan Süleyman gibi önemli bir zat vardır. Fakat içtimaî hayat açısından bütün bu dönemler daha yakından tetkike tabi tutulduğunda, bu safahatta bir kıvam kaybının yaşanmaya başladığı da görülecektir.

Belki başlangıç dönemindeki safvet ve duruluğun anilmerkez gücüyle devlet daha muhteşem bir hâle gelmiştir. Krallar onun kapısında halayık gibi diz çöküp gözünün içine bakmaya başlamıştır. Fakat bir yönüyle içten içe, yavaş yavaş bir karbonlaşmanın başladığı da muhakkaktır. Nitekim Kanunî cennetmekân’dan sonra ne Sarı Selim ne Üçüncü Murat ne de -bazı istisnaları hariç- ondan sonraki hükümdarlar ordunun başında sefere çıkmamışlardır. Düşünün ki, Sultan Reşad Balkanlar’a ziyarette bulunduğunda, halk Padişah’ın bu ziyaretini harikulade bir hadiseymiş gibi büyük bir sevinçle karşılamıştır. Hâlbuki padişahların halkın içinde olmaları, ordularının başında bulunmaları kuvve-i mâneviyeleri açısından çok önemlidir. Aynı zamanda böyle bir davranış, kötülük ve düşmanlık planlayan düşman cephenin yüreğine de korku salma demektir.

Ne var ki, uykusu gelir gelmez hemen yatağa koşan, başını yastığa koyan, sabah kalktığında kahvaltısını yapan, sonra bir ara öğün yiyen, ardından öğle yemeği diyen, sürekli çoluk-çocuğuyla beraber olmak isteyen bir insan için atın üzerinde sefere çıkmak çok zor bir iştir. Çünkü insan zamanla bu tür alışkanlıkların esiri ve bağımlısı olur. Atın üzerinde koşturup dururken bunları yapamayacağından tercihini de o istikamette kullanır. Dolayısıyla bütün bunlar peyderpey bir gevşeme dönemine girme demektir. İşin doğrusu dünyanın cazibedâr güzelliklerinin insan yüzüne tebessüm ettiği böyle bir dönemde kıvamı korumak hakikaten oldukça zordur. Belki Osmanlı’nın bu kıvamı koruma adına gösterdiği en yüksek performans, tekke ve zaviyelerde ruh ve mânâ insanları yetiştirmek olmuştur. Aynı zamanda yetiştirdiği güçlü şeyhülislamlarla bu kıvamı korumaya çalışmıştır. Demek ki bunlar da olmasaydı, karbonlaşma faslı daha önceden başlayacaktı.

Ömrü uzatma adına yapılan gayretler

Bu mülâhazalarımızdan, onları suçlama gibi bir niyet ve kastımızın olduğu anlaşılmamalıdır. Zira yaşanan böyle bir süreç, bir yönüyle bizim de kabul etmemizde mahzur olmayacak “belli bir yere kadar muayyeniyet” veya başka bir ifadeyle “şartlı determinizm” olarak değerlendirilebilir. Tabiî bir süreç olan bu tür bir karbonlaşma toplumlar için kaçınılmaz gibi görülmektedir. Fakat hâzık hekimlerin elinde bir ömür uzatma meselesi her zaman için mümkündür. Bu takdirde Allah’ın bu mevzudaki kazası da muâlecelere bağlı olarak değişebilir. Belki de, İbn Haldun ve diğer bazı Batılı sosyal tarihçilerin gözden kaçırdıkları nokta burasıdır.

Şimdi söylediğimiz bu hususu biraz daha açmaya çalışalım: Cenâb-ı Hak tarafından toplumların diriliş, yükseliş ve çözülüş dönemleri için kaderî planda belli bir zaman takdir edilmiştir. Fakat biz takdir edilen bu zamanın süresini bilemeyiz. Mesela, hayatlarını başkalarını diriltmeye vakfeden, “âlemi diriltmezsek bizim de dirilmeden nasibimiz olamaz” mülâhazasına kilitli bulunan iman ve aşk u şevk kahramanlarının yaşadığı dönemi birinci fasıl olarak ele alalım. Şimdi biz, kaderî planda bu fasıl için takdir edilen zamanı bilemediğimizden dolayı, “bu faslın ömrü elli senedir; yüz senedir” gibi bir değerlendirmede bulunamayız. Çünkü kader, ilm-i ilahînin bir tezahürüdür. Biz ise bu ilmî programı bilemeyiz. O hâlde bize düşen, ister birinci, ister ikinci, isterse üçüncü fasıl olsun, hangi dönemde bulunursak bulunalım, irademizin hakkını vererek o dönemdeki hayır ve güzelliklerin ömrünü uzatmaya çalışmak olmalıdır.

Mesela, hakkınızda, “Şayet şöyle davranırsanız, çok ciddi bir kırılmaya maruz kalır ve bir daha asla belinizi doğrultamazsınız.” şeklinde hüküm takdir buyruldu ve bu takdirin emareleri görülmeye başladı. Fakat siz her şeye rağmen bu mevzuda çok ciddi bir kıvam sergilediniz. Meselâ dünya ayağınızın dibine kadar geldiği, müsteşarlıklar, genel müdürlükler, bakanlıklar… size tebessüm ettiği halde siz, “Ben Allah’ın rızasına kilitlenmiş ve onu bir âbide halinde ikâme etmeye çalışırken bu insanların bana teklif ettikleri şeye bak!” dediniz, ihlas ve samimiyetinizin gereği olarak bütün bunlara karşı müstağni davrandınız. İşte ihtimal ortaya koyduğunuz bu kıvamı koruma cehdi sayesinde, hakkınızdaki kaza atâya çevrilir ve siz çözülüş sürecinde yeni bir diriliş faslı yaşarsınız. Bir misal olması açısından dile getirdiğim bu ifadelerimle yukarıdaki vazifeleri hafife aldığım zannedilmesin. Elbette ki bunlar toplum hayatı açısından önemli makamlardır. Bir milletin devlet hayatında bunlara mutlaka ihtiyaç duyulur. Ne var ki çok önemli bir mefkûreye dilbeste olmuş insanlar yaptıkları hizmetler karşılığında hiçbir zaman makam ve mansıp arzusunda olmamalı, dünyevî-uhrevî herhangi bir beklentiye girmemeli ve asla bu tür arzular karşısında bir kırılma yaşamamalıdırlar.

Evet, insanlar, kıvamlarını koruduğu sürece hayat ve canlılıklarını muhafaza edebilir ve toplumların ömrü olan bu zamanı uzatabilirler. Meselâ adanmış ruhların, yerlerinden fırlayıp maratona başladıkları döneme şahit olup, “Allah’ın izniyle, bu insanlar, bu performansla elli sene bu işi sürdürürler” diye bir tespitte bulundunuz. Fakat onlar, kıvamlarını korur, iyi ve doğru beslenir, oturup kalkıp hayatlarını sohbet-i Cânan’a bağlı götürür, Allah rızasına kilitlenir ve yürekten Allah’a bağlılıklarını korurlarsa, bakarsınız elli sene gibi görünen bu süre, yüz sene olur. Hatta heyecan devam eder ve onların hayatına alabildiğine bir metafizik gerilim hâkim olursa, bakarsınız bu süre yüz elli seneye çıkar. Bundan da öte, iktisadî, siyasî ve kültürel hayatın içine girildiği, değişik yönleriyle dünyevîliğin hâkim olduğu, bir mânâda sanat vb. aktivitelerle teselli olunduğu yani kültür faslının yaşandığı dönemde bile insanlar, belli ölçüde hâlâ kıvamlarını koruyorlarsa, ama düşerek ama kalkarak, ama oksijen çadırında ama yoğun bakımda, bakarsınız yüz elli sene daha yaşayabilirler. Bu fasıldaki yeni bir hamle ve yeni bir teveccüh, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir atâsı ve ekstra bir lütfuna vesile olabilir.

Asıl konumuz olan Osmanlı Devleti’ne dönecek olursak, esasında bu kadar çok hasımlarla muhat olan bir devletin yıkılmasına değil, nasıl bu kadar uzun ömürlü bir hayat sürebildiğine hayret etmek lazım. Çünkü biz, yirmi beş senedir dağdaki bir avuç eşkıya ile başa çıkamadık. Düşünün ki, koskocaman hasım bir cephe, denizler de dâhil, dört bir taraftan Osmanlı’yı çepeçevre sarmışlardı. Bu hasımlarla mücadele ederken onun yeniden kendi olarak ayağa kalkması, derlenip toparlanması oldukça zordu. Fakat o, her şeye rağmen varlığını sürdürdü ve belli ölçüde tarihî misyonunu eda etti. Bütün bunları göz önünde bulundurarak Osmanlı’nın faziletlerini ilan ve itiraf etmek, mehâsinlerini hayırla yâd etmek ve Allah’tan onlar için mağfiret dilemek gerekir. Altı asır ayakta durabilmek dünyada başka hiçbir “imparatorluğa” nasip olmamıştır. (Roma İmparatorluğu’nun da böyle uzun bir dönem varlığını sürdürdüğü iddia edilebilir. Ancak bildiğiniz üzere Roma’nın başına altı-yedi sülale gelmiş ve farklı süreçler yaşanmıştır. Mısır’daki Firavunlar da tek sülale değildir; onlar da iki, üç asırda bir değişmişlerdir.) Dolayısıyla bir taraftan Doğu’dan-Batı’dan büyük bir hasım cephenin sürekli hücum ve taarruzlarına maruz kalmalarına, diğer taraftan memerr-i akdâm olan çok tehlikeli bir noktada bulunuyor olmalarına rağmen Osmanlı Devleti’nin altı asır payidâr olması kanaat-i acizanemce hayret edilmesi gereken bir husustur.