Yazdır

Bakara Sûre-i Celîlesi

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 17
En KötüEn İyi 

Bakara Sûre-i Celîlesi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Sûreye icmalî bir bakış

Evvela, Bakara Sûre-i Celîlesinin muhtevasına kuşbakışı bir atf-ı nazar yararlı olacaktır.

Evet, sûreye umumi olarak bakıldığında icmalen şu konuları ihtiva ettiği görülmektedir:

İlk yirmi âyetinde, “ümmet-i icabet” ve “ümmet-i davet”i teşkil eden, mü’min, münafık ve kâfirlerden müteşekkil üç sınıftan bahsedilmektedir. Evet, insanlar başlıca iki gruba ayrılırlar:

1. Allah’ın tavsif ettiği şekilde O’nu tanıyıp iman eden ve Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davetine icabette bulunan mü’minler.

2. Dine çağrıldıkları hâlde, tavsif edildiği şekilde Allah’ı tanımadığı gibi Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) davetine de icabet etmeyen mahrumlar.

Bu ikinci grup da kendi aralarında ikiye ayrılır:

1. İç ve dış bütünlüğü olmayan iki yüzlü münafıklar.

2. İnkârda iç ve dış vahdeti olan münkir kâfirler.

Ayrıca değişik bir zaviyeden mü’minler de iki gruba ayrılmıştır:

1. Fıtrat-ı mücerredeleriyle, hiçbir delil istemeden, cebir olmadan, kendilerine hak ve hakikatler anlatılmadan, tamamen şahsî araştırma neticesinde bir Mevcud-u Meçhul’e inanıp gayba iman eden tali’liler ki, Fâtiha Sûresi’nin başından إِيَّاكَ نَعْبُدُ’ye kadar olan âyetler ve Bakara Sûresi’ndeki اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar ki gayba iman ederler...” (Bakara sûresi, 2/3) beyan-ı sübhanisi, bu kutlularla alâkalı gibi görünmektedir.

2. وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ “Onlar, Sana indirilene iman ederler.” (Bakara sûresi, 2/4) âyetiyle anlatılan, gayba iman ile beraber, kendilerine indirilen kitap ve ondaki ilâhî talimatlara inanan, ufku açık, hakikat âşina mü’minler.

Bu taksimden anlaşılmaktadır ki, “gayba iman edenler”in sadece ümmet-i Muhammed ile sınırlandırılması doğru değildir. Ümmet-i Muhammed’den evvel gayba iman eden Hıristiyanlar, Yahudiler ve Hatice-i Kübrâ Validemizin (radıyallâhu anhâ) amcazâdesi Varaka İbn Nevfel ve şanlı sahabî Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) amcası Zeyd İbn Amr gibi fıtrat-ı selimeleri hak ve hakikate âşina olan “hanifler”in mevcudiyeti, bu hükmü teyit eder mahiyettedir. İşte bu tür Hıristiyan, Yahudi ve hunefâ içinde gayba iman edenler, bir de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil olan vahy-i ilâhiye iman ediverseler, ikinci zümreye dâhil olurlar.

* * *

Mü’min, kâfir ve münafıklardan müteşekkil üç zümre Bakara Sûresi’nin yirmi birinci âyetine kadar beliğ bir ahenk içinde anlatılmaktadır ve burada zikredilen hakikatlerin Fâtiha ile de ciddi bir tetâbuk (uyum) içinde olduğu görülmektedir. Zira Fâtiha’nın tefsirinde de izah edildiği üzere,[1] Cenab-ı Hak, bu sûrenin başında Kendisini gaybî bir surette tanıttıktan sonra, ümmet-i icabeti “hitap mertebesi”ne yükseltir, onlar da O’na (celle celâluhu) إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım umarız.” (Fâtiha sûresi, 1/4) derler. Onun gibi burada da Allah (celle celâluhu), kullarını hitap pâyesiyle şereflendirerek: يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.” (Bakara sûresi, 2/21) ferman-ı sübhânisiyle, kendilerini Yaratana ibadet etmeye çağırmaktadır ki bu da Fâtiha’yla Bakara Sûresi arasında mevcut olan ayrı bir uyum keyfiyetini ifade eder.

Bakara Sûresi dikkatle incelendiğinde, Fâtiha’da nazara verilen “mü’minler ve diğerlerinin umumi durumu”nun burada tafsilatıyla ele alınıp işlendiği görülür. Mesela, bu sûrenin 21’den 40’a kadar olan âyetlerinde, insanın hilkatinden meleklerin ona secdesine, o garip imtihan neticesinde Cennet’ten dünyaya gönderilişinden tevbe ederek affa mazhar olup Cenab-ı Hak tarafından nimetlerle perverde kılınmasına kadar upuzun bir vetirede insanoğlunun sergüzeştisinden bahsolunmaktadır ki bunlar bir yönüyle imanın önemini vurgularken, diğer yönden de geçmişte cereyan eden beşerî hâdiseleri anlatması bakımından, Fâtiha’daki الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile zikrolunan mün’amün aleyh’lerle (kendilerine nimet verilen) burada zikredilenler arasında irtibat kurmaktadır.

Daha sonra; يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi; hatırlayın da Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.. ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara sûresi, 2/40) âyeti ve وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ لَا تَعْبُدُونَ إِلَّا اللهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَاٰتُوا الزَّكَاةَ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِنْكُمْ وَأَنْتُمْ مُعْرِضُونَ۝وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَۤاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ أَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنْتُمْ تَشْهَدُونَ۝ثُمَّ أَنْتُمْ هٰۤؤُلَۤاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَۤاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلٰۤى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “Bir vakit İsrailoğulları’ndan söz alıp: ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel muamelede bulunun. İnsanlara tatlı söz söyleyin. Namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin.’ demiştik. Ne var ki, pek azınız hariç siz sözünüzden döndünüz. Hâlâ da yüz çevirmektesiniz. Hani sizden, ‘Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi ülkenizden çıkarmayın.’ diye de söz almıştık da siz de bunu kabul etmiştiniz. Zaten buna siz de şahitsiniz. Ama işte siz birbirinizi öldürüyor, bir kısmınızı yurdunuzdan çıkarıyor, onlara karşı günahta ve zulümde birbirinizi destekliyorsunuz. Bununla beraber, onlar esir olarak gelirlerse fidyelerini verip onları kurtarıyorsunuz. Hâlbuki aslında onların çıkarılması size haram kılınmıştı. Ne o, yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını red mi ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların elde edeceği netice, dünya hayatında rüsvaylıktan başka bir şey değildir. Böyleleri kıyamet gününde en şiddetli azaba itilirler. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara sûresi, 2/83-85) âyetlerinde, İsrailoğulları ele alınarak, hem Cenab-ı Hakk’ın nimetleri hem de böyle davranan İsrailoğulları’nın bu nimetlere karşı gösterdikleri nankörlükler anlatılmaktadır. Aynı zamanda bu âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hakk’ın İsrailoğulları’ndan bir misak olarak aldığı evâmir-i aşere (on emir) zikredilmektedir.

* * *

Mekke-i Mükerreme’de nâzil olan (Mekkî) âyetlerin ifadelerinde müşâhede edilen belâgat ve fesâhat, Medine-i Münevvere’de nâzil olan (Medenî) âyetlerdekinden farklıdır. Medenî âyet ve sûrelerde ekseriyetle inanmış insanlara hitap edilerek ahkâma dair meseleler anlatılmaktadır. Mekke’de nâzil olan âyet-i kerimelerin muhatapları ise daha ziyade inanmayan insanlar olduğundan Mekkî âyetlerde her şeyden önce kitleleri imanın diriltici iklimiyle tanıştırma esas alınmıştır.

Müslümanlar Mekke’de iken hem kemmiyet hem de teçhizat itibarıyla oldukça zayıftılar. Onun için bu durum, başka dinden olanları pek endişeye sevk etmiyordu. Ama Medine’de Site İslâm Devleti kurulduğunda gayrimüslimlerde istikbale matuf ciddi endişeler meydana gelmişti. Onun için Kur’ân-ı Kerim, burada gayrimüslimleri de nazar-ı itibara almış ve meseleyi iki yönden işlemiştir: Bir taraftan âdeta Müslümanlara; “Sizden olmayan din mensupları karşısında durumunuz çok kritiktir.” diyerek onları ikaz etmiş; diğer taraftan da eski diyanet sahiplerinin Müslümanlara bakış açılarını anlatmıştı. Aslında her iki tarafı idare, Kur’ân-ı Kerim’in irşad mevzuunda o fevkalâde üslubunun ifadesiydi. O, bir taraftan hazımsız erbab-ı diyanetin toplum bünyesinde meydana getirmiş oldukları zararları anlatırken, diğer taraftan da tahrik etmemek ve damarlarına dokundurmamakla, hak ve hakikate uyanmaları adına onlara bir kapı aralıyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi; hatırlayın da Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.. ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara sûresi, 2/40) gibi âyetleriyle onlara bu tür bir minnette bulunuyordu. İşte bu ve bunun gibi maksatlara binaendir ki, Bakara Sûresi’nde önceki ashab-ı diyanetten uzun boylu ve tafsilatıyla bahsedilmektedir.

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ۝رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَۤا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَۤا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ۝رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “İbrahim ile İsmail, Beyt‑i Şerif’in temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı: Ey bizim kerim Rabbimiz! Yaptığımız bu işi bizden kabul buyur! Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sensin. Ey bizim yüce Rabbimiz! Bizi yalnız Sana boyun eğen Müslüman kıl. Soyumuzdan da yalnız Müslüman olarak Sana teslimiyet gösteren bir Müslüman ümmet yetiştir. Bizlere ibadetimizin yollarını göster, tevbelerimizi kabul buyur. Muhakkak ki tevbeleri en güzel şekilde kabul eden rahmeti engin Sensin! Ey bizim Rabbimiz! Onların içinden öyle bir resûl gönder ki; kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretsin ve onları tezkiye ediversin. Muhakkak ki Azîz Sensin, Hakîm Sensin! (Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin.)” (Bakara sûresi, 2/127-129) gibi âyetleriyle İsrailoğulları’na Kâbe’nin temellerini yükseltip onu inşa edenin Halilürrahman Hazreti İbrahim ve oğlu Hazreti İsmail olduğu anlatılmaktadır. Bununla Müslümanlar ve hususiyle Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Resûl-i Ekrem’le Yahudiler arasında, her iki neslin Hazreti İbrahim’e dayanması mânâsında, bir hayt-ı vuslattan bahsedilmektedir. Ayrıca bu âyet-i kerimelerde, insanların tek kıbleye teveccühü meselesi, bunu temin edecek, onlara Kitab’ı ve hikmeti talim edecek kişinin Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) olduğu ve bunun da, Yahudilerin de dedesi olan Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in duasının bir neticesi olduğu anlatılmaktadır. Böylelikle âyetler bir atadan gelen Müslümanlarla Yahudilerin arasında bir vahdet kurmak suretiyle irşad ve tebliğ adına ayrı bir menfez açmaktadır.

Daha sonra Yahudiler ve Kudüs-i Şerif’in kıble olması meselesi bir tarafa bırakılarak قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَۤاءِ “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada arayıp durduğunu görüyoruz...” (Bakara sûresi, 2/144) denilmekte ve nazarlar doğrudan doğruya Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’in inşa ettiği Kâbe-i Muazzama’ya çevrilerek فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ “Haydi çevir yüzünü Mescid-i Haram’a doğru!...” (Bakara sûresi, 2/144) buyrulmaktadır. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Allah (celle celâluhu), nazarları bazen Kudüs-i Şerif’e, bazen Kâbe’ye, isterse bazen de başka bir tarafa tevcih edebilir. Ne var ki Cenab-ı Hak, nazarları nereye yönlendirirse yönlendirsin bunları kalblerin, fikirlerin ve nazarların vahdetini temin etmek için yapar.

* * *

Ayrıca Bakara Sûresi’nin değişik âyetlerinde İslâm’ın temel esasları genişçe izah edilmektedir. Mesela, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “O müttakiler ki, görünmeyen âleme inanırlar, namazlarını tam dikkatle îfâ ederler, kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infakta bulunurlar.” (Bakara sûresi, 2/3) âyetinde, sûrenin başka yerlerinde olduğu gibi, “namaz ve zekât” anlatılmaktadır. Yine aynı âyet-i kerimede “kelime-i şehadet ve kelime-i tevhid”in mânâsı etrafında tahşidat yapılmakta ve اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar gayba inanırlar...” buyrularak “melâike-i kiram”ın yanında, esrarı ancak Cenab-ı Hak tarafından bilinen “kader, Cennet ve Cehennem...” gibi şu anda bizim için gâip olan şeyler de işaretlenmektedir.

Daha sonra كَمَۤا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ “Size âyetlerimizi okuması, sizi tertemiz hâle getirmesi, Kitap ve hikmeti ve daha bilmediğiniz başka şeyleri öğretmesi için içinizden birini size elçi gönderdik.” (Bakara sûresi, 2/151) âyetiyle “Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvveti” anlatılmakta ve وَإِلٰهُكُمْ إِلٰهٌ وَاحِدٌ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ “Hepinizin ilâhı tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahman’dır, Rahîm’dir.” (Bakara sûresi, 2/163) kudsî beyanıyla da “tevhid-i ulûhiyet”e dair ciddi tahşidat yapılmaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerim, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى الْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْأُنْثٰى بِالْأُنْثٰى فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَأَدَۤاءٌ إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ ذٰلِكَ تَخْفِيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Ey iman edenler! Öldürülen kimseler hakkında size kısas farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, dişi ile dişi kısas olunur. Ama kim, maktulün velisi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra gereken diyeti ona güzel ve makûl bir şekilde tam olarak ödemek gerekir. Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir kolaylık ve lütuftur. Artık kim bundan sonra karşıdakinin hakkına tecavüz ederse ona son derece acı bir azap vardır.” (Bakara sûresi, 2/178) âyetiyle, “kısas”ı nazara vererek, bütün cinaî ve cezaî kanunları hulâsa etmektedir. Elbette bu âyetlerin zâhirinden hüküm çıkarmanın yanında, icma, istinbat, içtihat, kıyas, istihsan, maslahat, sedd-i zeraî gibi hususlarla alâkalı kaideleri de Sûre-i Bakara’da bulmak mümkündür.

Yine Bakara Sûresi’nde, كُتِبَ عَلَيْكُمْ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ إِنْ تَرَكَ خَيْرًا الْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ بِالْمَعْرُوفِ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقِينَ “Öleceğini anlayan biriniz, geriye mal bırakacaksa, anası, babası ve akrabaları için münasip bir tarzda vasiyette bulunması farz kılındı. Bu, müttakiler üzerine bir borçtur.” (Bakara sûresi, 2/180) âyetiyle, “valideyn ve akrabîne vasiyette bulunma” emredilmekte ve “sınıf-ı mütekârib”e işarette bulunulmaktadır ki, bu bir bakıma daha sonra anlatılacak mirasın da mücmel bir hulâsası demektir.

يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۝أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ۝شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِۤي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللهَ عَلٰى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki korunursunuz. Sayılı günlerde.. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki, insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilalini görürse o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan ise tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde, oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Allah, oruç günlerini tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Zât’ını tazim etmenizi ister. O, şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.” (Bakara sûresi, 2/183-185) âyetleriyle de farz olan “Ramazan orucu” anlatılmaktadır.

Aynı zamanda, وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ وَأَحْسِنُۤوا إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ “Allah yolunda malınızı harcayın da, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve ihsan ruhuyla hareket edin. Çünkü Allah, ihsan ruhuyla oturup kalkanları sever.” (Bakara sûresi, 2/195) âyetiyle “Allah yolunda infakta bulunma” konusunda tahşidat yapılırken, اَلْحَجُّ أَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ فَمَنْ فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللهُ وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰى وَاتَّقُونِ يَۤا أُۨولِي الْأَلْبَابِ “Hac, malum aylardır. Kim o aylarda haccı îfâya azmederse bilsin ki, hacda ne kadına yaklaşma ne günah sayılan davranışlarda bulunma ne de tartışma ve sürtüşme yoktur. Siz, hayır olarak her ne yaparsanız Allah mutlaka onu bilir. Azıklanınız ve biliniz ki, azığın en hayırlısı takvadır, haramlardan korunmadır. Öyleyse Bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahipleri!” (Bakara sûresi, 2/197) âyetiyle de “hac farizası” nazara verilmektedir.

Yine bu sûrede ahkâma dair daha başka konulara da işaret edilmektedir: Mesela, يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَۤا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَۤا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا “Sana, şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları menfaatlerinden daha büyüktür.” (Bakara sûresi, 2/219) ifadeleriyle içki ve kumarın haram oluşuna bir ön işarette bulunulmaktadır. Ashab-ı kiramdan bazıları bu âyetle içkiyi hemen terk etmişken, bazılarının ondan tamamen vazgeçmesi, kat’i delil olan şu âyetle olmuştur: يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُۤوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız.” (Mâide sûresi, 5/90)

Bunun gibi, كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسٰۤى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰۤى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ “Hoşlanmasanız da savaşma size farz kılındı. Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur.. Ve olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur. Doğrusu bunu Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi, 2/216) âyetinde cihadın mü’minler için farz olduğu anlatılmış; cihad ilan etme mecburiyetinde kalındığında, وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ فِيهِ فَإِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْ كَذٰلِكَ جَزَۤاءُ الْكَافِرِينَ “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Dinden döndürmek için işkence yapmak, adam öldürmekten beterdir. Yalnız, onlar Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Onlar sizi öldürmeye kalkışırlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kâfirlerin cezası böyledir.” (Bakara sûresi, 2/191) âyetiyle de kendi kuralları içinde cihad emredilmiştir.

Ayrıca bu sûrede, يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَوَاقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ “Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir...” (Bakara sûresi, 2/189) âyetiyle insanlar için büyük önem arz eden zaman mefhumuna, aynı zamanda astronominin önemli bir konusu olan takvimciliğe ve Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen kamerî takvime dikkat çekilmiştir.

Aynı âyetin devamında ise, وَلَيْسَ الْبِرُّ بِأَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰى وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Evlere arka tarafından girmeniz fazilet değildir. Asıl fazilet, haramlardan sakınan müttaki insanların gösterdiği fazilettir. Öyleyse evlere kapılardan girin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki umduğunuza kavuşasınız.” (Bakara sûresi, 2/189) buyurularak, nazarlar herhangi bir müspet neticeye götürmeyen âdetlerden, neticeye götüren sebeplere tevcih edilerek mü’minlere âdeta şöyle denilmiştir: İyilik, fazilet, kendi heva ve heveslerinize göre yaptığınız amellerde değil; Allah’ın talimi çerçevesinde yaptığınız işlerdedir. İyilik, “ittikâ”da, Allah’tan hakkıyla korkmaktadır. Böylece هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “(O Kur’ân), müttakiler (Allah’tan hakkıyla korkanlar) için bir yol göstericidir.” (Bakara sûresi, 2/2) beyanıyla nazarlar anlamsız davranışlardan taabbudîlik ufkuna çevrilmektedir.

اَللهُ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُۤ إِلَّا بِإِذْنِه يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهۤ إِلَّا بِمَا شَۤاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ “Allah o İlâhtır ki, Kendisinden başka ilâh yoktur. Hayy’dır, Kayyûm’dur. Kendisini ne bir uyuklama, ne uyku tutamaz. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine? Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, O hepsini bilir; mahlûklar ise O’nun dilediğinden başka hiçbir şey bilemez ve kavrayamazlar. O’nun kürsîsi gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O, öyle ulu, öyle büyüktür.” (Bakara sûresi, 2/255) “Âyetü’l-Kürsî” ismiyle maruf ve meşhur olan bu âyette ise, “Allah’ın kürsîsi ve ilminin ihatası” gibi idrâk ufkunu aşkın hakikatler ifade edilmektedir.

اَلَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُۤوا إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَنْ جَۤاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُۤ إِلَى اللهِ وَمَنْ عَادَ فَأُولٰۤئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ۝يَمْحَقُ اللهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ وَاللهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ۝إِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَاٰتَوُا الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۝يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَۤا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ۝فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللهِ وَرَسُولِه وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ۝وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلٰى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ۝وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Faiz yiyenler tıpkı Şeytan’ın çarptığı kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar. Bu, onların ‘Alışveriş de faiz gibidir.’ demelerindendir. Hâlbuki Allah, alışverişi mubah, faizi ise haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat gelir, o da faizden vazgeçerse, daha önce yaptığı muamele gelip geçmiştir. Hakkındaki hüküm de Allah’a aittir. Her kim de tekrar faizciliğe başlarsa, işte onlar Cehennemliktir, hem de orada ebedî kalacaklardır. Allah faizli mala bereket vermez, zekât ve sadakaları ise nemalandırır. Hem Allah, kâfirlikte ileri giden, günahta ısrarlı hiç bir kimseyi sevmez. İman eden, makbul ve güzel işler yapanların, namazı hakkıyla ifa eden, zekât verenlerin mükâfatları, Rabbileri nezdindedir. Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer mü’min iseniz geri kalan faizi terk edin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder ne de haksızlığa uğrarsınız. Eğer borçlu sıkıntıda ise kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. Şayet bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin için daha da hayırlıdır. Öyle bir günde rezil-rüsvay olmaktan sakının ki, o gün Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız, sonra her kişiye yapıp ettiklerinin karşılığı tamamen ödenecek ve kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara sûresi, 2/275-281) âyetleriyle, faiz yiyenlerin alışverişle faizi eş tutmalarının yanlış olduğu beyan edilip, bu iki şeyin arası ayrılarak, alışverişin helâl, faizin ise haram olduğu ifade edilmektedir. Zira alışverişte karşılıklı iki şeyin değiştirilmesi, bir başka deyişle iki “ivaz”ın mübadelesi söz konusu iken; faizde karşılığı olmayan bir kazanç söz konusudur. Daha sonra, faiz almanın zannedildiği gibi serveti artırmayacağı vurgulanmakta; bu muamelenin Allah’a ve Resûlü’ne savaş açma mânâsına geleceği üzerinde durulmakta ve nazarlar ahirete çevrilmektedir.

Bu âyetler ve Âl-i İmrân Sûresi’ndeki, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَۤا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Öyle kat kat artırarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki felâh bulasınız.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/130) âyetinde, toplumsal hayat adına bir virüs olan, bütün hukukçuları ve bilhassa iktisatçıları meşgul eden faiz belası, birkaç âyetle özet bir şekilde dile getirilmiştir.

Ardından gelen iki âyette ise, ribânın karşısında alternatif bir durum ihraz eden karz-ı hasen (faizsiz borç) meselesi şu şekilde anlatılmıştır:

يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُۤوا إِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ إِلٰۤى أَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللهُ فَلْيَكْتُبْ وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا فَإِنْ كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَۤاءِ أَنْ تَضِلَّ إِحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الْأُخْرٰى وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَۤاءُ إِذَا مَا دُعُوا وَلَا تَسْأَمُۤوا أَنْ تَكْتُبُوهُ صَغِيرًا أَوْ كَبِيرًا إِلٰۤى أَجَلِه ذٰلِكُمْ أَقْسَطُ عِنْدَ اللهِ وَأَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَأَدْنٰۤى أَلَّا تَرْتَابُۤوا إِلَّا أَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدِيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَلَّا تَكْتُبُوهَا وَأَشْهِدُۤوا إِذَا تَبَايَعْتُمْ وَلَا يُضَۤارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَهِيدٌ وَإِنْ تَفْعَلُوا فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ وَاتَّقُوا اللهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللهُ وَاللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ۝وَإِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللهَ رَبَّهُ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ اٰثِمٌ قَلْبُهُ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ “Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu kaydedin. Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın ve Rabbisine karşı gelmekten sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz birisi ise onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın. (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması hâlinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler, çağırıldıklarında şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak Allah katında adalete daha uygun, şahitliği îfâ etmek için daha sağlam, şüpheyi gidermede de daha elverişlidir. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Ne katip ne de şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının. Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Eğer yolculuk hâlinde iseniz ve yazacak birini bulamazsanız, o takdirde borç karşılığında bir malı (rehin olarak) bırakırsınız. Şayet birbirinize itimat eder de buna gerek duymazsanız, güvenilen kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da üzerindeki emaneti ödesin. Görüp bildiğinizi de gizlemeyin. Bildiğini gizleyenin kalbi günahkârdır. Allah her ne yaparsanız bilir.” (Bakara sûresi, 2/282-283) Ayrıca bu âyetlerde şahitlik esası üzerinde de durulmakta ve bu meselede senetlere, muhakeme usûlüne, borçlar hukukuna müteallik bir kısım hukuki meseleler de kısaca anlatılmaktadır.

* * *

Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerinde, dünyevî ve uhrevî hayatla alâkalı hüküm çıkarmak için hayatî birçok kaide ve esas mevcuttur. Akide, ibadet, muamelât ve ukubâtla ilgili âyetler sabit birer kaide hâlindedir. Sonraki meseleler bir mânâda onlara irca edilir. Şimdi bu konuyu da birkaç misalle müşahhaslaştıralım:

1. قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Dedik ki: İnin oradan hepiniz. Artık ne zaman Benden size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara bir korku olmayacak ve hiç üzülmeyecekler de.” (Bakara sûresi, 2/38) ve يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Benden korkun!” (Bakara sûresi, 2/40) âyetleriyle Cenab-ı Hak bize içtimaî mukavele şeklinde Kendisiyle kulları arasında var olan bir sözleşmeyi hatırlatmakta ve bu akdin her zaman geçerli olduğunu bildirmektedir.

2. أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Halka iyilik emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara sûresi, 2/44) âyetiyle ise, “Sözün başkalarına tesir etmesinin birinci şartı, öncelikle onun söyleyen tarafından yaşanmasıdır.” hakikati ortaya konularak, yaşanmayan sözlerin sinelerde kabul görmeyeceği anlatılmaktadır.

3. Ve وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ “Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir bedel ödeyemez; kimseden şefaat kabul edilmez ve hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez.” (Bakara sûresi, 2/48) âyetiyle de “Kimseye kimsenin günahının yüklenmeyeceği ve Allah’ın (celle celâluhu) huzuruna herkesin kendi günahıyla çıkacağı” ilâhî kuralı hatırlatılmaktadır. Evet, وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرٰى “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez...” (En’âm sûresi, 6/164) ve وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعٰى “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka bir şey elde edemez.” (Necm sûresi, 53/39) âyetleriyle ahirette hiç kimsenin, başka birisinin suçunu yüklenmeyeceği ve dünyada iken ne yapmışsa azap veya mükâfat olarak onun karşılığını tastamam göreceği ifade edilmektedir.

4. مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَۤا أَوْ مِثْلِهَۤا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Biz, daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe herhangi bir âyetin hükmünü neshetmez veya ertelemeyiz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” (Bakara sûresi, 2/106) âyetiyle de, “Allah’ın (celle celâluhu) bir kısım hükümleri zamana göre değiştirdiği” hakikati üzerinde durulmaktadır ki bu, umumi hukukta ve Mecelle’de “Ezmânın tegayyürüyle ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.” şeklinde ifade edilen genel prensibin de esası gibidir.

5. Yine, وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللهِ هُوَ الْهُدٰى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَۤاءَهُمْ بَعْدَ الَّذِي جَۤاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ “Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, Sen onların dinlerine tâbi olmadıkça asla Senden razı olmazlar. Öyleyse de ki: “Allah’ın hidayet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, Allah’a karşı hiçbir koruyucu ve yardımcı bulamazsın.” (Bakara sûresi, 2/120) âyetiyle, “Asl-ı vâhidden (aynı kökten, kaynaktan) meydana gelen teferruat arasında tebâyün (ihtilaf, zıtlık) olduğu için birbirlerini iterler.” veya başka bir tabirle “Emsâl birbirini iter.” umumi prensibine işaret edilmektedir. Zerrelerden kürelere kadar geçerli olan bu kanun, insanlar arasında da söz konusudur. Nitekim aynı kökten gelmeleri itibarıyla bugüne kadar İslâm’a karşı en büyük muarazanın semavî dinlerin müntesipleri tarafından yapıldığı inkâr edilmez bir hakikattir. Zira bunlar arasında cibillî bir ihtilaf söz konusudur fakat bu, hiçbir zaman aralarında bir vahdetin tesis edilemeyeceği şeklinde de anlaşılmamalıdır.

6. وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَۤا أَنْزَلَ اللهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَۤا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَۤاءَنَۤا أَوَلَوْ كَانَ اٰبَۤاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ “Onlara: ‘Gelin Allah’ın indirdiği buyruklara tâbi olun!’ denildiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı ne durumda bulduysak ona uyarız.’ derler. Babaları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?” (Bakara sûresi, 2/170) âyet-i kerimesi ise insanlar için büyük ölçüde fıtrî ve cibillî bir hakikat olan, “babadan-atadan gördüğüne tâbi olma” yaygın âdetini dile getirmektedir. Nitekim Müslümanlar İslâm’a, Hıristiyanlar Hıristiyanlığa, Yahudiler de Yahudiliğe karşı böyle bir irtibatla tutunuyor gibidirler. “Her çocuk fıtrat (İslâm dini) üzerine doğar... (Daha sonra) anne ve babası o çocuğu ya Yahudileştirir ya Hıristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir...”[2] hadis-i şerifi de bu hakikati ifade etmektedir ki, bütün bunlar, bir fıtrat kanununu anlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in de; لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللهِ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların ekserisi bunu bilmez ve anlamazlar.” (Rûm sûresi, 30/30) âyetiyle işaret ettiği üzere kâinatta cereyan eden ahkâmın değişmezliği vurgulanmaktadır.

7. Yine, يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz. Eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız.. ve O’na şükrediniz.” (Bakara sûresi, 2/172) âyetiyle de “Eşyada aslolan ibâhadır (yani helal olmasıdır); haramlık ise ârızîdir.” prensibi vaz’ edilmekte ve hemen arkasından, إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَۤا أُهِلَّ بِه لِغَيْرِ اللهِ “O size sadece lâşeyi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kıldı.” (Bakara sûresi, 2/173) âyetiyle de haramlarla alâkalı hükümler anlatılmaktadır.

8. Aynı âyette, فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَۤا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Kim mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla, bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Bakara sûresi, 2/173) buyurularak, “Zaruretler, haram olan şeyleri helal kılar.” ve “Zaruretler kendi miktarıyla takdir olunur.” prensiplerine işaret edilmekte, zaruret hâlinde, aslen haram olan şeylerden sadece zaruret miktarı yararlanılabileceği hatırlatılmaktadır.

9. يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ “Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez...” (Bakara sûresi, 2/185) âyetiyle ise dinde “yüsr”ün (kolaylık) esas olduğu prensibi dillendirilir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır. Kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) yenik düşer.”[3] lâl ü güher beyanları da bu prensibi teyit etmektedir. Zaten yukarıda zikrettiğimiz zaruret miktarı mahzurun mubah olması da İslâm’daki bu kolaylık prensibinin ayrı bir buudunu ifade etmektedir.

10. Diğer taraftan, yukarıda zikrettiğimiz يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَۤا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَۤا أَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَا “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları menfaatlerinden daha büyüktür...” (Bakara sûresi, 2/219) âyetiyle “Def’-i mefâsid, celb-i menâfi’den evlâdır.” prensibi ortaya konulmaktadır. Evet, bir şey üzerinde, zararın izale edilmesi ve menfaat sağlanması karşı karşıya gelse, zararın izale edilmesi öne alınır. Hele âyetteki gibi zararı faydasından çok çok fazla olan hususlarda.

11. Ve Kur’ân-ı Kerim, لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz...” (Bakara sûresi, 2/286) âyetiyle ise usûlde bir prensip olan “Dinde teklif-i mâlâ yutâk (güç yetirilemeyecek bir mükellefiyet) yoktur.” kaidesinden söz edilmektedir. Yani kişiye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemek bahis mevzuu değildir.

Ezcümle; denebilir ki, Bakara Sûresi’nde bir Müslümanın ferdî ve içtimaî hayatı adına lüzumlu olan bütün prensipler icmalî olarak anlatılmış ve hiçbir boşluk bırakılmamıştır.

Her şeyin doğrusunu Kur’ân’ın Sahibi (celle celâluhu) bilir; bizim bilebildiklerimiz o deryadan bir damla gibidir.

[1] Bkz.: M. F. Gülen, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, s. 116.
[2] Buhârî, cenâiz 80, 93, tefsîru sûre (30) 1, kader 3; Müslim, kader 22-25.
[3] Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.