Yazdır

Adanmış ruhların aşkın mesai anlayışı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yenilenme Cehdi

Oy:  / 25
En KötüEn İyi 

Hakka adanmış bir gönlün mesai anlayışı nasıl olmalıdır? Fedakârlığın mesaiye bakan yanı hakkındaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Hak ve hakikat yolunda ortaya konan mesai ile bu yolda kullanılması için sarf edilen mal, mülk ve serveti, daha umumi bir ifadeyle infakı, temel felsefeleri itibarıyla aynı kategoride mütalaa edebiliriz. Nasıl ki Mekkî anlayış ve telakki içinde infak mevzuu, mutlak ifade edilmiş, mesele ıtlaka bağlanmıştır. Yani,

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Kendilerine rızık olarak ne lütfetmişsek ondan infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3) âyet-i kerimesinde de görüldüğü üzere, Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfettiği nimetlerden verebildiğimiz kadar verme bir ufuk ve hedef olarak gösterilmiştir. Aynı şekilde tam bir adanmışlık ruhuyla hareket edip hakka hizmet yolundaki mesaimizi Mekkî anlayış ve telakki içindeki ıtlaka bağlayarak harcama da böyle bir fedakârlık ufkunun neticesidir. Ancak bu noktada şu önemli hususun göz ardı edilmemesi gerekir: Biz terğib ve teşvik adına adanmış bir ruh için bazen, “verebildiği kadar vermeli”, “bir küheylan gibi kalbi duruncaya kadar koşmalı” deriz. Terğib için böyle bir üslup tercih edildiği /edilebileceği gibi, hakikaten bazı ahvalde insanın elinde avucunda ne varsa hepsini verme gayreti içinde olması, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşması gerekebilir. Fakat umumiyet itibarıyla gerek infakta gerekse mesai tanziminde tabiat-ı beşeriye nazar-ı itibara alınmalıdır. Yani bizim bir insan olduğumuz, evimizin barkımızın bulunduğu, çoluk çocuğun medar-ı maişetlerini temin etmek zorunda olduğumuz ve benzeri mukteza-i beşeriyet unutulmamalı, teklif edilen hususların götürülür olmasına dikkat edilmelidir. Evet, hakikaten küheylanlar gibi çatlayıncaya kadar koşan; koşarken bir yerde farkına varmaksızın kalbi duran müstesna bazı kametler de olabilir. Fakat herkesten böyle bir fedakârlık beklenmemeli ve herkes böyle bir performans ve böyle bir programa tâbi tutulmamalıdır. Biz umumun durumunu nazar-ı itibara alarak işlerimizi programlamalı ve ona göre meselelerimizi takdim etmeliyiz.

Hayatı programlamada veraset-i nübüvvet yolu

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mevzu ile irtibatlandırabileceğimiz bir beyanında şöyle buyuruyor:

إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ

“Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir.” (Buhârî, İmân 29) Yani din temelde bir insanın götüremeyeceği kadar ağır ve zor değildir. Mesai tanzimiyle, a’malin taksimiyle, birbirimizden destek alarak rahatlıkla onun altından kalkabiliriz. Ama bir insan şayet dini altından kalkılmaz bir hâle getirirse unutmamalıdır ki yenik düşen kendisi olacaktır. İnsan meseleyi öyle ele almalı ki, gençliğinde de, olgun yaşında da, ihtiyarlığında da, o meseleyi götürebilsin; götürebilsin ve aynı zamanda sadece fert olarak değil; aile ve cemiyet olarak da dinini yaşayabilsin.

Hayatını bütünüyle hak ve hakikate hizmet yoluna vakfeden, gözü dine hizmetten başka hiçbir şeyi görmeyen, dünyadan tamamen tecerrüt etmiş insanlar her zaman bulunabilir. Şayet bu insanlar, bu sübjektif hâllerini başkalarına tamim etmez, herkesi böyle bir mükellefiyet altına sokma teşebbüsünde bulunmazlarsa, yaptıkları bu tercihte bir mahzur olmayabilir. Sofiler arasında da dünyadan el etek çekerek hayatlarını inzivada geçirmiş Halvetiler vardır. Onlar göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, gözlerinin içine başka hayal girmesin diye dünyaya bütünüyle kapılarını kapatmışlardır. Fakat unutulmamalıdır ki, veraset-i nübüvvet yolu bu değildir. Biz o büyük insanların büyüklüklerini takdirle karşılar ve öper başımıza koyarız. Fakat Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), kendi çizgisindeki insanlara mesajını duyururken halk içinde bulunup onlardan gelen sıkıntılara katlanmanın, tek başına inzivaya çekilmekten daha hayırlı olduğunu ifade buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyamet, 56; İbn-i Mace, Fiten 23) Bu açıdan herkesin milletini yükseltme istikametinde bir kısım vazife ve sorumlulukları olacaktır ve kişiye düşen bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirmek olmalıdır. Hem insanın kendisinin yükselmesi bir yönüyle milletinin ve gelecek nesillerin de yükselmesine bağlıdır. Dolayısıyla insan, toplumu nazar-ı itibara alacak büyük ve küllî projeler geliştirmeli ve bu projeleri gerçekleştirmeye matuf bir gayret içinde olmalıdır. Fakat bütün bunları yapmanın yanında öyle bir mesai tanzimine gitmeli ki, din ve diyanet, kalb ve ruh hayatı adına eksik ve noksanlıklara düşmesin, Allah yolunda gücünün yettiğince koşturmaktan geri kalmasın. O hâlde hayatın hiçbir safha ve hiçbir ünitesinde boşluk bırakmayacak ölçüde herkes kendine düşen vazifeyi yapmalı, iyi bir mesai tanzimine ve iş bölümüne gidilerek kim neyi, en mükemmel şekilde yapabiliyorsa orada rantabl olmaya çalışmalıdır. 

Abdullah b. Amr b. As Hazretleri, sahabe-i kiram arasında zühd ve takvada çok ileri gidenlerden birisi olduğu gibi aynı zamanda Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok iyi dinleyen ve doğru okuyanlardan birisidir. Bu büyük sahabi, gecelerini kıyamda gündüzlerini ise oruç tutarak geçirir. Belki kimi zaman savm-i visal dediğimiz iki üç gün yemek yemeden oruç tutar. Peki, böyle bir ibadet hayatı insanı ne hâle getirir? Evlenmişse aile hukukunu ihmale badi olur. Meselâ, sabaha kadar kendisini namaz kılmaya veren bir insan çocuklarını görme, oturup onlarla sohbet imkânını bulamayabilir. Sorumlu olduğu daha başka vazifelerde de kusurları olabilir. Nitekim Hz. Abdullah’ın bu hâli Allah Resûlü’ne (aleyhi ekmelüttehâyâ) ulaştığında, ona gecenin bir kısmında uyuyup bir kısmında namaz kılmasını, bazen oruç tutup bazen tutmamasını, zira Allah’ın onun üzerindeki hakkının yanında, nefsinin, ehlinin, misafirinin de hakkı bulunduğunu ifade ederek her hak sahibine hakkını vermesi gerektiğini ihtar eder. (Bkz. Buhari, Savm 54; Müslim, Sıyam 181)  Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu uyarısıyla objektif olan ve insanın götürebileceği mükellefiyete dikkat çekmenin yanında aynı zamanda iyi bir mesai tanzimi ve â’mal taksimi yapılması gerektiğine de işaret buyurmaktadır.

Tekrar başa dönecek olursak; gerek hizmet anlayışımızda gerekse infak telakkimizde dengeli olmalıyız. Meselâ bir fabrikatör düşünelim ki, bir yardım kuruluşuna geldi ve oradaki görevlilere “Ben bu sene fabrikamı bütünüyle bağışlamak istiyorum. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz.” dedi. Hatta onun yanında beş-on fabrikatörün de aynı şekilde fabrikasını getirip ortaya koyduğunu düşünelim. Böyle bir durumda istihdam açısından nasıl bir boşluk meydana gelir? O yardım kuruluşu tarafından bu fabrikalar tam olarak işletilebilir mi, işletilemez mi? Fabrikalarını bağışlayan bu insanlar bundan sonra her sene yapmayı düşündükleri hayrı yapabilirler mi? İşte bütün bunları hesaba katmalısınız. Siz öyle bir talepte bulunacaksınız ki, iş sahibinin kurduğu o sistem ve fabrika işlemeye devam edecek. O şahıs her sene hayır faaliyetlerine omuz verebilecek, hayır faaliyetlerinin sponsor ve finansörü olmayı sürdürebilecek. Aksi takdirde yani elindekinin tamamını birden verdiğinde bir sonraki sene herkes verirken o sadece bak-makla yetinmek durumunda kalacaktır.

İyi bir mesai tanziminin vaad ettikleri

Hakka hizmet yolundaki mesai anlayışında fedakârlık ruhunun yanı sıra mesai tanzimi de çok önemlidir. İnşirah sûresinin sonunda işaret buyrulduğu gibi ibadet ü taat ve Allah’la münasebetten dünya işlerine, dünya işlerinden Allah’la münasebete geçmek suretiyle iş farklılığıyla dinlenebiliriz. Bir yerdeki ruhî yorgunluğu bedenî hareketle savmaya, bedenî yorgunluğu da ruhî konsantrasyonla gidermeye çalışmalıyız. Böylece sürekli güçlü, mukavemetli ve dinamik bir bünye ve ruhî yapıya sahip olabiliriz.

İster yurt içinde, isterse yurt dışında, milletimiz ve topyekün insanlık için, okullar, kültür lokalleri vb. kurumlarda vazife yapan hasbî ruhlu fedakâr öğretmen ve rehberler var. Bu kurumlarda vazife yapan insanlar, ister “kût-u lâ yemût”la geçinsin, ister bir burs ölçüsünde maaş alsın, isterse kendilerine normal bir maaş takdir edilsin, aldıkları maaş her ne olursa olsun, onlardan beklenen, düz bir mesai anlayışının ötesinde, çoluk çocuklarının medar-ı maişetlerini temin ettikten sonra, gerektiğinde otuz-kırk saat derse girmeleri, gece-gündüz talebelerin başında bulunmaları, hatta imkânları varsa cumartesi, pazar da talebelerine rehberlik yapmalarıdır. Evet, keşke bu hasbî ruhlar, peygamberâne bir azim ve gayretle, öğrencilerinin derslerinde onlara yardımcı olsa, her türlü dertlerini dinlese ve duruma göre geceleri de bir anne şefkat ve merhametiyle onların üzerine titreseler. Ancak böyle bir mesai anlayışıyla çoktan beri kırılmış, yamuk yumuk hâle gelmiş ilim, irfan hayatımızı düzeltme imkânı bulabiliriz. Fakat bu seviyedeki bir fedakârlık ufkunu insanlara teklif etmeden önce, öncelikle böyle bir mesai anlayışının gerekliliği anlatılmalı, bu konuda rehabilite yapılmalı, insanlar buna alıştırılmalı, bütün bunlardan sonra bu fedakârlık telakkisi onların iradelerine emanet edilmelidir. Bu arada hemen şunu ifade edelim ki, bütün bunlar yapılırken, fedakârlığın insanlardan zorla istenecek bir husus olmadığı hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.

Dil olimpiyatları ve mesai faktörü

Evet, eğer biz yaptığımız hizmetlerden güzel neticeler almak istiyorsak bu konuda ciddi zaman harcamalıyız. Diyelim ki siz bir yerde talebenin başında rehber veya idarecisiniz. Gündüz okulda idareciye düşen vazifeleri yapmanın yanında okul saatleri dışında da onları kontrol etmeli, gitmeleri gerekli olan yerlere gitmeleri, gitmemeleri gerekli olan yerlere de gitmemeleri konusunda üzerinize düşen sorumluluğu yerine getirmelisiniz. Siz bu işe ne kadar zaman ayırmış, ne ölçüde o işin içinde bulunmuşsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, o ölçüde verim alırsınız. Zannediyorum şimdiye kadar gönüllüler hareketinin yaptıkları işlerde Cenâb-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu bereket,  bir yönüyle onların zaman mefhumunu aşıp mesaide böylesine ölesiye bir ceht ve gayretin içinde olmalarındandır. Meselâ dil olimpiyatları… Dil ve kültürümüzün tercümanlığının yapıldığı bu güzel faaliyete, âdeta destanlar kesilmekte, herkes hayranlığını, takdir duygularını “maşallah, barekallah” sözleriyle ifade etmekte, bazıları da gözyaşlarıyla ortaya koymaktadır. Fakat unutulmamalı ki, bütün bu muvaffakiyetler, gece-gündüz demeden aşkın bir mesai anlayışı içinde, çok ciddi gayretler sonucunda Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği lütuf ve ihsanlardır. Rabbim, milletimiz ve insanlık için çok şey ifade eden bu ve benzeri faaliyetler içinde bulunan arkadaşları, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da, hem mesai aşkı, hem de işlerini akıllıca planlama düsturuyla serfiraz kılsın ve üzerimize sağanak sağanak boşalan nimetlerini devam ettirsin!

Tekvînî emirleri doğru okuma ve mesai tanzimi

Üstad Hazretleri bir yerde terakkinin önemli esaslarından birisi olarak mesai tanzimini gösterdikten sonra, bunun da dinin evâmir-i kudsiyesi, takva ve salâbet-i diniye ile olacağını ifade ediyor. Takva ise, haramlardan içtinap etmek, farzları yerine getirmek, vaciplerde kusur etmemek, şüpheli şeylerden tevakki etmektir. Bu yönüyle insanın, neyin hakkı ve vazifesi olup olmadığına dikkat etmesi doğrudan takva ile ilgilidir. Bu sebeple kendisine bir vazife tevdi edilen kişi, zamanını çok iyi değerlendirmiyor, mesaisine yoğunlaşmıyor ve kendisine tevdi edilen vazifeyi bihakkın yerine getirmiyorsa Allah indinde mesul olacağı gibi, bağlı bulunduğu müessese açısından da sorumlu olur.

Bildiğiniz üzere takvanın diğer bir buudu daha vardır ki, o da teşriî emirlerin yanında tekvînî emirlere de riayet etmektir. Meselâ, zamanı çok iyi değerlendirme, yaşadığınız dünyada olup biten şeyleri nazar-ı itibara alma, yaptığınız işlerde akıllıca davranarak mütedahil daireler gibi etrafınızı sarmış hazımsız kimselerin mevcudiyetini hesaba katma ve problem çıkarmadan işlerinizi dosdoğru yürütmeye çalışma tekvînî emirlere riayettir. Dolayısıyla bir insan bunlara riayet etmemek suretiyle şahsına, içinde bulunduğu hizmete ve milletine zarar veriyorsa, Allah aşkına, bu haram mıdır değil midir?

Evet, mesainin çok iyi tanzim edilmesi dinin bir emridir ki, bizi başarılı olmaya götürecek çok önemli bir vesiledir. Yani ne zaman dinleneceksin, ne zaman iş yapacaksın, neyi ne ile kazanacaksın, ne zaman şarj olacak ne zaman deşarj olacaksın, bunların çok iyi planlanması gerekir. Bu konuda çok dakik olunmalı ve her şey saati saatine ele alınmalıdır.

İş bölümü ve zamana riayet

 Diğer taraftan mesai tanziminin yanında â’malin taksimi de çok önemlidir. Yani kim ne iş yapacak ve nerede başarılı olacaksa onun doğru seçilmesi gerekir. Bu da kâmil mânâda işin başındaki insanlar tarafından isabetli bir şekilde gerçekleştirilebilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fetanetinin farklı bir derinliği de kimi nerede istihdam ettiyse o mevzuda milimi milimine isabet buyurmasıdır. Evet, O, tayin ve tavzifte bulunduğu insanlardan hiçbirini değiştirme lüzumu duymamıştır. Çünkü kimi nereye tayin etmişse o orada başarılı olmuştur.  Bu da vazife verirken insanları çok iyi okumaya, çok iyi test etmeye ve karakterlerini çok iyi keşfetmeye bağlıdır. Günümüz şartları içinde kabiliyetlerin doğru okunması ve onların yerli yerinde istihdam edilmesi ise bir yönüyle müşterek akla ve kolektif şuura vâbeste bir durumdur.

Burada son bir hususa işaret etmekte fayda var. Devlet bünyesindeki kurumlarda veya özel kuruluşlarda belli aralıklarla program ve toplantılar yapılıyor. Bu tür toplantı ve programlar için belirlenen zamana mutlaka riayet edilmelidir. Çünkü zaman çok kıymetlidir. Kimsenin bir başkasının zamanını israf etmeye ve onun o kıymetli vaktini öldürmeye hakkı yoktur. Bu, Allah indinde mesuliyeti mucip bir davranıştır. Özellikle bazı işler vardır ki, sizin orada yarım saatlik bir gecikmeniz, yapılması gereken işin fevtine sebebiyet verir, küçük bir rötar çok ciddi zayiat ve olumsuzluklara yol açar.

Diğer yandan bir toplantı için sözleşmek, belli bir saatte toplantı yerinde olacağını söylemek zımnî bir taahhüttür. Buna riayet etmeyen insanın,

لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ

“Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saf sûresi, 61/2) tokadını yemesinden korkulur. Âyetin mânâ ve muhtevası sebeb-i nüzulün ötesinde çok geniş bir alana taalluk etse de söz konusu âyetin sebeb-i nüzulüne baktığımızda, verdiği sözü tutmama meselesinin olduğu da görülür. Bundan dolayı herhangi bir toplantıya katılma konusunda söz vermiş bir insan ne yapıp edip söz verdiği vakitte orada olmaya çalışmalıdır. Hatta gerektiğinde, görüşme saatinden bir müddet önce oraya gidip kapının önünde beklemelidir. Başkaları bizi bekleyeceğine biz onları bekleyelim. Şayet insan, gecikmesini gerektirecek bir problemle karşılaşırsa, bu durumda hemen telefon edip özür dilemeli ve arkadaşlarının erkenden oraya gidip zamanlarını israf etmelerine sebebiyet vermemelidir.

Ayrıca toplantılarda görüşülecek mevzular önceden tanzim edilmeli, kemal-i ciddiyetle bir yere not edilmeli ve mesele, irticalinin dağınıklığına bırakılmamalıdır. Akl-ı selim, hiss-i selim ve kalb-i selimle not ettiğimiz mevzular bizim için çok önemlidir. Çünkü bu sayede görüştüğümüz meseleler belli bir çerçeve içinde kalır. Aksi takdirde birisi bir şey söyler, diğeri ona cevap verir, bir başkası başka bir şey söyler ve derken hisler devreye girerek meseleler dağılır gider. Oysaki biz önceden aldığımız notlarla kendimizi bağlamış oluruz. Salim bir akılla tespit ettiğimiz notlar, salim bir aklın sesi soluğu olması itibarıyla bizi çerçevenin dışına çıkarmaz ve böylece zaman israf edilmemiş olur.

Değişik vesilelerle arkadaşlara anlatmaya çalıştığım bir diğer husus da telefon görüşmelerinin gereksiz yere uzatılmamasıdır. Bazen telefonla konuşulurken meseleler o kadar uzatılıyor ki,  görüşmenin önemli bir kısmını “yaniler”, “şeyler” teşkil ediyor. Hâlbuki konuşulacak mevzular daha önce not edilse ve oradan okunsa hem telefon adına israf edilmemiş, hem boş yere karşı tarafın zamanı alınmamış olur. Bazen bakıyorsunuz iki dakikada anlatılabilecek bir mevzu önceden hazırlanılmadığı, not alınmadığı için ancak yarım saatte anlatılıyor. Hâlbuki hekimler uzun süre telefonla konuşmanın beyin tümörüne sebebiyet verebileceğini söylüyor. Hekimlik mevzuunda onlara inanmak vacip olduğuna göre bizim de bu konuda dikkatli olmamız icap eder; aksi hâlde günaha girmiş oluruz.

Hâsılı, inanan insanlar olarak bizlerin bütün hâl ve hareketlerinde belli bir nizam ve ölçü olmalı; disiplinli oturup disiplinli kalkmalı, disiplinli hareket edip disiplinli konuşmalı ve hayatımızı hep semavî disiplin ve kurallara bağlı sürdürmeliyiz.