Yazdır

Mukaddime

Yazar: Prof. Dr. Suat Yıldırım Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Bir İ’câz Hecelemesi

Bir İ’câz Hecelemesi (Bakara Sûresi Örneği)

Bu makalemizde Muhterem Fethullah Gülen’in bu isimle yayınlanan kitabını tanıtmaya çalışacağım. Kur’ân-ı Hakîm’in mukaddimesi konumunda olan Fâtiha Sûresi’nde Cenab-ı Allah insanlara اِهْدِنَا dedirtir, yani “Bize hidayet yolunu göster.” demelerini telkin eder. Hemen ondan sonra gelen Bakara Sûresi’nin başında هُدًى لِلْمُتَّقِينَ âyeti, duanın kabul edilip bu sûre ile hidayet rehberinin verildiğini bildirir. Müteakiben bu rehberin çağrısı mukabilinde beşer topluluklarının nasıl bir tutum sergilediklerini belirtir. Üç âyet onu kabul eden mü’minleri tavsif eder. Dördüncü âyet Ehl-i Kitab’a işaret eder. 6. ve 7. âyetler inkâr edenlerin, 8-20. arası on üç âyet ise münafıkların tutumlarını anlatır. Böylece mü’min, Ehl-i Kitap, kâfir ve münafık olarak bütün insan gruplarının tavırlarını özetledikten sonra Allah Teâlâ 21. âyet ile hepsine birden, “Ey insanlar! Hepinize toptan bir daha sesleniyorum; bu Kitab’ın rehberliğinde sizi yaratan Rabbinize tek ilâh olarak ibadet ediniz!” buyurur. 23. âyet Kur’ân’ın Allah tarafından gönderilen kitap olmadığını iddia edenlere meydan okuyup tutarlı iseler onun gibi bir kitap ortaya koymalarını teklif eder. İşte i’câz-ı Kur’ân, yani Kur’ân’ın benzerini yapmaktan insanları âciz bırakan eşsiz ilâhî kitap olması hadisesi budur. Kur’ân-ı Kerim ile ilgili en önemli mesele, onun bu özelliğidir. Ama 24. âyet bunu asla yapamayacaklarını bildirip buna rağmen inanmayanları Cehennem azabının beklediğini, 25. âyet ise iman edip makbul işler yapanların ebedî Cennet ile ödüllendirileceklerini ilan eder. Muhterem Fethullah Gülen, bu kitabında sûrenin bir hulâsası durumunda olan bu miktarını tefsir etmektedir.

Müellif, kitabına i’câz hakkında “Dar Bir Açıdan Bir Kez Daha Kur’ân” başlıklı bir giriş ile başlar (s.25-40). Îcâz, yani veciz, özlü ifade i’câzın pek önemli bir kısmı olması itibarıyla burada îcâz-ı kısar ve îcâz-ı hazf nevilerini Kur’ân’dan birçok örnekle açıklar. Birinci nev’e misallerden şunları zikredelim:

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
“Sen her zaman af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle uğraşmaktan uzak dur!” (A’râf sûresi, 7/199)

Veciz İhlas Sûresi’nin üç müspet, üç menfi cümleden oluştuğunu, bu altı cümle ile altı mertebe tevhidi ilan ile o miktarda da şirk çeşitlerini reddettiğini yazar. Bu bilgiyi, kendisinden iktibas etmesi vesilesi ile Bediüzzaman’ın İşârâtü’l-İ’câz eserinin Kur’ân belâgatı açısından mutlaka okunması gereken bir şaheser olduğunu yazar.[1]

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَۤا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara sûresi, 2/179)

âyetindeki îcâz özelliklerini, Arap edebiyatındaki en meşhur örnek olan اَلْقَتْلُ أَنْفٰى لِلْقَتْلِ “Öldürmek, öldürmeyi ortadan kaldırır.” ile karşılaştırıp Kur’ân ifadesinin üstünlüklerini gösterir.[2]

Daha sonra îcâz-ı hazf örneklerine geçip “Kelâmın bazı kısımlarının, onlara delâlet edecek lafzî veya mânevî bir karîne bırakılarak hazf edilmesi.” şeklindeki tarifini nakleder. Bu bölüme dair de dört örnek vermekle yetinir. Sonra i’câz vecihlerini, yani Kur’ân’ın mu’cizevî özelliklerini başlıklar hâlinde verir.[3] Kur’ân kıssalarının anlatımı hakkında şu orijinal tespiti önemlidir: “Keza Kur’ân, Hazreti Nuh, Hazreti Hud, Hazreti Sâlih, Hazreti İbrahim, Hazreti Lût ve diğer enbiyâ-i izâm (alâ nebiyyinâ ve aleyhimussalâtü vesselâm) hazerâtından ve onların kavimlerinden de bahseder; hem de onların karakter ve tabiatlarını gayet net çizgilerle ortaya koyarak tarih öncesi bu dönemleri öyle bir resmeder ki, insan o upuzun geçmişi kendine has şivesi ve deseniyle görüyor gibi olur.”[4] Bu tespitin ışığında o kıssaları tahlil etmek, şüphesiz ki yeni katkılar sağlayacaktır. Burada verdiği bazı âyetleri tahlil ettiğine işaret etmeliyim. Ezcümle: “Romalılar size yakın bir yerde yenik düştüler; ne var ki bu mağlubiyetten sonra birkaç sene içinde onlar galebe çalacaklar, evvel ve âhir hüküm Allah’a aittir. O gün mü’minler de kendi açılarından sevineceklerdir.” (Rûm sûresi, 30/1-4) Keza aynı yerde Mâide Sûresi, 5/67; Fetih Sûresi, 48/27; Fussilet Sûresi, 41/53; Nûr Sûresi, 24/55 âyetlerini de bu açıdan kısaca tahlil eder.[5]

Daha sonra Kur’ân-ı Hakîm’in, kıyamete kadar gelecek bütün zamanlara hitap ettiğini göstermek için, nüzul döneminde insanlık tarafından bilinmeyip bin yıl kadar sonra keşfedilen bilimsel keşiflere örnekler verir.[6] Çocuğun ana karnında yaratılmasına değinen Abese Sûresi, 80/17-19; Târık Sûresi, 86/5-8; Mü’minûn Sûresi, 23/12-14 âyetlerini ele alarak bunlarda yer alan bazı bilgilerin ancak çağdaş dönemde keşfedildiğini vurgular. Astronomi alanından “Güneş de kendisine ait bir yörüngede akar gider.” (Yâsîn sûresi, 36/38), “İnkâr edenler bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık.” (Enbiyâ sûresi, 21/30) âyetlerinde işaret edilen gaybî haberlere yer verir. Kur’ân-ı Kerim’in bu kabîl gaybî haberler ihtiva etmesini şu âyete dayandırır: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi özvarlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’ân’ın Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet sûresi, 41/53) Müellifimiz bu âyeti kısaca tefsir ettikten sonra şöyle der: “[Bu âyet] günümüzde dev teleskoplarla âfâkın keşfedilip değerlendirileceğini; ilm-i ebdân, ilm-i nefs ve ilm-i ruh… gibi konuların da bizcesinin ortaya konacağını işaretlemektedir ki –yarınların daha nelere gebe olduğu mahfuz– bu babda da yine o Mu’cizbeyan Kitap selim vicdanlara وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ ‘O Kur’ân’ı Biz, hakkın ta kendisi olarak indirdik ve o mutlak hakkın kendisi olarak nâzil oldu.’ (İsrâ sûresi, 17/105) hakkaniyetini tescil ettirmektedir.”[7]

Müellifimiz, Bakara Sûresi’nin tefsirine başlarken önce “Sûreye İcmalî Bir Bakış” başlığı ile sûre-i şerifenin muhtevası ve genel yapısı, içerdiği akaid, ibadet, ahlâk, hukuk, muamelât, ukûbât ahkâmı hakkında bilgiler vererek onun, Kur’ân’ın uzunca bir hulâsası olduğunu bildirir. Bakara Sûresi’ni izleyen sûrelerin, bu sûredeki muayyen konuları ayrıntılı bir şekilde ele aldıklarını söyleyerek, sûreler arası tenâsüp konusunda dikkate değer bir not düşmektedir.[8] Onun ayrıntıya girmediği bu tespitini ben sadece M. Reşid Rıza’nın (ö. 1935) yaptığını biliyorum.[9]

Âyetleri tek tek tefsir etmekle beraber onların pencere açtığı geniş perspektiflere de baktırır. Aşağıda bazı âyetlerdeki cüz’î hadiselerden küllî kaideler çıkarmasına örnekler vereceğiz.

“Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) tevhid inancı, bütün monoteist dinlerin atasıdır.” esası. Daha önceki semavî kitaplara inanmalarından ötürü Ehl-i Kitap’la ortak bir zemin belirleme, Mezopotamya’dan Filistin’e yerleşip oğlu Hazreti İshak vasıtasıyla Yahudilerin atası olan Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) aynı zamanda Mekke’de Kâbe’yi bina edip, öteki oğlu Hazreti İsmail vasıtasıyla da Arapların ve tüm Müslümanların ceddi olmasını hatırlatarak Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların tevhidin sembolü olan aynı babanın evlatları olduğunu bildirir. Böylece Kur’ân, irşad ve tebliğ adına ayrı bir menfez açar.[10]

“Dürüstlük bulmak isteyen kimse, dürüst olmalıdır.” kaidesi. “Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi düşünün. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara sûresi, 2/40) âyetinde Cenab-ı Allah, Kendisiyle bütün kulları arasında bir sözleşme bulunduğunu bildirmiş olmaktadır.[11]

“Söylediğini yaşamayanın sözü, insanlarda kabul görmez.” kaidesi. “Halka iyilik emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa?” (Bakara sûresi, 2/44) âyeti, Yahudilere hitabın ötesinde, “Sözün başkasına tesirinin birinci şartı, söyleyen tarafından yaşanmasıdır.” prensibini ortaya koyarak, yaşanmayan sözlerin sinelerde kabul görmeyeceğini anlatmaktadır.[12]

“Emsal (benzerler) birbirini iter.” kaidesi. “Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, Sen onların dinlerine tâbi olmadıkça senden razı olmazlar. Öyleyse de ki: ‘Allah’ın hidayet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan Allah’a karşı hiçbir koruyucu ve yardımcı bulamazsın.’”[13] âyetinden bu kuralı çıkarırken şöyle der: “Nitekim aynı kökten gelmeleri itibarıyla bugüne kadar İslâm’a karşı en büyük muarazanın semavî dinlerin müntesipleri tarafından yapıldığı inkâr edilmez bir hakikattir. Zira bunlar arasında cibillî bir ihtilaf söz konusudur fakat bu, hiçbir zaman aralarında bir vahdetin tesis edilemeyeceği şeklinde de anlaşılmamalıdır.”[14]

“Zaruretler haramları mubah kılar.” “Zaruretler, miktarına göre takdir edilir.” kaideleri.[15] “O, size lâşeyi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kıldı. Kim mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla, bunlardan yemesinde bir günah yoktur.” (Bakara sûresi, 2/173)

Bu özetlemeyi şöyle bitirir: “Hâsılı, denebilir ki, Bakara Sûresi’nde bir Müslümanın ferdî ve içtimaî hayatı adına lüzumlu olan bütün prensipler icmalî olarak anlatılmış ve hiçbir boşluk bırakılmamıştır.”[16]

Sûrenin birinci âyeti Elif, Lâm, Mîm vesilesiyle hurûf-u mukattaa hakkında izahlara önemli bir yer ayırır.[17] Değerli yazarımızın, başka tespitleri arasında, bu konudaki şu orijinal izahını aktaralım: “Bu harfler, maddeyi meydana getiren atomlar ve insanı oluşturan hücreler mesabesindedir. Yani buradaki asıl mucizelik şuradadır: Nasıl ki canlıyı meydana getiren elementler bilindiği ve elde mevcut olduğu hâlde yeni bir canlı yaratmaya Allah’tan başka kimsenin gücü yetmez; öyle de, Kur’ân-ı Kerim de, ت ب، ،ا (elif, be, te) veya buradaki şekliyle الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi herkesin bildiği harflerden müteşekkil olduğu hâlde hiç kimse, onun misli “Mu’cizü’l-Beyan” bir kitap meydana getiremez. Zira Allah’ın (celle celâluhu) hilkati mu’ciz (herkesi âciz bırakan) olduğu gibi hitabet ve kitabeti de mu’cizdir.”[18]

Bir de başka bir eserde görmediğim şu tespiti de iktibas etmeliyim: “Bir başka açıdan “Elif, Lâm, Mîm”, bir malum-u meçhulü anlatır. İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i derinlemesine incelediğinde pek çok hakikate âşina olur. Fakat nasıl ki, çeşitli ilimlerde ihtisas yapanların, bilmedikleri hususlar karşısında, “Biz açtığımız her malum sahanın ötesinde bir meçhulle karşı karşıya kalıyoruz; bildiğimiz şeyler, daima bizim karşımıza bilmediğimiz pek çok yeni şey çıkarıyor.” demeleri gibi, hurûf-u mukattaa ile karşılaşan bir kişi de, Kur’ân-ı Kerim’in içindeki bütün sırları ve hakikatleri öğrense de, hakkıyla onun iç derinliği ve ledünniyatına vâkıf olamayacağını, bildiği şeylerin, bilmediği nice şeyleri gösterdiğini idrâk ederek Kur’ân karşısında her zaman aczini ifade etme durumunda kalacaktır.”[19] Demek bu gizemli harfler, bir bakıma, var olmakla beraber bilemediğimiz nice hakikatlerin de birer unvanı, birer simgesi durumundadır. Bilindiği üzere bu harfler 29 sûrenin başında bulunmakta olup haklarında otuzdan fazla görüş ileri sürülmektedir. Bu teklifleri naklettikten sonra müfessirler “Bunlardan asıl maksadını, asıl Allah Teâlâ bilir.” derler.[20]

“Bu Kitap, müttakîler için rehberdir.” (Bakara sûresi, 2/2) âyeti, hidayeti takva sahiplerine mahsus kıldığı zannını uyandırmaktadır. Müfessirler burada neticenin gözetildiğini, yani cüz’î iradesini iman tarafına kullanarak neticede iman ve takva dairesine girecek olanların kastedildiğini,[21] Kur’ân’ın aslında bütün insanlara hitap olduğunu, fakat sonuçta ondan istifade edenler sadece müttakiler olması itibarıyla (i’tibar-ı mâ se-yekûn), âdeta onlara mahsus diye nitelendirilmesinin yerinde olduğunu belirtirler. Muhterem Fethullah Gülen konuya şöyle özetleyebileceğimiz bir başka açıdan daha yaklaşır: Hidayet için takva, takva için hidayet şart koşulunca, burada bir devr-i bâtıl bulunduğu zannedilebilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de hidayetin farklı farklı mânâlarda kullanılması, bir başka açıdan da hidayetin farklı mertebelerinin olması itibarıyla burada o şekilde bir devirden bahsetmek söz konusu değildir ve meselenin “devir” olarak anlaşılmaması için bu farklılıkların iyi bilinmesi lazımdır. Mesela kişinin, küfürden vazgeçip imana gelmesi, imanda derinleşip rüsuh kazanması, sonra onu tabiatına mâl etmesi; meseleyi daha da detaylandıracak olursak, hidayetin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn yollarından geçerek kemale ermesi... evet, işte bütün bu mertebeleri cüz’î ve küllî dairede duyup zevk etmesi, Kur’ân’ın hidayetinin çeşitliliği adına ortaya konabilecek farklılıklardandır. Kur’ân, hidayet dairesine giren bu kişinin elinden tutar ve onu, o yanıltmayan rehberliğiyle, yukarıda bir kısmı arz edilen farklı hidayet seviyelerinden biriyle taçlandırır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ibtida (başlangıç) ile intihayı (sonu) cem etmiş bir mukaddes kitaptır. Bu itibarla, hidayeti, hem ibtidası hem de intihasıyla Kur’ân’da görmek mümkündür. Hidayetin başlangıcını, Allah ve ibadet telakkisiyle İslâm dairesine giren bir bedevinin çok basitçe iz’an ve kabulü şeklinde görürsek; zirvesine de Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mazhar olduğu hidayet diyebiliriz. Bazı sosyologların da ifade ettiği gibi, şimdiye kadar hiçbir fikir, doktrin ve kitap Kur’ân-ı Kerim’in toplumda meydana getirdiği inkılabı gerçekleştirememiştir. Başka oluşumlarda ancak üç-dört nesilde tamamlanan bir tekemmül sürecini Kur’ân sayesinde Hazreti Peygamber bir nesilde tamamlamıştır. Demek Kur’ân’ın hidayeti birinci basamakla başlayıp kemalâtta devamlı yükselen bir terakkî şeklinde seyretmektedir, âdeta mü’minler adedince sonsuz denecek kadar mertebeleri vardır.[22]

Müellifimiz âyetleri tefsir ederken onları konu bütünlüğünü göz önünde bulundurarak gruplandırır (1-5. âyetler, 6-7. âyetler, 8-10. âyetler gibi). İzaha başlarken önce âyetlerdeki kelimelerin “müfredat mânâsı”nı kaynaklara dayanarak etraflı bir şekilde verip açıklar. Açıklamasında sadece lügavî mânâlarla yetinmez, duruma göre kelâm, İslâm düşüncesi, fıkıh, tasavvuf ilimlerindeki ıstılah mânâlarına da girer. Mesela 6. âyette geçen كَفَرُوا kelimesini açıklarken kefr, küfr, küfrân, kâfir, kâfûr, kâfire kelimelerinin anlamlarını[23] verdikten sonra küfr terimini kelâm, akaid, mezhepler tarihi, İslâm düşüncesi alanları açısından inceler.[24]

Müteakiben aynı âyet grubunda “seçilen kelimelerdeki dil incelikleri” başlığı altında şu kabîl bilgileri buluruz: إِنَّ te’kid edatının, الَّذِينَ ism-i mevsûlünün, سَوَۤاءٌ kelimesinin, عَلَى edatının, başka çok müteradif kelimeler arasında inzar kelimesinin tercih edilmesi, zamirle anlatma imkanı varken zâhir isim kullanılmasındaki incelikler sarf, nahiv, belâgat ilimleri bakımından incelenir. Daha başka yerlerde îcâz, itnâb, ma’rife, nekire, tenvin, isim cümlesi, fiil cümlesi, fiilin mâzi veya muzâri getirilmesi, kasr, istifham ilh. üsluplarının ihtiva ettiği incelikleri bildirerek Kur’ân’daki üstün edebî anlatımı, Kur’ân estetiğini imkân ölçüsünde okuyucuya intikal ettirmeyi hedefler.

Eser belâgat incelikleri yönünden ağırlıklı olmakla birlikte onda, yeri geldiğinde kelâm,[25] fıkıh,[26] içtimaî tefsir,[27] psikolojik tefsir,[28] fennî (bilimsel) tefsir,[29] tasavvufî tefsir[30] bakımından dikkate değer izahlar bulmaktayız. 17-18. âyetler vesilesiyle münafıklar hakkındaki meselleri, beyan ilmi açısından etraflı bir şekilde tahlil eder.[31] Kur’ân’ın bu mesellerle onların tutarsızlıklarını, çarpık hâlet-i ruhiyelerini, bocalamalarını, kişilik bozukluklarını nasıl resmettiğini anlatır. Diğer taraftan Kur’ân’ın, yeri geldikçe mesel irad etmek suretiyle meseleleri müşahhas hâle getirmesi hakkında genel mütalâasında da şöyle der: “Ve işte bu şekilde temsil yoluyla vehim akla, hayal de fikre teslim oluyor.. ve oldukça garip ve uzak meseleler hâzır hâle geliyor. İnsan öldükten sonra dirilmeyi uzak görebilir; ancak baharı görünce, sanki çok uzak bir mesele olan o tekrar dirilme, gözünün önünde mahsüs ve makûl bir hâl alıyor gibi olur. Bunun gibi, temsil yoluyla mânâlar da âdeta cisim giymiş olurlar. Kur’ân-ı Kerim’in ifadelerindeki bu canlılığı, Abdülkâhir Cürcânî (ö.471/1079), Zemahşerî (ö.538/1144), Sekkâkî (ö. 626/1229), Bediüzzaman (ö.1960) ve Seyyid Kutup (ö.1966) gibi yüzlerce muhakkik çok iyi görmüş ve değerlendirmişlerdir.”[32]

Eserde değinemediğimiz daha birçok özellik elbette vardır. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’in mufassal özeti olan 286 âyetli Bakara Sûresi’ni, makalemizin başında belirttiğimiz üzere, âdeta 25 âyette hulâsa etmiş, ilk etapta vakti müsait olmayanlara kısa yoldan bir fikir vermek istemiştir. Tafsilat almak isteyenleri de devamını okumaya teşvik etmiştir. Muhterem Fethullah Gülen’in de tam bu miktarını tefsir etmesi, rastgele olmayıp kesinlikle böyle bir değerlendirme sonucunda olmuştur. Kendisi bu plândan söz etmese de bu bende kesin bir kanaattir. Böylece birkaç ciltlik tefsiri okuma imkânı bulamayan geniş okuyucu kitlesine, bütünlük arz eden küçük bir cilt ile istifade imkânı vermiştir.[33] Kendisine Kur’ân’a ve Müslümanlara hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyor, Cenab-ı Allah’ın, ömrüne daha nice bereketler ihsan buyurmasını diliyoruz.

[1] Bir İ’câz Hecelemesi, s.28.
[2] Bir İ’câz Hecelemesi, s.27-28.
[3] Bir İ’câz Hecelemesi, s.29-30.
[4] Bir İ’câz Hecelemesi, s.31.
[5] Bir İ’câz Hecelemesi, s.32-34.
[6] Bir İ’câz Hecelemesi, s.35-40.
[7] Bir İ’câz Hecelemesi, s.37.
[8] Bir İ’câz Hecelemesi, s.71.
[9] Tefsiru’l-Menar, 7/288-289. En’âm Sûresi tefsirinin girişinde özetle şöyle der: Bakara Sûresi’nden sonraki 3, 4 ve 5. sûreler Ehl-i Kitap ağırlıklı olup onların hatalarını düzeltir. 6. En’âm Sûresi tevhidin özünü ve mahiyetini bildirip şirk ve küfrü iptale, 7. A’râf Sûresi tevhid tarihine, onu tebliğ eden peygamberlerin kavimleriyle mücadelelerine, 8. Enfâl ve 9.Tevbe sûreleri münafıkların davranışlarına ağırlık verir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’in ilk sülüsü (üçte biri) böyle bir bütünlük ortaya koyarak tamamlanır. Ayrıntılar nazara alınmaksızın genel bir bakışla bu, sûreler arası tenâsüp yönünden ilginç bir değerlendirmedir (Krş.: Suat Yıldırım, Fâtiha ve En’am Sûrelerinin Tefsiri, İstanbul, 1989, s.44-45).
[10] Bir İ’câz Hecelemesi, s.47.
[11] Bir İ’câz Hecelemesi, s.45-46.
[12] Bir İ’câz Hecelemesi, s.57.
[13] Bakara sûresi, 2/120.
[14] Bir İ’câz Hecelemesi, s.58-59.
[15] Bir İ’câz Hecelemesi, s.60.
[16] Bir İ’câz Hecelemesi, s.61.
[17] Bir İ’câz Hecelemesi, s.70-72, ayrıca s.83-95.
[18] Bir İ’câz Hecelemesi, s.72.
[19] Bir İ’câz Hecelemesi, s.87-88.
[20] Suat Yıldırım, Kur’ân İlimlerine Giriş, İstanbul, Ensar Yay. 7. bas., 2011, s.107-109.
[21] Nesefî, Medârik, bu âyetin tefsirinde.
[22] Bir İ’câz Hecelemesi, s.76-77.
[23] Bir İ’câz Hecelemesi, s.155-156.
[24] Bir İ’câz Hecelemesi, s.156-159.
[25] Mesela s.157-160’ta küfre sebep olan şeyler; s.164-165’te imanın mahiyeti; s.170-175’te cebr ve ihtiyar meseleleri.
[26] Mesela s.53-54’te haram ve mubah konusu; s.124-125’te namazı ikâme ve namazda tâdil-i erkân.
[27] Mesela s.128-132’de zekât ve sosyal adalet; s.354-358’de münafıkların taklit ve menfaatçilik zihniyeti.
[28] Mesela s.202-209’da nefs, şuur, vicdan hakkındaki izahlar; s.232-234’te münafıkların ıslah ve dürüstlük iddiaları; s.358-359’de münafıkların düalite yaşamaları ve kişilik bozuklukları.
[29] Bir İ’câz Hecelemesi, s.35-40’de çağdaş tıp ve embriyonun ana karnındaki safhaları, keza astronomi alanında gök cisimlerinin yaratılması, Güneş ve Ay’ın hareketlerine dair Kur’ân-ı Hakîm’deki işaretler.
[30] Mesela s.162-163’te kalb hakkında.
[31] Bir İ’câz Hecelemesi, s.286-289.
[32] Bir İ’câz Hecelemesi, s.293.
[33] Önyargılı bazı kimseler, kitap tanıtımına dair bu makalem ile “kendi Hocamızı” ölçüsüz şekilde övdüğümüzü iddia edebilirler. Böyle düşünenleri, makalemizde ilmî ölçülere uymayan yerleri göstermeye davet ediyorum. Keza kitabı okuyup ilmî yönden değerlendirmelerini öneriyorum.