Yazdır

Gafleti dağıtacak iksir: Zikir

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yenilenme Cehdi

Oy:  / 13
En KötüEn İyi 

Soru: Gaflet nedir, gaflet perdesini yırtacak farklı zikir türlerinden bahsedilebilir mi?

Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, insanın çevresinde olup bitenleri fark edememesi, eşyayı mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle bilememesi, görememesi, hissedememesi gibi mânâlara gelir. Başka bir ifadeyle gaflet; insanın yürüdüğü yolda yapması gerekli olan şeyleri tam olarak sezememesi, akıbetinden habersiz ve endişesiz yaşaması demektir.

Gafleti dağıtacak birçok önemli iksirden bahsedilebilir. Meselâ tedebbür, tezekkür, tefekkür ve teemmül gibi hususlar gafleti dağıtacak önemli birer vesiledir. Hz. Pîr’in âsâr-ı bergüzidesine bakacak olursanız, onların gafleti dağıtmaya matuf bu tür dinamiklerle dolu olduğunu görürsünüz. Evet, onun eserlerinden hangi birine el atsanız, sizi farklı tefekkür vadilerinde dolaştırdığına şahit olursunuz. Okuduklarınızla basar ve basiret ufkunuz açılır; açılır da gördüklerinizi doğru görüp doğru değerlendirmeye başlarsınız. İhsas ve ihtisaslarınız, kalbinizin derinliklerine kadar nüfûz eder, uyuyan duygularınız âdeta yeniden dirilir ve vicdan mekanizmanız birdenbire harekete geçer.

İçten ve samimi bir şekilde eda edilen ibadetler de gafleti dağıtacak önemli bir vesiledir. Meselâ kalbin sesi olarak okunan bir ezan, gafletinizi dağıtıp nazarlarınızı semaya çevirir ve sizi namaza hazırlar. Böylece siz, mescide doğru giderken heyecanla dopdolu bir hâlde oraya yürürsünüz. Bazen şadırvan başında aldığınız bir abdest, bazen dinlediğiniz yürekten bir kamet, bazen içten getirilen bir tekbir, bazen de namaz kıldıran imamın gönlünün sesiyle okuduğu bir Fatiha, sizi heyecana gark ederek farklı bir dünyanın içine çekebilir. Öyle ki yaşadığınız âlemde sanki farklı bir buutta dolaşıyor gibi olursunuz. Dolayısıyla bunların hepsi belli ölçüde insanın gözündeki ve gönlündeki gaflet perdelerini kaldırır ve onu kendi özüyle buluşturur.

Uyuyan duygular ve heyecan paylaşması

Bütün bunların yanında gafleti dağıtan en önemli vesilelerden biri de zikrullahtır. Sofîler, daha ziyade hatm-i hâcegânlar tertip ederek, zikir halkaları oluşturarak Allah’ın (celle celâluhu) değişik isim ve unvanlarını teker teker ve¬ya birkaçını bir arada tekrar etmek suretiyle zikrullahı eda ederler/etmişlerdir. Her bir tarikin kendine mahsus takip ettiği bazı usûl ve formatlar vardır. Bu usûl ve formatların da farklı insanlar üzerinde kendine göre ayrı bir tesirinin olduğu söylenebilir. Meselâ kimileri, omuzları birbirine temas edecek şekilde el ele tutar ve bir halka teşkil ederler. Serzakir de aralarına girer ve böylece zikre başlarlar. Kimileri ise, benzer zikir halkaları oluştursalar da, daha çok hafîliği esas alırlar. Bu halka teşekküllerinde, lisan bir taraftan “Lâ ilâhe illallâh”, “Sübhânallah”, “Elhamdülillâh”, “Allahuekber” derken, diğer taraftan insanların el ele tutmalarıyla bir yönüyle bir heyecan paylaşması gerçekleşir. Değişik vesilelerle namazla ilgili üzerinde durduğumuz bir hususu bu noktada bir kez daha hatırlamakta fayda var: Eğer imam, namazda Kur’ân okurken, bütün mâsivâ gözünden silinip gidecek şekilde gönlünü Allah’a verir ve bir aşk u heyecan çağlayanına kendini salıverirse, ondaki bu heyecan belli ölçüde arkadaki insanlara da intikal eder. Aynı şekilde safların içinde kalbi Allah’la irtibata geçmiş bir insandan yükselen bir hıçkırık, birdenbire saflara sirayet edip herkesi teyakkuza geçirir. Böylesine heyecanlı bir ruhun ağlaması, bir mânâda, “Uyanın, aklınızı başınıza alın ve sıyrılın şu gafletten!” demek gibidir.

Dolayısıyla asıl önemli olan, zikrin hangi keyfiyet ve derinlikte icra edildiğidir. Evet, zikrullah içten ve samimi bir şekilde gerçekleştirildiğinde bu durum diğer fertlere de sirayet eder. Oradaki insanları yaşadığımız üç buutlu âlemden alır ve ayrı bir âleme götürür. Onlar hiç farkına varmaksızın Cennet sokaklarında geziyor, Firdevs yamaçlarında tenezzühte bulunuyor, Cuma tepelerinde Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede ediyor ve “Ben sizden razıyım.” sözüyle ifade edilen rıdvan-ı ekbere mazhar olduklarını hissediyor gibi olurlar. İşte bütün bunlar o gaflet perdelerini paramparça ederek, görülmesi gerekli olan şeyleri gösterir, duyulması gerekli olan şeyleri duyurur ve insanın kendini bilip özüne ermesine kapı aralar.

Tabiî zikir sadece bazı şeyleri dille vird-i zeban etmek demek değildir; aynı zamanda o, bazı şeyleri anmak ve hatırlamak suretiyle tefekkür etme ameliyesidir. Bu açıdan, meselâ, Mus’ab ibn Umeyr ve Sa’d ibn Muaz gibi zatları, kahramanlıkları ve hakka yürüyüşleriyle hatırlamak da bir zikirdir. Böyle bir hatırlama, gaflet içinde bulunan insanın gafletini dağıtacak, yeniden kendine gelip kendini keşfetmesine, konumu itibarıyla kendini doğru okuyup doğru yorumlamasına ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine doğru yürümesine vesile olacaktır. Evet, insanın kendini doğru okuması, konumunu belirlemesi, durduğu yer ile durması gerekli olan yere bakması ve aradaki mesafeyi ölçmesi gibi enfüste yapacağı bütün tefekkür, tedebbür ve tezekkürler zikir kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Tezkir veya sohbet-i Cânan

Bir misal olması açısından ifade edeyim. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Zerr Hazretleri’ne hitaben şöyle buyurur:

جَدِّدْ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ
وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ
وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ
وَأَخْلِصْ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” Allah Teâlâ bizi gördüğüne ve her hâlimize nigehbân olduğuna göre insana düşen de her şeyi Allah için yapmasıdır.

Evet, her davranışı Cenâb-ı Hak tarafından görülen ve ahirette de buna göre muamele görecek olan bir insanın böyle önemli bir mevzuda gaflete düşmemesi çok önemlidir. İnsan hiçbir zaman unutmamalı ki, herkes için ölüm mukadderdir. Hiç kimseyi burada tutmak mümkün değildir. İnsanın önünde, anne karnından başlayarak çocukluktan, gençlikten, olgunluktan, yaşlılıktan, kabirden, berzahtan, sırattan geçen ve derken Cennet –Allah idhal buyursun– veya Cehennemle –Allah muhafaza eylesin– neticelenecek upuzun bir yolculuk vardır. Önünde böyle çetin bir yolculuk bulunan bir insanın gaflete düşmesi anlaşılır gibi değildir.

Bu hususla alakalı Kur’ân-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyrulmaktadır:

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Habibim! Tekrar tekrar hatırlat; çünkü zikir ve hatırlatma mü’minler için mutlaka yararlıdır.” (Zâriyât sûresi, 51/55) Burada bahsi geçen zikir, sadece lisanla yapılan zikir değildir. Yani burada, “Lâ ilâhe illallâh” demekten ziyade, bu hakikatin mü’minlere değişik üslûp ve versiyonlarıyla, tasrif yoluyla hatırlatılması emredilmektedir. Daha sonra da böyle bir hatırlatmanın mü’minlere faydalı olacağı bildirilmektedir. Demek ki, bizim böyle bir hatırlatmaya her zaman ihtiyacımız vardır. İsterseniz konuyu sohbet-i Cânan meselesine irca edebilir ve birbirimize karşı devamlı bazı hakikatleri hatırlatma gibi bir sorumluluğumuz olduğu ve bu sorumluluk yerine getirildiği takdirde çok önemli neticelerin hâsıl olacağı sonucuna ulaşabilirsiniz. Evet, laubalilik ve mâlâyaniyâta karşı kapalı kalma ve aktüaliteye girmeme adına böyle bir hatırlatma çok faydalı ve çok önemlidir. Zira nefsin hoşuna giden aktüel konular, mâlâyanî mevzular girdap gibidirler. Eğer kendinizi onlara kaptırırsanız, alır ve sizi sizden uzaklaştırırlar. Siz, sizden uzaklaşınca da:

نَسُوا اللّٰهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ

“Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu.” (Haşir sûresi, 59/19) âyet-i kerimesinin tehdidine maruz kalırsınız. Bir mânâda âyet-i kerime diyor ki, onların nefisleri kendileri için bir mirsattı, bir temâşâ yeriydi, bir müşâhede merkeziydi. Onu bir dürbün ve teleskop gibi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a ait âsâr-ı bergüzideyi, esmaya ait mecâlîyi ve O’nun tecellîlerine ait mezâhiri temâşâ edeceklerdi. Fakat onlar gaflete daldılar da, Allah’ı unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu ve onları kendi darlıklarına, düşünce, mantık, cismaniyet ve beden darlıklarına mahkûm etti.

Bu sebeple mü’minler tezkiri bir vazife bilerek sürekli birbirlerine hatırlatmada bulunmalıdırlar. وَذَكِّرْ âyetinden sonra,

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sadece Beni bilip Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.” (Zâriyât sûresi, 51/56) âyet-i kerimesinin geldiğini düşünecek olursak, esas hatırlatılması gerekli olan hususun ne olduğunu da anlamış oluruz. Yani nazarlar hep kulluk ve mârifete doğru çevrilmelidir. Kabiliyet ve istidadı ölçüsünde her bir ferdin önüne ârif-i billâh olma yolu açılmalı, derecesine göre herkesin eşya ve hâdiselere farklı bakması, onları farklı görmesi ve onlar hakkında farklı düşünmesi temin edilmelidir. Daha doğrusu teker teker her bir ferde, kendi darlıklarını bir kenara bırakıp O’nun gördürmesiyle görme, O’nun işittirmesiyle işitme, O’nun tutturmasıyla tutma ve O’nun hissettirmesiyle hissetme ufku gösterilmelidir.