Yazdır

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (9. âyet)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (9. âyet)

يُخَادِعُونَ kelimesi muzâridir. Demek ki insanlar içindeki bu münafıklar gürûhu sadece bir devirde hud’asını, hilesini ve oyununu oynayıp o işten vazgeçecek değildir. Ayrıca bunlar, Saadet Asrı’nda devamlı bu türden oyunlar oynadıkları gibi, hâdiselerin yenilenmesine göre teceddüt eden yeni yeni oyunları da olacaktır ve bu daha sonraları da devam edip duracaktır. Evet bunlar daima mü’minlere karşı bunu yapacaklardır; az yukarıda ifade edilen öbür kıraatin ifadesiyle de mü’minler karşısında kendileri de muhâdaaya uğrayacaklardır. Yani Allah onların hud’alarını başlarına dolayacak ve ettiklerine bin pişman edecektir.

İkincisi, يُخَادِعُونَ اللهَ “Allah’a karşı hud’a yapıyorlar.” demekle, Allah’a muhâdaa yapmakla ne kadar mantıksız bir iş yaptıklarına dikkat çekmenin yanında onlar aynı zamanda, bu çirkin işi de devamlı yapıyorlar, diyerek daha derin bir kınamada bulunuluyor. Evet, çirkin olan bir işi devamlı yapmak ondan daha çirkindir. Ondan da çirkin bir şey varsa o da bunu Allah’a karşı yapmaktır. Ondan daha acınacak olanı da bunu kendilerine karşı yapıyor olmalarıdır. Çünkü onlar kullanamayacakları bir silahı ellerine alıp ateşliyorlar ve kurşun dönüp kendilerine isabet ediyor. Aslında âyetin devamı da işte bu hususu vurguluyor: وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ Onlar o hud’aya kendilerini korumak, rahat etmek, huzur ve saadet içinde olmak için başvursalar da, maksatlarının aksiyle tokat yiyor ve kendi nefislerine kötülük yapmış oluyorlar. Onlar, bu hâlleriyle en basit bir idrâkle anlaşılabilecek bu kadar açık, bu kadar net bir meseleyi anlamaktan bile âciz bir durumdalar. Demek ki, onlarda böyle basit bir idrâk dahi yok.

Burada ayrı bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum: “Acaba bunlar, bu kadar zeki oldukları hâlde, nasıl böylesine basit bir meseleyi idrâk edemediler?” sorusu akla gelebilir. Evet, onlarda böyle bir idrâk vardı ama Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, bir insan bir meselede çok fazla derinleşir, ona derinlemesine dalarsa, o meselenin dışındaki konularda, hususiyle o mevzua zıt meselelerde, umumiyet itibarıyla gabîleşir.[1] Bir örnek istenecek olursa, Einstein gibi dünyada eşi az bulunan dehalar, kendilerini ilgilendirmeyen meseleler karşısında umumiyet itibarıyla cahilce bir görünüm sergilemişlerdir. Oysaki kendi alanında onun aklının cevelangâhı olan ufuklara, en zeki insanların aklı asla ulaşamamıştır.

İşte bu zeki kavim, maddeye o denli dalmışlardı ki, basit bir şuurla dahi idrâk edilebilecek, mânâ ve ruha ait bu meseleleri idrâk edememişlerdir. Zira bu iki mesele birbirinden çok uzak ve birbirine çok zıttır.

Aslında Yahudiler içinde inanmış kimseler de vardı. Tabi, imanları Allah nezdinde makbul keyfiyette olmayanlar da vardı. Böylelerine kendi aralarında da kâfir nazarıyla bakılıyordu. İşte bunlar, zaten taklidî bir imana sahip olmalarından ötürü gel-git yaşıyor, dışarıda mü’min görünüyor, içeriye dönüp şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da mü’minlere yapabilecekleri oyunları, hud’aları, keydleri, mekirleri plânlamaya duruyorlardı. Binaenaleyh bunların hem dış dünyaları hem iç dünyaları mü’minlere zarar verme düşüncesi ile dopdolu idi ve bir türlü doğru dürüst inanamıyorlardı. Onun için Kur’ân-ı Kerim onlarla alâkalı iman noktasında وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ dediği gibi, idrâk ve anlama noktasında da, وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ diyordu. Evet, onlar sadece nefislerine hud’a yapıyorlar ve buna da şuurları asla taalluk etmiyordu, edemezdi de. Çünkü onları meşgul eden kendilerince önemsedikleri öyle meseleler vardı ki, onları aşamıyor ve asıl düşünülecek hususları düşünemiyorlardı.

Niçin acaba bu düşüncelere düştü münafıklar? Cevabı, arkadan gelen âyet-i kerimede.

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
“Kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını ilerletti ha ilerletti. Yalancılıkları ve samimiyetsizlikleri sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara sûresi, 2/10)

[1] Bediüzzaman, Muhakemat s. 12 (Birinci Makale).