Yazdır

Bakara Sûre-i Celîlesi (1-5. âyetler)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 14
En KötüEn İyi 

Bakara Sûre-i Celîlesi

الٓمٓ۝ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ۝اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ۝وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ۝أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere. O müttakiler ki görünmeyen âlemlere (gayb) inanırlar. Namazlarını dikkatle ikâme eder ve kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infakta bulunurlar. (Ayrıca) hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Ahirete de kesin yakîn içindedirler. İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.”

Giriş

Bakara Sûresi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden sonra ilk nâzil olmaya başlayan sûre olarak bilinmektedir. Bununla beraber o, Kur’ân-ı Kerim’in en son nâzil olan

وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Öyle bir günde rüsvaylıktan sakının ki, o gün Allah’ın huzuruna çıkarılacasınız. Sonra her kişiye kazandığının karşılığı tastamam ödenecek ve kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara sûresi, 2/281)

âyetini de ihtiva etmesi bakımından hem Medine’de ilk nâzil olmaya başlama hem de bazı âyetleriyle en son tamamlanan sûre olma vasfını taşımaktadır.

Bakara Sûresi’nin “Sûre-i Bakara” ve “Sûre-i Kürsî” gibi farklı isimleri vardır. Bu sûreye, İsrailoğulları’yla alâkalı olan “Bakara” (inek) kıssasının tamamının burada anlatılmış olması ve bu meselenin başka bir sûrede tekrar edilmemesi sebebiyle “Sûre-i Bakara”; içinde Âyetü’l-Kürsî’yi ihtiva ettiği için de “Sûre-i Kürsî” denilmiştir. Evet, kürsî-i ilâhinin her şeyi ihata etmesiyle Bakara Sûresi’nin bütün ilâhî hükümleri kuşatması arasında ince bir alâka vardır.

Bu sûrenin “Senâmü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ın hörgücü, zirvesi) ve “ez-Zehrâ” (parlak, ışık saçan, nurefşan) şeklinde biri has, diğeri müşterek olan iki lakabı daha vardır ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İki zehrâyı (Bakara ile Âl-i İmrân’ı) okumaya devam ediniz.”[1] hadisiyle, bu sûrenin Âl-i İmrân ile müşterek lakabına; “Her şeyin bir senâmı (hörgücü, zirvesi) vardır. Kur’ân’ın senâmı ise Bakara Sûresi’dir.”[2] ifadeleriyle de onun has lakabına işaret buyurmuştur.

Ayrıca “Senâmü’l-Kur’ân” olan Bakara Sûresi, bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in başında bulunmasıyla, nereden bakılırsa bakılsın rahatlıkla görünen bir şâhika olmasının yanında; pek çok ahkâm-ı diniyeyi ihtiva etmesi sebebiyle de âdeta insanların üzerindeki mukaddes bir sorumluluğu hatırlatan yüksek bir mevkie sahiptir.

* * *

Bakara Sûresi ile Fâtiha Sûresi arasında çok ciddi bir tenâsüp vardır. Şöyle ki, mü’minin, Fâtiha Sûresi’ndeki

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
“Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.” (Fâtiha sûresi, 1/6)

duasına sanki Cenab-ı Hak, hemen arkasından gelen Bakara Sûresi’ndeki

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Hidayet rehberidir müttakilere.” (Bakara sûresi, 2/2)

âyetiyle cevap vermektedir.

Bu âyet-i kerimelerde “hidayet” mevzuuyla alâkalı iki latif nükte daha vardır:

1. Cenab-ı Hakk’ın insanlara, iradelerinin dahli olmadan hidayet lütfetmesidir ki, buna cebrî hidayet de diyebiliriz.

2. Allah Teâlâ’nın, insanlara iradelerini sarf etmeleriyle hidayet bahşetmesidir ki, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.” ifadesiyle anlatılan hidayet de işte bu hidayettir. Müslim’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ: ‘Namaz (sûresi olan Fâtiha)’yı Kendimle kulum arasında yarı yarıya taksim ettim ve kulumun dilediği şey onundur.’ buyurdu. Kul, اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ‘Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır.’ dediği zaman Allah Teâlâ; ‘Kulum Bana hamdetti.’ der. اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ‘O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.’ dediğinde Allah Teâlâ, ‘Kulum Bana senada bulundu.’ buyurur. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ‘Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir.’ deyince de ‘Kulum Benim yüceliğimi ifade etti.’ teveccühünde bulunur. Kul, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ‘Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.’ deyince de Allah, ‘Bu, kulumla Benim aramdadır ve kulumun dilediği onundur.’ diye iltifat buyurur. Kul,

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ۝صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
‘Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.’ niyazında bulununca da Allah (celle celâluhu) ‘İşte bu, kulumundur. Kulumun duasını kabul ettim, istediği şeyi verdim ona.”[3]

Bu hadis-i şerif; ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir o müttakilere.” (Bakara sûresi, 2/2) âyetinin, Fâtiha Sûresi’ndeki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.” (Fâtiha sûresi, 1/6) duasına icabet mânâsına geldiği şeklindeki yukarıda mezkûr hükmü teyit etmektedir.

Ayrıca Allah (celle celâluhu), Fâtiha Sûresi’nde إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.” (Fâtiha sûresi, 1/5) diyerek kulluk arzında bulunan mü’minlere, Bakara Sûresi’nde kendisini tanıtmakta ve onlara ihsanda bulunduğu nimetlerini hatırlatmaktadır. Fâtiha Sûresi’nin son âyetinde zikredilen mağdûbîn (sapıtıp gazaba uğrayanlar) gürûhunun ilâhî gazaba uğramalarına sebep olan hususlar da Bakara Sûresi’ndeki,

يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ
“Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim. Ve yalnız Benden korkun!” (Bakara sûresi, 2/40)

âyeti ve devamındaki şu âyet-i kerimelerde teker teker tafsil edilmektedir:

“Ey İsrail’in evlatları! Size ihsan ettiğim nimeti ve vaktiyle sizin atalarınızı diğer insanlara üstün kıldığımı hatırlayın, hatırlayın ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez. Hem sizi en feci işkencelere uğrattıkları zaman Firavun’un adamlarından kurtardığımızı da hatırlayın. Onlar sizin dünyaya gelen erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı ise (kötülük için) hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda da size Rabbiniz tarafından çetin bir imtihan vardı. Yine hatırlayın ki, sizin geçmeniz için denizi yarmış, sizi kurtarıp gözlerinizin önünde Firavun hanedanını boğmuştuk.

Ve bir vakit de Musa’ya kırk gecelik bir süre ayırmıştık. Ama siz Musa’nın ayrılmasından az sonra, buzağıyı ilâh edinip öz canınıza kıymıştınız. Bütün bunlardan sonra Biz sizi affetmiştik ki şükredesiniz. (Ve ayrıca biz) Musa’ya Kitap ve Furkân’ı verdik. Tâ ki doğru yolda yürüyebilesiniz. (Tur sonrası) Musa, kavmine: ‘Ey kavmim! Sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize çok yazık ettiniz. Derhâl Yaradanınıza tevbe edin, nefsinizin kötü arzularını kesin, (Allah yolunda) kendinizi öldürün. Böyle yapmanız, sizi Yaradanın nezdinde daha hayırlıdır.’ Böylece Allah da onların tevbelerini kabul etmişti. Zira O, tevbeleri kabul eden, merhamet ve ihsanı bol olandır.

Bir zaman da: ‘Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.’ dediniz. Bunun üzerine derhâl sizi yıldırım çarptı. Siz de bakakaldınız. Siz bir müddet ölü vaziyette kaldıktan sonra, şükredesiniz diye sizi dirilttik. Üzerinizde bulutları gölge yaptık. Size kısmet ettiğimiz helâl, hoş rızıklardan yemeniz için kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Aslında nankörlük etmekle onlar Bize değil, kendilerine yazık ediyorlardı.

Bir zaman da şöyle dedik: ‘Şu şehre girin ve orada istediğiniz yerden bol bol yiyin. Şehrin kapısından secde ederek saygılı bir tavırla girin ve ‘hıtta=başlıca dileğimiz affedilmektir’ deyin ki suçlarınızı affedelim; muhsinlerin mükâfatlarını daha da artıracağız. Ne var ki onlardan zalimler, sözü değiştirip başka şekle koydular. Biz de o zalimlere, itaat dışına çıktıkları için gökten acı bir azap indirdik.

Bir zaman da Musa, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. Biz de: ‘Asânı taşa vur!’ demiştik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmış, her bölük kendine mahsus pınarı bilmişti. (Biz onlara) ‘Allah’ın rızkından yiyin, için fakat sakın yeryüzünde fesat çıkararak taşkınlık yapmayın.’ demiştik.

(Ey İsrailoğulları) Bir vakit de siz şöyle demiştiniz: ‘Musa! Biz bir çeşit yemeye imkânı yok katlanamayacağız. O hâlde bizim için Rabbine yalvar da yerin bitirdiği sebzeden, kabaktan, sarımsaktan, mercimekten, soğandan çıkarsın. Musa da: ‘Ne o!’ dedi. ‘Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak istiyorsunuz? Herhangi bir şehre inin, istediğinizi bulursunuz.’ Üzerlerine zillet ve yoksulluk damgası basıldı ve neticede Allah’ın gazabına uğradılar. Evet öyle! Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Öyle oldu; çünkü onlar isyan ediyor ve hadlerini aşıyorlardı.” (Bakara sûresi, 2/47-61)

Ardından, bu kavmin içinde hidayete eren kişilerin bulunabileceği, Hazreti Davud’un hükümranlığı, onun Câlût karşısındaki tutumu ve hâkimiyeti gibi hususlarla, ilâhî nimetler sağanağı, farklı bir kıssa hâlinde dile getirilmektedir:

“Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın önderlerine dikkat ettin mi? O vakit onlar, aralarındaki bir peygambere: ‘Ne olur, bize bir hâkim (ve kumandan) tayin et de, biz de Allah yolunda cihad edelim.’ demişlerdi. O da cevaben: ‘Ya savaşma emri size farz kılınır da savaşmazsanız?..’ deyince onlar: ‘Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki, vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz.’ Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç hepsi dönüverdiler. Allah o zalimleri pek iyi bilir.

Peygamberleri onlara dedi ki: ‘Allah size hükümdar olarak Tâlût’u tayin etti. Onlar ise: ‘Biz hükümdarlığa ondan daha ehil iken nasıl olur da o bize hükmedebilir ki! Üstelik servetten de nasibi fazla değil.’ dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: ‘Allah onu (sizden daha) seçkin kıldı. Ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi. Allah, hâkimiyeti dilediğine verir. Allah Vâsi’ ve Alîm’dir: Dilediğini zenginleştirir, istidat ve liyakatleri bilir.’ Peygamberleri devamla şöyle dedi: ‘Onun hükümranlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine ile Musa ve Harun’un mânevî mirasından bir bakiyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetliyseniz bunda elbette sizin için delil vardır.

Tâlût, ordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi: ‘Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecektir. İmdi, onun suyundan içen benden sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim onun suyunu tatmazsa o da benden sayılacaktır.’ Derken onların pek azı hariç, varır varmaz ondan içtiler. Tâlût ve yanındaki mü’minler ırmağı geçince o vakit beri yanda kalanlar ‘Bugün bizim, Câlût ve ordusuna karşı duracak takatimiz yoktur.’ dediler. (Ölümden sonra diriltilip) Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise şöyle dediler: ‘Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Tâlût’un beraberindeki mü’minler ise Câlût ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: ‘Ya Rabbenâ, üstümüze sağanak sağanak sabır boşalt, ayaklarımıza sebat ver. Ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!’ Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud da Câlût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve daha dilediği birçok şey öğretti. Eğer Allah bazı insanların şerrini bazılarıyla önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu. Lakin Allah, âlemlere büyük bir inayet ve lütuf sahibidir. İşte bunlar Allah’ın âyetleri olup Biz Sana onları dosdoğru bildiriyoruz. (Bu itibarla) Sen de elbette gönderilen o resûllerdensin.” (Bakara sûresi, 2/246-252)

* * *

Şimdiye kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Fâtiha Sûresi’nde anlatılan hususlar, Bakara Sûresi’nde; Bakara Sûresi’nde anlatılan hususlar da diğer sûrelerde tafsil edilmiştir. Mesela,

يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet edin. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.” (Bakara sûresi, 2/21)

âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hak, kullarına يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ “Ey insanlar!” ifadesiyle hitap etmiş, ardından onların yaratılışlarını nazara vererek Kendisine kulluk etmelerini emretmiş ve kurtuluşun ancak bu yolla mümkün olabileceğini bildirmiştir. Nisâ Sûresi’nin başındaki

يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَۤاءً
“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının...” (Nisâ sûresi, 4/1)

hitabında bulunarak yine “insanoğlunun hilkati” konusuna dikkat çekmiş ve bir kısım tafsilata girmiştir.

Yine Bakara Sûresi’nde, daha önce de değindiğimiz

يَا بَنِۤي إِسْرَۤائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِۤي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ
“Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.. ve yalnız Benden korkun!” (Bakara sûresi, 2/40)

âyet-i kerimesinde ele alınan “Allah’a verilen ahde vefa” mevzuu,

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ وَأَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى وَبِعَهْدِ اللهِ أَوْفُوا ذٰلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِه لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir surette yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru yapın. Biz hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Hakkında konuştuğunuz kimse akrabanız bile olsa yine doğruyu söyleyin. Allah’a verdiğiniz ahdi tutun. İşte düşünüp tutasınız diye Allah bunları size emretti.” (En’âm sûresi, 6/152)

ve

وَأَوْفُوا بِعَهْدِ اللهِ إِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْأَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلًا إِنَّ اللهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
“Sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonra bozmayın. Hiç şüphe yok ki, Allah yaptığınız her şeyi bilir.” (Nahl sûresi, 16/91)

gibi âyetlerde de anlatılmıştır.

Bunlar, Bakara Sûresi ile diğer sûreler arasındaki yukarıda ifade edilen uyumu gösteren misallerden sadece birkaçıdır. Bu uyumda, belâgat bakımından bir harikulâdelik vardır.

* * *

Şimdi de dillendirilmesi bizim dar idrâkimize emanet asıl konuya geçmek istiyoruz:

Bakara Sûresi, “hurûf-u mukattaa”dan birisi olan الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) ile başlamaktadır. “Hurûf-u mukattaa”; Kur’ân-ı Kerim’de sûre başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı harflere verilen isimdir. Bakara Sûresi’nin ve diğer bazı sûrelerin başındaki bu tür harflerin mânâları –işarî tefsir ve esrar-ı hurûfla alâkalı te’viller mahfuz– ancak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun vârisleri tarafından anlaşılabilen birer ilâhî şifre mahiyetindedir.

Bu sûre-i celîle الٓمٓ şifresiyle başlamakta ve bununla ileride anlatılacak olan yüce hakikatlere dikkat çekilmektedir. Burada insanın aklına, “Öyleyse, bu şifrenin ya Fâtiha Sûresi’nin başında bulunması ya da tertip bakımından Bakara Sûresi’nin Fâtiha’dan daha önce olması gerekirdi…” gibi bir düşünce gelebilir. Hâlbuki Allah (celle celâluhu), Fâtiha Sûresi’ni Kur’ân-ı Kerim’in en başına koyma vahyi ve işaretiyle bize bir kitapta, metot ve tertibin nasıl olması gerektiğini öğretmekte; bunun için de önce berâat-i istihlâl (bir esere, o eserin içinde gelecek mevzulara işaretler ihtiva eden edebî bir üslupla başlama) kabîlinden, Kur’ân-ı Kerim’de geçen hakikatlerin bir fezlekesini ve mücmel bir hulâsasını vermektedir ki, ondan sonra atıf yapılan meseleler, Bakara Sûre-i Celilesi’nde yeri geldikçe ayrıca tafsil edilecek ve Bakara’da tafsil edilen meseleler de birer birer daha sonraki sûrelerde daha detaylı bir şekilde ele alınacak demektir.

Bir hakikati ifade etmeden önce söze الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi bir kısım harflerle başlayarak dikkat çekmek, o güne kadar bir kısım Yahudilerce bilinip değerlendirilse de, Arap toplumunun pek âşina olduğu bir husus değildi. Arapçada harfler tek başlarına oldukları ve terkibe girmedikleri durumlarda ا ، ب ، ت (elif, be, te) şeklinde teker teker, kesik kesik telaffuz edilir ve yazılırdı. İşte harflerin bu durumuna “elif-bâ” denilir; kelimelerde olduğu gibi onların terkip durumları anlatıldığında da أَبْجَدْ şeklinde yazılır ve kendi basit sesleriyle okunurdu. Hâlbuki الٓمٓ, “ebced” gibi yazıldığı hâlde “elif-bâ” şeklinde okunmaktadır. Yazılışına göre “ebced” gibi mânâsız bir kelime görünümündedir. Gerçi elif-bâ şeklinde okunmayıp da أَلَمَّ , أَلَمْ ve آلَمَ gibi muhtemel şekillerde okunarak anlamlı bir kelime meydana getirilebilir. Ancak elif-bâ şeklinde okunması ondan bir anlam çıkarmayı zorlaştırmaktadır. Ne var ki, önemli olan ve dikkati çeken husus, daha ziyade bunların, hecede herkesin malzeme olarak kullandığı harfler olmasıdır.

Bu harfler, maddeyi meydana getiren atomlar ve insanı oluşturan hücreler mesabesindedir. Yani buradaki asıl mucizelik şuradadır: Nasıl ki canlıyı meydana getiren elementler bilindiği ve elde mevcut olduğu hâlde yeni bir canlı yaratmaya Allah’tan başka kimsenin gücü yetmez; öyle de, Kur’ân-ı Kerim de, ت ب، ا، (elif, be, te) veya buradaki şekliyle الٓمٓ (Elif, Lâm, Mîm) gibi herkesin bildiği harflerden müteşekkil olduğu hâlde hiç kimse, O’nun misli “Mu’cizü’l-Beyan” bir kitap meydana getiremez. Zira Allah’ın (celle celâluhu) hilkati mu’ciz (herkesi âciz bırakan) olduğu gibi hitabet ve kitabeti de mu’cizdir. Yani “Kudret” ve “İrade”nin saha-yı taalluku olan kâinatta Cenab-ı Hakk’ın fermanı mu’ciz olduğu gibi, “Kelâm” sıfatından gelen beyan-ı sübhânisi de mu’cizdir. Allah Teâlâ, Bakara Sûresi’ni الٓمٓ gibi anahtar sayılan harflerle başlatarak âdeta insanlara “Haydi buyurun, siz de gerek hitap ve gerekse yazı dilinde kullandığınız bu harflerle bir kısım kelimeler ve o kelimelerden de cümleler yaparak, Kur’ân-ı Kerim’in misli bir kitap meydana getirin.” demek suretiyle onlara meydan okumaktadır.

وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ وَادْعُوا شُهَدَۤاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ۝فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve bu konuda Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini de çağırın, iddianızda haklı iseniz. Bunu yapamazsanız –ki hiçbir zaman yapamayacaksınız– öyle ise çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan o ateşten sakının.” (Bakara sûresi, 2/23-24)

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِه۪ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa, ‘Onu kendisi uydurmuş.’ mu diyorlar? De ki: ‘Öyleyse, iddianızda tutarlı iseniz haydi siz de onunkine benzer bir sûre ortaya koyun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz kim varsa hepsini de yardımınıza çağırın.’” (Yûnus sûresi, 10/38)

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa, ‘Kur’ân’ı kendisi uydurmuş.’ mu diyorlar? De ki: ‘İddianızda tutarlı iseniz, haydi (belâgatta) onunkine benzer on sûre uydurun getirin; bu arada Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın.’” (Hûd sûresi, 11/13)

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
“Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya gelseler, birbirlerine destek olup güçlerini de birleştirseler yine onun gibi bir kitap meydana getiremezler.” (İsrâ sûresi, 17/88)

âyetleri işte bu yüce hakikati dile getirmektedir.

Bakara Sûresi’nde الٓمٓ anahtar ve şifresiyle zihinler teyakkuza geçirildikten sonra nazarlar Kur’ân’a tevcih edilerek ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte o kitap!” denmektedir. Malum olduğu üzere ذٰلِكَ Arapçada uzağa işaret etmek için kullanılan bir işaret edatıdır. Mesafenin uzaklığını ima eden bu kelime, burada makamın irtifaından kinaye olarak kullanılmış ve Kur’ân-ı Kerim’in makamının yüksekliği gösterilmek istenmiştir; yani bu ذٰلِكَ ile, “İşte şu şanı yüce ve çok yüksek olan kitap...” denilmek istenmiştir. الٓمٓ ile bu kitabın şifreleri verildikten ve çözümü, mütefekkir ve mülhemûndan olan insanlara bırakıldıktan sonra zihinler, ister istemez ona “şanı yüce kitap” deme ufkuna yükselmişlerdir. Kur’ân da buna işaret sadedinde الٓمٓ dedikten sonra ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu şanı yüce ve çok yüksek olan kitap...” demektedir ki, bu iki ifade âdeta bir vâhidin iki yüzü mesabesindedir.

Bazı müfessirler, الٓمٓ’in mukattaa harflerinden olması hasebiyle i’rabda mahallinin bulunmadığını ve dolayısıyla da ذٰلِكَ ile aralarında i’rab yönünden bir irtibatın mevzubahis olmadığını söylemişlerdir. Bununla beraber şu husus da hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir ki, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bir vâhidin iki ayrı yüzü olan الٓمٓ ile ذٰلِكَ الْكِتَابُ arasında, herhangi bir i’rab cereyan etmeyecek derecede kuvvetli bir vahdet vardır. Dolayısıyla الٓمٓ ۝ ذٰلِكَ الْكِتَابُ, şanı yüce bir kitabı açmak için beraberce mütalâa edilmesi gereken sırlı bir şifredir.

Ayrıca burada bir noktaya daha dikkat çekilmektedir ki, o da, bu kitabın şanının, kelâm-ı ilâhî olmasından dolayı yüce olmasıdır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim tetkik edilirken, her şeyden önce nazarlar, insanın maddî ufkunun darlığından sıyrılarak, o Kitab-ı Kerim’in muallâ mevkiine çevrilmelidir. Zira Kur’ân, kelâm-ı ezelî sahibi yüce bir Zât’ın kullarına sunduğu bir kurtuluş reçetesidir. Eğer Kur’ân’a bu zaviyeden bakılmazsa, onun ihtiva ettiği hakikatlerden çoğu da görülemez. Ona kendi muallâ mevkiinden nazar edilip muhtevaya da o zaviyeden bakıldığında görülecektir ki o, öteler ötesinin sesi-soluğu diyebileceğimiz keyfiyette yüce bir kitaptır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir kitap veya bir gazete ya da broşür gibi okunacak bir kitap değildir. Zira o, لَا رَيْبَ فِيهِ “içinde hiçbir tereddüt ve şüphe olmayan” (Bakara sûresi, 2/2) ilâhî bir kitaptır. Öyleyse Kur’ân’ın ihtiva ettiği hakikatlere ciddi bir teemmül, tefekkür ve tedebbürle bakılmalıdır ki, onun gerçek kıymeti ve muhteva zenginliği bilinebilsin. Bu mülâhaza aynı zamanda

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا
“Hâlâ Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Allah katından değil de başka bir kaynaktan gelseydi, onda pek çok çelişki bulunurdu.” (Nisâ sûresi, 4/82)

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ أَمْ عَلٰى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?” (Muhammed sûresi, 47/24)

âyetlerine bir bakıma icmalî bir meal mahiyetindedir.

Kendisinde hiçbir şek ve şüphe olmayan bu Kitap, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.”

الٓمٓ mukattaa harfleriyle هُدًى لِلْمُتَّقِينَ âyeti arasında da latif bir tenâsüp vardır. Şöyle ki, müttakiler için bir hidayet rehberi olan Kur’ân-ı Kerim, الٓمٓ sırlı şifresiyle muhataplarına meydan okuyarak, âdeta “Haydi, siz de kafanızı yorun, aynı harfleri kullanarak Kur’ân’ın bir mislini getirmeye çalışın, bakalım buna muvaffak olabilecek misiniz? Şu şanı yüce kitaba, Allah’tan (celle celâluhu) gelmiş olma mülâhazasıyla bakın; nazarlarınızı maddeye inhisar ettirip, aklı gözüne inmiş olanlar gibi bakmayın; onu lâhûtî hususiyetiyle ele alıp değerlendirin. Zira iradenizin hakkını verip onu iyice tetkik ettiğinizde, siz de o kitabın içinde şek ve şüphenin bulunmadığını ve onun ilâhî bir kelâm olduğunu anlayacaksınız.” dedikten sonra هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesiyle de onun, yukarıda arz edilen şekliyle teemmül, tefekkür ve tedebbürde bulunarak vikâye-i ilâhiyeye (ilâhî korunmaya) girip Allah’tan korkan müttakiler için tam bir hidayet kaynağı olduğu bildirilmektedir. Çünkü Kur’ân bütün insanlığa hidayet için inmekle beraber bu hidayetten istifade etmenin ilk şartı, Allah’tan gereği gibi korkma ve müttakilerden olmadır.

Burada Kur’ân’ın hidayeti, ittikâ (sakınma) şartına bağlanmış gibi gözükmektedir. Dolayısıyla bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in bizzat hidayet kaynağı olması, diğer taraftan da insanların tedebbür ve tefekkür yoluyla O’nun getirdiği hidayeti elde etmesi hasebiyle bu meselede bir devr-i bâtılın (Mantıkta, bir hükmü ikinci bir hüküm ile, bunu da birincisiyle ispatlamaya çalışma yolu, fâsit daire) söz konusu olduğu zannedilebilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de hidayetin farklı farklı mânâlarda kullanılması, bir başka açıdan da hidayetin farklı mertebelerinin olması itibarıyla burada o şekilde bir devirden bahsetmek söz konusu değildir ve meselenin “devir” olarak anlaşılmaması için bu farklılıkların iyi bilinmesi lazımdır. Mesela kişinin, küfürden vazgeçip imana gelmesi, imanda derinleşip rüsuh kazanması, sonra onu tabiatına mâl etmesi; meseleyi daha da detaylandıracak olursak, hidayetin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn yollarından geçerek kemale ermesi... evet, işte bütün bu mertebeleri cüz’î ve küllî dairede duyup zevk etmesi, Kur’ân’ın hidayetinin çeşitliliği adına ortaya konabilecek farklılıklardandır. Yine kişinin iradesini tedebbür ve tefekkür istikametinde kullanıp, Kur’ân’ın hidayetinden istifade adına ona teslim olup onun himayesi altına girmesi; daha sonra içten bir teslimiyetle kendini o “el-menhelü’l-azbü’l-mevrûd’a” salması... gibi hususlar hep bu hidayet farklılığını işaretlemektedir.

Evet insan, Kur’ân’ın kullandığı üslup, kelimeler ve bu kelimelerin ihtiva ettiği mânâlar üzerinde tefekkür ettiği nispette; Cenab-ı Hak, hidayeti arayan bu kulunun gözünü açar ve ona Kur’ân’ın hidayetinden istifade etme imkânları bahşeder. Bundan sonradır ki Kur’ân, hidayet dairesine giren bu kişinin elinden tutar ve onu, o yanıltmayan rehberliğiyle, yukarıda bir kısmı arz edilen farklı hidayet seviyelerinden biriyle taçlandırır. Zira Kur’ân-ı Kerim, ibtida (başlangıç) ile intihayı (sonu) cem etmiş bir mukaddes kitaptır. Bu itibarla, hidayeti, hem ibtidası hem de intihasıyla Kur’ân’da görmek mümkündür. Hidayetin başlangıcını, Allah ve ibadet telakkisiyle İslâm dairesine giren bir bedevinin çok basitçe iz’an ve kabulü şeklinde görürsek; zirvesine de Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mazhar olduğu hidayet diyebiliriz.

Bazı sosyologların da ifade ettiği gibi şimdiye kadar hiçbir fikir, doktrin ve kitap, Kur’ân-ı Kerim’in toplum bünyesinde meydana getirdiği inkılabı gerçekleştirememiştir. Zira böyle seviyeli bir inkılabın meydana gelmesi, onun çeşitli devrelerden geçmesine ve bu mevzuda birkaç neslin fedakârane çalışıp didinmesine vâbestedir. Tarih de şahittir ki, inkılaplar tahakkuk ederken ilk nesil, çok defa çeşitli medeniyetlerin tesiri altında taklitçiliğe düşmüş; ikinci nesil ancak onların ortaya attıkları fikir, doktrin, sistem veya mezhebi realize etmeye muvaffak olmuştur. Hatta bazen bu fikir, sistem veya mezhepleri bunların arkasından gelen nesiller ancak istikrara kavuşturabilmişlerdir. Sadece Nebiler Serveri’dir ki Kur’ân-ı Kerim sayesinde üç neslin mevcudiyetine vâbeste onca inkılabı tek bir nesille tamamlamıştır.

Evet, vahşi ve bedevi bir toplum, vahşet ve bedeviyetin en korkuncunu yaşarken, Kur’ân ve İnsanlığın İftihar Tablosu sayesinde –hem de daha Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatta iken– en medeni ve en yüce milletlerin varabileceği son ufka ulaşmıştır. Dahası bu hayretengiz inkılap, gerek içtimaî, gerek siyasî ve gerekse akidevî olarak hayatın hemen her karesinde böylesine baş döndürücü bir hızla gerçekleşmiştir. Binaenaleyh ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesi, yukarıda zikrettiğimiz gibi, ilk plânda hidayetin bir parçasını elde etmiş olsalar da müttakilerin terakkilerinin Kur’ân’ın rehberliği sayesinde tahakkuk edeceği hakikatine işaret ediyor gibidir.

* * *

Burada insanın aklına “Acaba Kur’ân’ın kendileri için bir hidayet rehberi olduğu müttakiler kimlerdir?” şeklinde bir soru gelebilir. İşte Kur’ân-ı Kerim bu sorunun cevabı sadedinde, şiirimsi bir tenâsüp ve ahenk içinde

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
“O müttakiler ki görünmeyene inanırlar...” (Bakara sûresi, 2/3)

buyurarak onları tavsif etmeye başlar:

Kur’ân’ın hidayetinden istifade etmek, sadece gayba iman etmeye bağlı değildir. Evet, onun hidayetinden istifade edebilmek için gayba imanın yanında, iman edilen hakikatlerin pratik hayatta uygulanması da önemli bir esastır. Mevzua bir kısım mütefekkir ve filozofların tasnifleri çerçevesinde nazarî-amelî ayrımı perspektifinden bakacak olursak, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ile ifade edilen gayba iman meselesi, henüz imanın ve iz’anın pratik hayata intikal etmediği safhaya bakar. Aslında pratik hayata intikal etmeyen imanın kalbde derinleşip kökleştiği de söylenemez. Kalbinde o gaybî imanın rüsuh bulmadığı bir insan da Kur’ân’ın hidayetinden tam istifade edemez. Öyleyse Kur’ân’ın hidayetinden hakkıyla istifade edebilmek için başta müttaki olmak gerekmektedir. Müttaki olmak ise bir taraftan gayba inanmaya, diğer taraftan da hem ibadet hayatına hem de daha şümullü bir takva mülâhazasıyla âyât-ı tekviniye ve âyât-ı Kur’âniye’den istifade etmeye bağlıdır.

Öyleyse o müttakiler,

وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ
“Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)

Zira namaz, gayba imanın nazariyattan çıkıp pratiğe dökülmesi adına en câmi ibadetlerden biridir. Filozof Kant, “Allah nazarî akılla değil, amelî akılla bilinir.” diyerek herhâlde, Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek için o imanın gereklerini yerine getirmenin zaruri olduğuna işaret ediyordu. Evet insan, nazarî akılla “inandım” demekle –biz onu mü’min kabul etsek de– kâmil mânâda mü’min sayılmaz. Bu sebeple kişinin hakiki iman sahibi olabilmesi için mutlaka imanını nazarîden pratiğe dönüştürmesi, nazariyi sürekli güçlendirmesi ve aralıksız bir ubûdiyetle onu derinleştirmesi iktiza eder.

İşte bu şekildeki bir donanım ve gayretle iman zamanla o kişinin kalbinde kökleşecek ve –Allah’ın inayetiyle– sarsılmaz bir hâl alacaktır. Ayrıca burada, imanın, amelden başka bir şey olduğunu ve onun amelden bir cüz olmadığını da söylemekte yarar var. Evet, bir şeyi nazarî olarak bilmek ile onu hakkıyla tanıyarak pratik hayata dönüştürmek birbirinden ayrı meselelerdir.

* * *

Amelînin önemli bir esasını namazın ikâmesi teşkil ettiği gibi diğer hayatî bir rüknünü de umumi mânâda infak ifade etmektedir. İşte bu ikinci hususa temas sadedinde

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)

buyrularak müttakilerin diğer bir vasfı daha hatırlatılmaktadır.

Cenab-ı Hakk’ın kullarına sayılamayacak kadar çok ihsanı vardır. Bu ihsanlar, başlıca ikiye ayrılır:

1. Bedenî ihsanlar: Bunlar bedenimize ait el, ayak, göz, kulak, dil, dudak... gibi enfüsî nimetlerdir.

2. Malî ihsanlar: Bunlar ise Cenab-ı Hakk’ın insanlara lütfettiği mal, mülk, servet... gibi âfâkî nimetlerdir ki, fıkıhçılar da bu taksimi biraz daha farklı olarak ele alıp ibadet ü taatı: 1. Bedenî ibadetler, 2. Malî ibadetler, 3. Hem bedenî hem de malî olan ibadetler olmak üzere üçe ayırmışlardır. Esasen bu üçüncü sınıf, ilk iki sınıfın karışımından ibarettir. Böylece ibadetleri, bedenî ve malî olmak üzere iki temel esasa irca etmek mümkündür.

وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler...” beyanı, mahza bedenî bir ibadetin ifadesidir. Beden, pratik hayatta ibadetlerle egzersiz yapa yapa kalb ve ruhun tesirine girecek, derken duygular incelecek ve bu sayede gayba iman daha bir takviye edilmiş olacak; o, namazla belli bir derinliğe ulaşacak; ardından da infakla kalblerden makam, mal ve dünya sevgisi atılarak nazarî iman daha farklı bir derinliğe ulaşacaktır.

Evet, gayba iman ve nazarî kabulün takviyesi için bedenî ibadetlerin yanında bir de malî ibadetlerde bulunmak şarttır ki, bu hususu da

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)

âyeti ifade etmektedir.

Buraya kadar, Bakara Sûresi’nde kendi anlayış ve araştırmalarına göre gayba imanı elde etmiş kimselerin durumu söz konusu edildi. Her ne kadar müfessirler, bu kişilerin hepsini aynı kategoride mütalâa edegelmişlerse de, kanaat-i âcizânemce bir atıf vavıyla önceki konular üzerine atfedilen

وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ
“Hem Sana indirilen Kitab’a hem de Senden önce indirilenlere iman ederler...” (Bakara sûresi, 2/4)

âyetinde, farklı bir derinliğe daha işaret edilerek, etemmiyet ve ekmeliyet vurgusu yapılmaktadır.

Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “gayba iman edenler” cümlesiyle henüz kendilerine gayptan bahsedilmeden ona iman edenler nazara verilmektedir. Devamındaki cümlede ise nazarî olarak gayba iman ettikten sonra amelî ile derinleşmenin önemli bir basamağını ihtar eden وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Namazlarını tam dikkatle îfâ eder, kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infak ederler.” ferman-ı sübhânisiyle hem bedenî hem de malî ibadetlerini yerine getirerek, nazarî imanlarını amelî ile derinleştirenler vurgulanmaktadır.

Evet iman, insanların sadece fıtratları, kalbleri veya fikirleriyle Allah’ı bulup bilmeleriyle iz’an hâline gelmeyebilir. Gerçi insanlardan bazıları geçmişlerindeki bilgi birikimleriyle, bazıları ise kendilerine Cenab-ı Hak tarafından lütfedilen mukaddes sahife veya kitaplar vasıtasıyla nazarî çerçevede iman etmiş olabilirler. Ne var ki imanın ekmeliyeti, onun amelle desteklenip derinleştirilmesine bağlıdır. Bütün bunlardan başka bu ümmet için, Allah’ın (celle celâluhu) önceki mesajlarına imada bulunulmakta; o konudaki derinliğin ayrı bir vesilesi olarak: وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ “Hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.” buyrulmakta ve ekmeliyetin farklı bir derinliği hatırlatılmaktadır.

Allah’a iman edenleri iki sınıf hâlinde mütalâa etmek mümkündür:

1. Kur’ân’dan önce nâzil olan sahifelere ve Zebur, Tevrat, İncil gibi mukaddes kitaplara iman edenler.

2. وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetiyle ifade edilen, hem Kur’ân’a, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Kur’ân’dan önce nâzil olan ne kadar sahife ve mukaddes kitap varsa, ne kadar nebi ve mürsel gelip geçmişse hepsine iman eden mü’minler.

Buradaki وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ ifadesi, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ifadesine atfedilmemelidir. Çünkü daha önceki âyette başta iman, daha sonra ise imanın pratik yönü anlatılmıştı. Bu itibarla da burada yeniden hususi bir iman meselesinden söz edilmesi uygun değildir. Onun için اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetine atfetmek daha uygun düşmektedir.

Ayrıca burada Kur’ân-ı Kerim’in, Tevrat ve İncil’de bulunan bir kısım hükümleri müeyyit bulunmasına da bir telmih vardır. Aslında başka bir âyette bu hakikat açıkça şöyle ifade edilmektedir:

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ
“Sana Kitab’ı gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/3)

Bundan başka, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ dendikten sonra gelen وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyeti, Zebur, Tevrat ve İncil ashabına şamil olduğu gibi, hanifleri içine alan ikinci bir sınıfa da şamildir. Bu zümrelerin kendilerine gönderilen ilâhî kitaplarla elde ettikleri iman ancak sâlih amellerle takviye edildiğinde kemale ulaşacaktır ki, Kur’ân-ı Kerim’de de iman ile amel hemen her zaman birlikte zikredilmiş ve pek çok yerde imanın arkasından “sâlihât” veya “amel” zikredilegelmiştir.

Ayrıca burada konunun iman-amel münasebeti şeklinde ele alınmasının yanında “müttaki”lerin vasıflarının sayılması gibi bir yanı da vardır. Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetinden وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetine kadar hepsi müttakilerin vasıfları sayılır.

Hâsılı, buraya kadar izah etmeye çalıştığımız âyetlerde, gayba ve ona ait her şeye yani kitaplara, peygamberlere ve hassaten Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletine iman zikredilmekte; bununla beraber nazarî plândaki imanın yeterli olmadığı, bu sebeple onun mutlaka amelle takviye edilmesi gerektiği anlatılmaktadır.

Bütün bunların ardından, iman edip sâlih amel işleyenlerin mükâfatlarının, buna muhalif davrananların da cezalarının verileceği yer olan ahiret mevzuu, önceki âyetlerle ciddi bir tenâsüp içinde, dile getirilerek,

وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
“Ahirete de kesin olarak inanırlar.” (Bakara sûresi, 2/4)

denmekte ve müttakilerin başka bir vasfına dikkat çekilmektedir.

Son olarak da

أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.” (Bakara sûresi, 2/5)

âyetiyle, hidayete ve kurtuluşa erecek olanların ancak müttakiler olabileceği haber verilmekte ve müttakiler muştulanmaktadır.

[1] Müslim, salâtü’l-müsâfîrin 252; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/249, 251, 254, 257.
[2] Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 2; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/26.
[3] Müslim, salât 38; Tirmizî, tefsîru sûre (1) 1; Ebû Dâvûd, salât 131.