Yazdır

Bir kez daha ilim ve araştırma aşkı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yenilenme Cehdi

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Soru: Bilim ve araştırma sahasında istenen seviyeye ulaşabilmek için bilginin transferi zaruri midir? Kendi temel dinamiklerimiz üzerine kurulu bir bilim anlayışının tesisi adına yapılması gerekenler nelerdir?

Bilginin asıl kaynağı Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. O âsârın kavl-i şârihi, burhân-ı vâzıhı, delil-i sâtıı ise Kur’ân-ı Mûcizu’l-Beyân’dır. Kur’ân-ı Kerim’in müfessir ve mübeyyini de sünnet-i sahihadır. Sahabe-i kirâm ve tabiîn-i izâm efendilerimizin anlayışları da Kur’ân’ı anlama mevzuunda bizim için önemli birer mercek konumundadır. Çünkü Kur’ân onların anlayacağı bir dille nazil olmuş, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de tenezzülât-ı nebeviyesiyle onların anlayacağı bir dil kullanmıştır. İşte başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da sünnet-i sahiha ve selef-i salihînin rehberliğinde tekvînî emirlerin doğru okunması, iyi görülmesi ve onlarla dinde vaz’edilen esasların birleşik noktasının ufkuna ulaşılması çok önemlidir. Ne var ki, asırların ihmaline uğramış böyle bir meselede istenen seviye ve hedeflenen ufka bir anda ulaşılmasının mümkün olmadığı da hatırdan çıkarılmamalıdır. İlim ve araştırma aşkı, henüz hicrî beşinci asırda yani yaklaşık dokuz asır evvel bizden bir darbe yemiştir. Bunun yanında bilginin ruhlarda birer ifazası olan Zât-ı Ulûhiyet’e ulaştıracak yüksek mânâlar ve hakâik de tedris âleminden kapı dışarı edilmiştir. Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi medrese fünûn-u müsbeteyi kapı dışarı etmekle kalmamış, aynı zamanda İslâm’ın ruhî hayatına karşı da kapılarını kapamış ve sonra da arkasına sürgü vurmuştur.

Zaferlerle gelen baş dönmesi

Bu dönemde, İslâm’ın bayraktarlığını yaptığımız, ciddi bir ceht ve gayret sergilediğimiz ve neticede siyasî ve askerî sahada zaferler peşinde koştuğumuz bir gerçektir. Elbette ki Âlem-i İslâm’ın koruyucusu olmanın Allah nezdindeki kıymet ve değeri çok yüksektir. Düşmanlığa kilitli saldırgan ve mütecavizler karşısında, dinin ve namusun haysiyetini koruma mevzuu takdire şayan bir iştir. Bütün bunları gerçekleştirenler takdir ve tebcil edilmelidir. Evet, Selçuklulardan İlhanlılara, Eyyûbilerden bu işi zirvede temsil eden Osmanlılara kadar atalarımız İslâm’ın bayraktarlığını bihakkın temsil etmişlerdir. Onlar âdeta burçtan burca bayrak taşımış ve her yerde haysiyet, şeref ve namusumuzun remzi olarak hilali dalgalandırmışlardır. Ne var ki, bir konuya inhimak edip onun üzerinde yoğunlaşan bir insanın başka meselelerde aynı ölçüde derinleşememesi gibi, onlar da, bayraktarlık vazifesini yerine getirmiş fakat bu arada laboratuvar ve araştırma merkezlerini ihmal etmişlerdir.

Oysaki daha önceki asırlarda ilim meselesi zirvelerde ele alınmış ve bu alanda çok başarılı insanlar yetişmiştir. Meselâ bir İbn Sina’ya baktığınızda onun birçok ilim dalında uzman olduğunu görürsünüz. Felsefe ve düşünce sahasında olduğu gibi, fizyoloji, anatomi ve tıp alanında da söz sahibi. Tâ o dönemde virüslere karşı belli çareler üretmiş. Kur’ân’ı anlama mevzuunda da mütalaa ve mülâhazalarda bulunmuş. Bunun yanında sofîliğe de eğilmiş. Sadece bir İbn Sina değil; o dönemde Muhammed b. Zekeriyya er-Râzî’den Cabir’e, Fezârî’den Zehrâvî’ye, Harizmî’den Bîrunî’ye nice büyük insan yetişmiştir. Bu zatlar, ilim adına alacakları şeyleri dinden almış, tekvînî ve teşriî emirlerin birleşik noktasında onu çok iyi okumuş, kavramış ve bütün bunların sonucunda başkaları karşısında ezilmemiş, aşağılık kompleksine kapılmamışlardır. Diğer insanlar açısından meseleye bakıldığında da, onlar, inanan insanların sahip olduğu bu faikiyet ve üstünlüğün mensup bulundukları dine ait olduğunu anlamış ve onların şahsında dine saygı duymuşlardır. 

Ne var ki, hicrî beşinci asra kadar gelen bu ilim ve araştırma aşkı, bu ani’l-merkez hareket bize doğru geldikçe hız kesmiş, zamanla kıvam kaybına maruz kalmış ve kendinden beklenen fonksiyonu tam olarak eda edememiştir. İhtimal, İstanbul’un fethiyle gerçekleşen muzafferiyet bizim biraz başımızı döndürmüş, hilafetin bize geçmesiyle baş dönmesi biraz daha artmıştır. Bu ifadelerimizden “o dönemde hiçbir şey yapılmadı” gibi bir düşünceye sahip olduğumuz anlaşılmamalıdır. Fatih ve Süleymaniye medreseleri, Enderun gibi kurumlar ilme önemli katkılarda bulunmuşlardır. Fakat hicrî beşinci asra kadar devam edegelen ilmî sahadaki o inkişaf ve gelişmenin daha sonraki dönemlerde görülmediği de inkâr edilemez bir vâkıadır. 

Didik didik edilen tabiat kitabı

Batının eşya ve hâdiseleri didik didik ederek ciddi bir araştırma aşkıyla ilim ve fende belli bir noktaya ulaştığı bir gerçektir. Belgesellerde görüyoruz. Meselâ Güney Kutup’taki penguenlerin, bilmem neredeki vahşi balinaların hayatı günlerce takibe alınıyor. Bir araştırmacı, “25 senedir kobraların hayatını izliyorum” diyor. Bu insanlar, bu kadar emek ve gayret sonucunda ileride ne elde edeceklerini bile belki tam olarak bilmiyorlar. Fakat merak duygusu ve araştırma iştiyakıyla vahşi dedikleri tabiatı didik didik ediyor; söküyor, bozuyor sonra yeniden örgülüyor; örgünün keyfiyetine bakıyor; oradan atkılarına ulaşıyor; atkıların üzerindeki dantelâyı değerlendiriyor ve bütün bunlarla bir yere varmaya çalışıyorlar.

Bu arada istidradî olarak şu hususu ifade edeyim: Bu insanlar ilim adına bir yere kadar gitmiş ama neticede bütün bunları insiyaklara, sevk-i tabiîlere vermişlerdir. Maalesef bir adım daha atmak suretiyle meseleyi Hakikî Sahibi’ne bağlayamamışlardır. Her canlının âdeta bir insan gibi hareket ettiğini hatta hayatını idame noktasında bazı davranışlarda insanın önünde başarılar sergilediğini görmüş; ancak böyle muhteşem bir nizam ve ahengin arkasındaki Nâzım’ı, O’nun vazettiği kanunları görememişlerdir. Onlar, insan, eşya ve hâdiselerden yola çıkarak Allah’a yürüme esprisini tam kavrayamadıkları, böyle bir ufka kapı aralayacak bakış açısına sahip bulunmadıklarından ötürü hepsi için diyemesek de pek çoğu itibarıyla gidip natüralizme, pozitivizme veya materyalizme saplanıp kalmışlardır. Evet, onlar bütün bu çalışmalarına rağmen, kitab-ı kebir-i kâinatın her harfinin, her kelime ve paragrafının Allah’ı anlattığını görememişlerdir.

Hakikate ulaştıran güvenli güzergâhlar

Asıl konumuza dönecek olursak, Batılı bilim adamlarının eşyayı didik didik etme istikametindeki araştırma ve çalışmalarını maalesef hicrî beşinci asırdan sonra bizdeki ilim adamı ve araştırmacılarda göremiyoruz. Şimdi eğer biz de en azından onlar kadar bu işe eğilmez, kendimizi bu türlü araştırmalara vermezsek istenen seviyede bir başarıya ulaşmamız mümkün değildir. Bunun için de öncelikle çok ciddi bir hakikat aşkına sahip olmamız gerekiyor. Allah’tan daha büyük bir hakikat olmadığı gibi, Allah’ın büyük gördüğü şeylerden daha büyük bir hakikat de olamaz. O hâlde öncelikle O’na ulaşma aşkı olacak. İnsandaki Hakikatü’l-Hakaik’e duyulan bu aşk, ondaki ilim aşkını tetikleyecek; ilim aşkı ise onu araştırmaya sevk edecek ve bin yerde bin türlü araştırmayla hep O’na ulaşma adına yollar araştıracak, yollar bulacaktır.

“Allah’a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.” sözünü sadece meşrep ve mizaçlar açısından anlamak eksik bir değerlendirme olur. Esasen çok küçük mini varlıklardan makro âlemlere kadar her bir varlıkta Allah’a giden yollar vardır. İşte biz onları bulacak ve insanların dalâlet vadilerine düşmemeleri, dalalet trafiği ile karşı karşıya kalmamaları için güvenli güzergâhlar oluşturacağız. Onların bu emniyetli güzergâhta yürüyüp Allah’a ulaşabilmeleri için tabanlarımızdan ter çıkarcasına koşturacak, çırpınıp duracak, ölüp ölüp dirileceğiz. Bu uğurda yaşatmak için kendi hesabımıza yaşamaktan vazgeçeceğiz. Diğer yandan Batılıların natüralizme saplandığı yerlerde biz meseleyi alıp Allah’a bağlayacak, her şeyde O’nun yed-i kudret, ilm-i muhit ve irade-yi muhitesinin tasarrufunu görmeye çalışacağız.

İlim taliplerinde böyle bir ruhu hâsıl etmek için ise çok ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç vardır. Eğer siz ilk mektepten başlayarak, orta mektepte, lisede, üniversitede ve daha sonra kariyer yaparken ilim yolcularını bu duygu etrafında rehabilite etmezseniz, onların içinden böyle bir ekip çıkaramazsınız. Bunun için icap ederse onlara ödüller vereceksiniz. Her ne kadar bizim felsefemize göre iltifat mârifete tabi olsa da, herkeste bu duygunun temsil edildiğini/edileceğini beklememek gerekir. Mârifetin ortaya çıkmasını temin için daha başta iltifata başvuracak ve maddî-mânevî ilim ehlinin hayatını teminat altına alacaksınız. Meselâ diyebilirsiniz ki: “Şayet sen şu mevzuda bir araştırma yapar, şu meselenin künhüne vâkıf olursan, biz de geçim noktasında senin hayatını teminat altına alacağız. Akıl ve kalbinin ilim ve araştırma dışında maddî meselelerle meşgul olmaması için sana iki ev tahsis edecek, şöyle bir maaş bağlayacağız.” Esasında ilmî araştırmalar bir aşk meselesi, kendini ölesiye o işe adama ameliyesidir. Ancak insanlardaki o aşk duygusunun hâsıl olması da, onları rehabiliteye bağlı bir husustur.

Bilginin transferi ve asıl mesele

İşte bu hedefe doğru yürürken, bu güzergâhta ilk olarak halledilmesi gerekli olan husus transfer mevzuudur. Bu açıdan ilk başta, şu an Japonların, Çinlilerin takip ettiği gibi bir yol takip edilebilir. Bildiğiniz üzere onlar, Batı’da oluşan ilimleri almış, ilave ve ekler yapmak suretiyle, kendi dünya görüşlerine göre farklılaştırıp o ilimlerden istifade yoluna gitmişlerdir. Meselâ Çin, transfer ettiği bilgi ve teknolojiyi daha ucuza mal etmek suretiyle, bir mânâda bugün bir dünya devi hâline gelmiştir. Japonya ise İkinci Cihan Harbi’nde atom bombasıyla yerle bir edilmiş, sonra bir devletin vesayeti altına girmiş ama bütün bunlara rağmen şu anda ilim ve araştırma sahasında bizim önümüzde yürümektedir. Almanya da İkinci Cihan Harbi’nde yerle bir edilmiş, güçlü devletler tarafından paylaşılmış, Doğu Almanya Rusya’nın, beri taraf da Amerika’nın vesayeti altında kalmış, fakat bütün bu olumsuz şartlara rağmen kısa sürede derlenip toparlanmış ve bizden işçi transfer etmeye başlamıştır. Bu açıdan bizim de bir transfer dönemi yaşamamız mümkündür. Öncelikle dışarıdan alınanlar iyi değerlendirilir, daha sonra insanımız çok daha yüksek gaye-i hayallere tevcih edilir. Bazıları buna “ilmin İslâmlaştırılması” diyor. Bence öyle demektense, meseleye, “ilmin kaynağı olan tekvînî emirlerin teşriî emirlerle birleşik noktasının yakalanması” şeklinde bakmak daha doğru olacaktır. Tabiî ki, bir hamlede, bir nefhada böyle bir noktaya ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple, bir yandan, eli kulağında bir müezzin gibi her yerde hakikati haykıran araştırma aşığı insanlar yetiştirecek, diğer yandan da sizin dünyanız dışında ortaya çıkan ilim ve teknolojileri takip etmek suretiyle çağı okumadan geri kalmayacaksınız.

Hâsılı kendi düşünce dinamiklerimiz üzerine kurulu bir ilim zihniyeti için, birinci istasyonda bilgiyi transfer edecek, değerlendirecek ve insanlarda eşya ve hâdiseleri çözme, anlama ve yorumlama aşk u iştiyakını oluşturacaksınız. Sonra da onu kendi değerlerinizle buluşturarak bir mânâda bizleştireceksiniz. Daha sonra onların bugüne kadar ortaya koydukları birikime bakıp “yahu biz niye bunları yapmayalım ki?” diyecek ve aynı araştırmaları siz yapacaksınız. Yani bilginin transferini bir fasıl hâlinde, onun bizleştirilmesini de ayrı bir fasıl halinde ele alacaksınız. Sonra da her şeyin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine göre ele alınması, Allah’ın bu kitab-ı kebir-i kâinatı vaz’etmedeki murad-ı ilâhisinin takip edilmesi, Kur’ân’ın onun nasıl kavl-i şârihi, burhân-ı vâzıhı ve delil-i sâtıı olduğu hakikatinin araştırılması hususlarına yöneleceksiniz. Ayakları, sağlam yere basan belli bir bakış açısı kazandıktan sonra, Cenâb-ı Hakk’ın bu iki kitabına bakınca aynı hakikati görmeye başlayacaksınız. Kur’ân âdeta bir kâinat, kâinat da bir Kur’ân gibi size görünmeye başlayacak. Diğer yandan sizin nazarınızda insan kâinatın bir fihristi, kâinat da inkişaf etmiş bir insan hâline gelecek. Bütün bu meselelere bizzat vicdanınızın şehadetiyle “evet” diyecek, “evet” diye haykıracaksınız.