Yazdır

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (10. âyet)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Seçilen kelimelerdeki dil incelikleri (10. âyet)

7. âyetteki عَلٰى قُلُوبِهِمْ ile buradaki فِي قُلُوبِهِمْ arasında bir tetâbuk vardır. Kâfirlerin kalbleri üzerine mühür vurulmuş, münafıkların kalblerinde ise bir maraz vardır. Bu, hem kâfirin hem de münafıkın kalb cihetiyle malûl olduğunu gösterir. Bu itibarla da münafıkların –inanmayanlar gürûhunun ikinci sınıfı olarak– kâfirlerin yanında yer aldıkları söylenebilir.

مَرَضٌ kelimesi, Arapçada, sülâsî babların dördüncüsünden gelir. Bundan türetilen sıfat, ism-i fâil olarak مَارِضٌ şeklinde değil, مَرِيضٌ şeklinde sıfat-ı müşebbehe olarak gelir. مَرَضٌ kelimesi, Türkçemizde hastalık demektir. İnsanın asabî ve adalî olarak kısmen veya tamamen bir kısım fonksiyonlarını yerine getirememesi ve muvazenesizliğe düşüp kendisinden beklenileni verememesine maraz dendiği gibi, bu kelime, mizaç bozukluğu mânâsına da kullanılır. Marazı bu açıdan ele alırsak mânâ, “Onların kalblerindeki hastalık sebebiyle mizaçları bozulmuş ve artık ruhî ve bedenî fonksiyonlarını tam eda edemiyorlar ve kendilerinden bekleneni veremiyorlar.” şeklinde olur. Tâbiîn imamlarından Katâde İbn Diâme, İkrime ve Dahhâk’ın beyanlarına göre bu rahatsızlık, Allah’a sağlam inanamama hususunda bir tereddüt ve şüphe hastalığıdır.

Aslında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi teşrif ettiği dönemde, inanç noktasında bunların kalblerinde ciddi bir hastalık vardı ve böyle bir hastalık içinde bulunduklarından, başkalarını da kendileri gibi hasta görüyorlardı. Evet karşılaştıkları herkesi aynı hastalıklarla malûl görüyorlardı. Yani onlar, kendileri gibi başkalarını da ahiret hakkında tereddüt içinde, Allah hakkında bozuk anlayışlı, tabi, amel noktasında da zikzakları olan, fikrî, aklî, amelî, ahlâkî, ruhî reybîlik ve tereddüt içinde zannediyorlardı. Aslında insan kendinde bulunan bir hastalığı, karşısındaki insanda da vehmeden bir karaktere sahiptir. Böyle bir ruh hâleti içinde bulunan tali’siz, biraz da öyle görmek istediğinden, başkalarını da kendi vehm ü hayaliyle değerlendirir ve aynı şeyle malûl görür.

Bunun gibi, onlarda potansiyel ciddi bir maraz vardı; günü gelip de Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Medine’yi teşrif edince –daha evvel arz ettiğim gibi– bir kısım kuruntularla oturup-kalkan kimselerin plân, tasavvur ve ümniyeleri altüst olmuştu. O gün bir dünya hâkimiyeti kurmak isteyen inkârcı düşünce, gelişen Müslümanlık karşısında küfrünü gizleme yoluna girivermişti. Küfür zâhiren gizlenince nifak düşüncesi doğmuştu. Onlar zâhiren Müslüman görünüyorlardı ama içlerinde korkunç bir küfür hükümfermâ idi. Küfür düşüncesi onların cibilliyetlerine, fıtratlarına ve ruhlarına öyle sinmişti ki, artık tefrik etmeden Nebi’ye karşı da keyd ve mekrde bulunmaktan çekinmiyorlardı. Hatta Allah’a karşı bile küstahça hileye, hud’aya kalkışıyorlardı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiği zaman, bu tür marazla malûl olan bu kimseler, karşılarında böyle bir Nebi’yi görünce tamamen sukût-u hayale uğradılar ve altüst oldu plânları. Bu sebeple Cenab-ı Hak da, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا “Onların hastalığını artırdı.”

Burada bir noktaya daha dikkat etmek lazım: ف harfi burada “sebebiyet” mânâsı ifade eder, yani esas hastalığı davet eden yine onlardaki bir hastalıktır. Yani onlarda bir hastalık vardı. Hastalığın artması meselesi sanki bir komplikasyondu. Onlar hastalıklarına yanlış tedavi uyguladılar ve onu azdırdı, onulmaz bir hâle getirdiler. Keşke illetlerini bilebilselerdi.. heyhat, bilemediler ve kendilerine ettiler! Şair ne güzel söyler:

Bil illeti, kıl sonra mudâvâta tasaddi,
Her merhemi her yâreye derman mı sanursun?
En ummadığın keşfeder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanursun?

Evet, illet bilinemediğinden tedavi yoluna tam tasaddi edilememişti. Aslında bunların içlerinde bir nebiye kavuşma, akidelerini ıslah etme ve dünyaya hâkim olma hırsı vardı. Ne var ki, Nebi ile karşılaşınca kıskançlıklarına yenik düşmüş, potansiyel marazlarını azdırmış ve onulmaz bir komplikasyona sebebiyet vermişlerdi ve marazın altından, ziyade-i maraz çıkmıştı. Evet, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا “Bu sebeple Allah onların marazlarını artırmıştı.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi şereflendirdiklerinde orada mütevazi bir site devlet teessüs etti. Ardından her yerde birbirini takip eden fetihler başladı. Bu itibarla da haset cephesinin ümitleri her gün biraz daha sarsılıverdi. Hendek vakası olduğu zaman, onlar yaptıkları hıyanet sonucu artık Medine-i Münevvere’de yaşayamayacaklarını anlayarak gidip Hayber’e iltica etmişlerdi ki, orada da uzun zaman kalabileceklerine inanmıyorlardı. Dahası bilemiyorlardı ki, Cezire-i Arap’ta meydana gelen bu nur ve bu nurun hâsıl ettiği yüksek vakum bir gün kendi dışındaki her şeyi evirip çevirip kendine benzetecek ve mutlaka kendi desenini hâkim kılacaktı. Bilmiyorlardı, zira kıskançlık gözlerini kör etmişti. Bundan dolayı da, fetihleri gördükçe, o oluşuma katılıp o vücuttan bir uzuv, bir rükün olmaları ve o cereyan içinde yerlerini almaları gerekirken inatlarına takılıp yanlış yola girdiklerinden hastalıkları arttıkça artmıştı. Öyle ki nerede Müslümanlık adına bir fütuhata şahit olsalar, “Yine mi?” diyor ve hafakandan hafakana giriyorlardı. Nerede Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) uzanan bir yardım eli, bir destek görseler, “Yine mi O’na yardım yapılıyor?” deyip hasetle kıvranıyorlardı ve nerede İslâm’ın nuru, İslâm’ın güneşi şûlefeşân olsa tedirgin oluyorlardı.

İşte bütün bu hastalıklar, فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ beyanıyla gösteriliyor ki bu, onların kalblerindeki kinin, kıskançlığın, hasedin, nefretin dışa vurmasından başka bir şey değildi. Evet, işte bunlardı onların iç âlemlerini tahrip eden hastalıklar ve tabi bu hastalıklara sabebiyet veren de onların kendileri idi.

* * *

Meseleyi, kelime ve cümlelerin hususiyeti açısından ele aldığımızda o nükteler bize daha çok şey anlatacaktır:

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا : فِي burada zarf içindir. Yani bu maraz, bedenî hastalıklar gibi, tıbbın zâhirî bir muayene veya laboratuar tahlilleriyle teşhis edebileceği türden bir hastalık değildi; kalb hastalıklarındandı. Sanki kalb, bedenin her köşesine hayat suyunu püskürttüğünde, içinde bulunan hastalığı da her yana pompalamış oluyordu ki, inanmış gönüllere imanın hâkim olması gibi, bir sürü hastalıkla malûl bulunan bu kimselerin maddî-mânevî hayatlarına da iç içe marazlar hâkimdi. Dolayısıyla da bunlar hep hastalık görecek, hastalık duyacak, hastalık konuşacak ve herkesi kendileri gibi hasta sanacak, hasta şuuruyla akıl yürüteceklerdi. Zira hastalık onların kalblerindeydi.

Evet kalb, insanın cismanî varlığında, onun bizzat müteharrik kayyimi mesabesindedir, o durunca cismanî hayat da durur. Onun gibi mânevî kalb durduğunda da ruhanî hayat durur. Bu tevcihe göre onların o mânevî hastalıklarının da فِي zarfının işaretiyle, kalblerinin derinliklerinde olduğu anlaşılıyor. Evet, onlarda bu ana unsur hastaydı ve bütün sistemin de ahengi bozulmuştu. Sahih hadiste: أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ “Dikkat edin, bedende bir parça et vardır; o sağlıklı olduğu zaman bütün beden de sağlıklı olur, o bozulduğu zaman bütün beden de bozulur. Bilesiniz ki o kalbdir.”[1] buyrulur ki, çok önemlidir. Biz, bu iki kalbin birbiriyle alâkasını, عَلٰى قُلُوبِهِمْ’in tefsirinde arz etmiştik. İşte Kur’ân-ı Kerim, onların kalblerinin içinde hastalık var derken, asılda hastalık var; öyleyse diğer uzuvlara da sirayet edecek demektedir.

Ayrıca araz yani hastalık insanda arizîdir, sıhhat ise asıldır. Maddî-mânevî yapısıyla insan dünyaya gelirken sıhhatli olarak gelir. Maddî-mânevî arızalar, hastalıklar insanların kesbi, Allah’ın da yaratmasıyla sonradan ârız olur. Öyleyse Kur’ân: فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ifade buyururken, “İçlerinde kesblerine mütevakkıf Allah’ın yarattığı, selim fıtratlarını bozan bir hastalık var.” demektedir. مَرَضٌ kelimesinin tenvin-i tenkîrle gelmesi, kendileri tarafından bilinemeyen bir hastalık veya beşer tarafından zor sezilen bir hastalık olduğunu gösterir. Zira bu hastalık, onların kalbî rahatsızlıklarından doğup bütün ledünniyatlarına hâkim olan ve psikolojinin çeşitli dallarıyla ele alındığında ancak anlaşılabilen bir hastalıktır. İşte bu yaklaşımdan hareketle diyoruz ki, onlarda anlaşılması çok zor bir hastalık vardır.

O zaman فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ cümlesine şöyle mânâ verebiliriz: Onların; önce kalblerinde başlayıp, sonra bütün iç dünyalarını saran, yayılıp genişleyen, derken bedenin bütün fakültelerini çepeçevre ihata eden ve fıtrat-ı asliyelerini bozan, anlaşılması zor, tam kavranamaz bir marazları var. İçlerinde öyle bir marazın olması, görme, duyma, hissetme ve sair bütün duygu ve düşünce ahenklerinin bozulması gibi bir sonuç doğuracağından, doğruyu görememe ve duyamama gibi komplikasyonlara sebebiyet verecektir.

Ayrıca, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا ve يُخَادِعُونَ اللهَ âyetleri arasında tam bir tekâbülün (mukâbele) olduğu görülmektedir. Şöyle ki: Onlar Allah’a muhâdaa ederler, فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا “Allah da onların marazlarını artırır.” şeklinde bir mütekabiliyet söz konusudur.

Burada ف’nin sebebiyet mânâsına oluşundan şunu anlamak da mümkündür: Onlar hastalıklarını bilemedikleri için, tedavi yoluna da tasaddi edememişlerdi ki, kendilerinin sebebiyet verdiği içlerindeki bu gizli hastalık, bütün vücudu sarıvermişti de farkına varamamışlardı. Allah da (celle celâluhu) kalblerindeki bu hastalıkları artırdıkça artırmıştı.

مَرَضًا kelimesinin temyiz olarak gelişinde de şöyle bir nükte söz konusudur: Bu şekildeki bir temyiz, müphem bir nispetten belirsizliği kaldırır ki bu da şu anlama gelir: Acaba hasta tabiatlı, gözleri ve görmeleri, kulakları ve duymaları, kalbleri ve iç ihsasları çarpık bu kimselerin Cenab-ı Hak neyini artırıyor, ziyade ne ile alâkalıdır? Şöyle ki, hadislerde görüldüğü üzere hastalıklar, mü’minin sevabını artırır, derecesini yükseltir ve onu günahlardan arındırır.[2] Acaba hastalık, mü’minde artırdığı bu hayırlı şeylere mukabil, münafıkların neyini artırmaktadır? Temyiz için gelen مَرَضًا kelimesiyle anlaşılmaktadır ki, Allah (celle celâluhu) bunların sadece marazlarını artırıyor. Mü’mine şeker-şerbet olan belâ ve musibetler, münafıkta fâsit daireler şeklinde sürekli mevcut marazı artırıyor.

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin sadece ziyanını artırır.” (İsrâ sûresi, 17/82) İnsanların içlerindeki tiksinti hâsıl eden rics (çirkin şey, huzursuzluk, inkâr), hep başka ricse sebebiyet vermektedir. Evet, âyet-i kerimede de buyrulduğu gibi rics, hep ricsi çekmektedir. وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ “(Yeni bir sûre indiğinde) kalblerinde küfür ve nifak hastalığı olanların ricsine rics kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe sûresi, 9/125) Evet, âyet, onlarda önceden bulunan habâsete, denâete, tiksinti uyaran şeylere yeni şeyler inzimam ettiğini ve onların kâfir olarak bu hâl üzere ölüp gittiklerini anlatmaktadır.

Bu, esasen onların muhâdaalarına, Müslümanlar aleyhindeki komplolarına, keydlerine, mekirlerine sebebiyet veren ruhî, ahlâkî, fıtrî hastalıklarının bir sonucuydu. İşte böyleleri için hem dünyada hem ahirette azab vardır. Bu azab-ı elimi anlatan cümle, hem muhâdaanın hem inanmadıkları hâlde inanmış görünmenin hem de kalblerinde maraz bulunmasının neticesi olarak şöyle noktalanmaktadır: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ Yani onlar için dünyada ve ukbada azabın elim olanı ve en can yakanı vardır. Bu onların yalan söylemeleri veya Peygamber’i yalanlamaları sebebiyle, bu mevzuda bir mahiyet kazanıp ikinci bir fıtrat iktisap etmelerine ceza olarak verilmektedir.

Bir hakikati yalan sayma, bir şeyi tekzip etme ve yalan söyleme Allah nazarında büyük bir cürüm, büyük bir hatadır. Bunların başında da, birinci âyette gördüğümüz gibi, göz göre göre hilaf-ı vâki beyanda bulunma gelmektedir. Şöyle ki, onlar: يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Gerçekten inanmadıkları hâlde Allah’a ve ahiret gününe inandık derler.” Bu itibarla da her şeyden evvel onlar, Allah’ın görüp bildiğini bildikleri hâlde yalan söylüyorlar. İşte bu insanlara, kevnî hakikatlere ve nefislerine karşı yalan söylemelerinin mukabili olarak dünyada ve ahirette kendileri için can yakıcı bir azap vardır. Yalan söyledikçe de her yalana mukabil vicdanlarında –varsa vicdanları– azap duyacaklardır.

اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا وَقِنَا النِّفَاقَ وَالشِّقَاقَ وَالْاِفْتِرَاقَ وَالضَّلاَلَ، آمِينَ.

[1] Buhârî, îmân 39, büyû’ 2; Müslim, müsâkat 107.
[2] Bkz.: Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 51; Tirmizî, cenâiz 1.