Yazdır

Müfredat mânâsı (15. âyet)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bir İ'câz Hecelemesi

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Müfredat mânâsı (15. âyet)

Bir önceki âyetin izahında da geçtiği üzere, هَزِئَ fiilinden gelen istihza kelimesi, biriyle alay etme, birini hafife alma, maskaraya alma, onun izzet ve haysiyetini rencide etme... gibi mânâlara gelmektedir. Belki de onlar, istihza yaparken Müslümanların haysiyet ve izzetlerini rencide etmeyi düşünmemişlerdi. İhtimal onların asıl maksadı, bir taraftan içlerindeki küfrü gizlemek, diğer yandan da Müslümanlara gelen hayır ve bereketten istifade etmekti. Herhâlde, مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ (Nisâ sûresi, 4/143) âyetinin de ifade ettiği gibi onların temel felsefesi, ne tam kâfirlerden ne de mü’minlerden görünmeyerek hep beyne-beyne kalmak ve bu sayede her iki tarafın da nikmetinden kurtulup nimetlerinden istifade etmekti.

İstihza kelimesinin, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a isnadı doğru değildir. O’nun isimleri arasında “Müstehzî” diye bir ismi yoktur. Bu türden bir isimlendirme Kur’ân’ın bize öğrettiği Zât-ı Ulûhiyet mülâhazasına uygun düşmez ve edebe münafidir. Allah’ın, Kendi varlığına ayna yaptığı insanla alay etmesi kat’iyen düşünülemez. Aslında burada murad olan, onların istihzasına karşılık, bu fiilin lazımıdır. Binaenaleyh Allah kimseyi maskaraya almaz ve kimseyi istihkâr edecek bir ifade kullanmaz ama bunları yapanlara o cinsten karşılığını verir. Yani Cenab-ı Hak, onların bir orada bir burada görünmelerine karşılık onları, ikiyüzlülük rüsvaylığıyla rüsvay etmektedir ve edecektir.

Burada şu hususa da dikkat etmek gerekir; bu meselenin kesbî yönü onlara aittir.. evet istihza eden kişinin ele aldığı mevzu istihza edilecek bir mevzu değil ise kendisi o duruma düşer. Mesela kâmet ü kıymeti itibarıyla seviyesiz bir insan, çok kıymetli ve büyük bir insanı hafife aldığı zaman dikkatli nazara sahip kimseler nazarında o insanın kendisi maskara oluverir. Mesela birisi kalkıp, –hâşâ– Resûl-i Ekrem’e çamur atmaya kalkışarak O’nun bir kısım ahval-i âliyesini ve etvâr-ı mukaddesesini istihkâr etse ve çok mukaddes, müberrâ olan mübarek ahvalini hafife alsa sadece kendisi maskara olmuş olur. Hâsılı, bir fiil olarak istihzayı ve neticesini, maskara olma durumunu yaratan Allah’tır. Fakat istihzayı fiilen kesb eden onlar olmuştur.

يَمُدُّ kelimesi مَدَّ mâzi fiilinin muzârisidir. Lügat mânâsı itibarıyla “çekmek, uzatmak, ziyade olmak, artmak” mânâlarına gelmektedir. Mesela مَدَّ الْبَحْرُ sözü, “Denizin suyu yükseldi.” demektir. Denizlerin kabarmasına med (مَدّ), çekilmesine de cezir (جَزْر) denilmektedir. Günümüzde her ne kadar med-cezir hareketine “gel-git” denir olmuşsa da bu ifade, med-ceziri tam olarak anlatmamaktadır. Med, denizin kabarması, havzını aşması, dışa taşması ve dışarıya doğru yayılması mânâlarına gelmektedir.

Aynı zamanda bu kökten iştikak eden إِمْدَاد kelimesi de, bizim Türkçede kullandığımız şekilde, “imdada koşma, medet etme, yardıma gitme” demektir. Evet, denizin kabarıp taşmasında da bir bakıma bu mânâ vardır. Yani deniz kabarıp taşması sayesinde sahile ve çevresine yardıma koşmuş gibi olur. Nitekim: “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ‘Ben peş peşe gelen bin melek ile size medet gönderip yardım edeceğim.’ diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfâl sûresi, 8/9) âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hakk’ın, melekleriyle sahabe-i kiram’a yardım göndermesi de bu kelimeyle anlatılmaktadır.

طَغَى fiilinin masdarı olan طُغْيَان kelimesi de coşma, taşma mânâsına gelmektedir. Lügat mânâsı itibarıyla, طَغَى “taştı, bulunduğu yeri aştı, sınırlarının dışına çıktı” demektir. إِنَّا لَمَّا طَغَى الْمَۤاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ “Şüphesiz, su taştığı vakit sizi gemide biz taşıdık.” (Hâkka sûresi, 69/11) âyet-i kerimesinde Nuh tufanı anlatılırken suyun tuğyan ettiği ve taştığı ifade edilmektedir. Denizler belli sınırlar içinde, birer su havzı mahiyetindedirler ve hep o sınırlar içinde kalırlar. Gökteki su ile yerin altındaki su kanalları da kendi sınırları içindedirler. Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın ayarladığı kanunlar çerçevesinde bulundukları sınırların dışına çıkmamakta ve bu şekilde hep bir denge içinde bulunmaktadırlar. Ne var ki, bazen yeryüzündeki denizler, gökteki yağmurlar ve yerin altındaki su menbaları tuğyan edip taşar ki buna da tufan diyoruz. Buna binaen diyebiliriz ki, tabiatta Allah’ın vaz’ ettiği tekvinî ve teşriî kanunlar ihlal edildiğinde ne yerde yürüme ne denizde yüzme ne de gökte bulunma imkânı kalmayacaktır. Şer’î mânâsı itibarıyla insanın şeriat hudutlarını aşması da bir tuğyandır. Bu aynı zamanda fıskın hususi mânâsı demektir.

يَعْمَهُونَ : عَمَهَ – يَعْمَهُ veya عَمِهَ - يَعْمَهُ’dan gelmektedir ve tereddüt, hayret, şaşkınlık, yolunu bilememe, sırat-ı müstakimi bulamama, dalgın, baygın ve âdeta sekir hâlinde olma anlamına gelmektedir. Genel itibarıyla bu âyet-i kerimedeki kelimelerin mânâlarına bakıldığı zaman âdeta birbiriyle omuz omuza vermişçesine münafıklardaki şaşkınlık, panikleme ve haddini tecavüz etme gibi hususların anlatımını destekledikleri görülmektedir. Bu hakikat, يَمُدُّهُمْ kelimesinde, med-cezir hareketiyle denizin taşmasının; طُغْيَانِهِمْ kelimesinde, suların kanallarına girmeyip mecralarını aşmasının; يَعْمَهُونَ kelimesinde ise insanların sekir ve istiğrak hâlinde yürüyeceği yolu bile bilememeleri, gelişi güzel yürümeleri, sağa sola çarparak, toslayarak taşkınlık ve şaşkınlık içinde baygın baygın yaşadıklarının resmedilmesi şeklinde ortaya konmaktadır. Teker teker her bir kelime, aynı hakikat etrafında omuz omuza verip –Üstad’ın sık sık tecâvüb dediği– hakikati göstermektedir.

Kelimelerin müfredat mânâlarını verdikten sonra şimdi isterseniz biraz da umumi mânâ üzerinde fikir yürütelim. Daha önceki âyet-i kerimelerde münafıkların, şeytanlarına ve reislerine döndüklerinde mü’minlerle nasıl alay ettikleri anlatılmaktaydı. Burada, insanın aklına “Acaba bunun neticesinde ne oldu?” sorusu gelmekte ve insan bir bekleyiş içine girmektedir. Bu suale cevap olarak, وَإِنَّ اللهَ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ diyerek atıfla ifade yerine mesele doğrudan doğruya isti’nâf (başlangıç) cümlesiyle anlatılmakta ve اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ “Allah onların alaylarına mukabelede bulunur.” denmektedir ki bu da siyak-sibak açısından gayet uygun düşmektedir.

Şöyle ki, Cenab-ı Hak âyetin başında اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ, sonunda da وَيَمُدُّهُمْ buyurarak bir taraftan onların istihzalarını yüzlerine çarparken diğer taraftan da onlara taşkınlıkları hususunda mehil vermektedir. Burada zâhiren bir tezat varmış gibi görünse de esasen bu durum, her kâfire karşı Cenab-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesinin bir tecellisidir. Evet, kâfirlerin dünyada pek çok arzu ve istekleri yerine getirilmekte ve taşkınlıklarında âdeta onlara müsamaha gösterilmektedir. Öyle ki aklın zâhiri nazarında onlar için bütün azap ve nikmet ortadan kaldırılmakta, yerlerine saadet ve nimet verilmektedir. Hususiyle küfürde ileri gidenler için bu husus, Allah’ın değişmeyen bir kanunu gibidir. Cenab-ı Hakk’ın bu icraatı, onlar hakkında istidraç olmaktadır ki, onlar bu şekildeki icraatı gördükçe iyiden iyiye şımarmaktadırlar. Yani Allah bu şekilde hükmünü infaz etmeden önce onlar, kendilerini yaptıklarıyla böyle bir akıbete hazır hâle getirmektedirler. Evet Allah, kâfirlerin başlarından aşağıya nimetleri yağdırmakta, onlar da hiçbir sıkıntı çekmeden ve nikmet yüzü görmeden, maddeten rahat bir hayat sürmektedirler.

Esasen neticesi itibarıyla düşünüldüğünde küfür içinde bir Cehennem zakkumu bulunmaktadır ki, âyetin sonundaki fezleke de tek kelimeyle bunu vurgulamaktadır. Bu aynı zamanda latif bir tasvir sayılır ve konuya bir canlılık ve hareket kazandırmaktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi istihza kelimesi burada mecaz olarak kullanılmıştır. Cenab-ı Hakk’a istihzanın isnadı muhal olduğundan bu yola tevessül edilmiştir. Bu tasvirde istihza kelimesinin ifadeye kazandırdığı canlılık, يُجَازِيهِمْ عَلَى اسْتِهْزَائِهِمْ “Mü’minlerle istihza ettiklerinden dolayı onları cezalandırır.” ifadesinden çok daha fazladır. Onlar, إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ “Biz istihza ediyorduk.” demişlerdi ki Allah da, buna mukabil اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ buyurmuştu. Görüldüğü gibi âyet-i kerimede doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın istihza neticesinde onlara mukabelede bulunduğu gayet canlı bir tablo olarak nazarlara arz edilmektedir.

اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesinde, –Cenab-ı Hak için böyle düşünmek, O’na olan saygımıza muhalif olur ama söz konusu bir insan olsaydı– şöyle canlı bir tablo tasavvur edilebilir: Onlar mü’minlerle istihza ettiler. Bunun üzerine o da hemen hızlıca harekete geçti ve onların istihzalarına mukabelede bulundu. Bu mânâlara gelen يُجَازِيهِمْ عَلَى اسْتِهْزَائِهِمْ sözü âyetteki canlılığı ifade etmemektedir. Bu sebeple âyetteki kelimeler dîk-i elfazdan (kelime darlığından) dolayı değil, mecaz-ı aklîye isnad edilmek suretiyle meseleye bu canlılığın kazandırılması için seçilmiştir.

Ayrıca bu ifadede, Allah’ın onlar hakkındaki istihzasının, onların hissedemeyeceği şekilde olduğuna da bir ima söz konusudur. Şöyle ki Kur’ân, münafıkları âdeta çamur içinde bocalayıp duran bir yığın hâlinde tasvir etmektedir. Bu tasvir çerçevesinde, sanki onlar bu çamuru misk-i amber gibi yüzlerine gözlerine sürmektedirler. Onlar bu hâldeyken Cenab-ı Hak âdeta çamurun kokusunu arttırmakta ama onlar bunu misk zannetmekte ve oradan çıkmayı düşünmemektedirler. Sanki Allah, o çamurun içinde onlar ne arzu ederlerse onu vermekte ve onlara bu şekilde medet etmektedir. Netice itibarıyla de onlar, çamurdan bir yığın hâline gelmektedirler. Sonra da hükm-ü ilâhî, çamur hakkında ne merkezde gerçekleşecekse olacaklar ona göre olacaktır.

Bir önceki âyetle bu âyet arasındaki münasebete gelince: Münafıkların إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ “Biz onlarla istihza ediyoruz.” (Bakara sûresi, 2/14) demelerine mukabil insanın aklına; “Bunun üzerine acaba mü’minler, münafıklara ne dediler?” veyahut “Mü’minlere karşı böylesi hakaretler savuran münafıklar, nasıl mukabele gördüler?” şeklinde bir soru gelmektedir. Bu soruya cevaben Allah, اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ isti’nâf cümlesiyle onların istihzalarına mukabelede bulunduğunu/bulunacağını ifade ile mü’minlerin misliyle mukabeleye kalkmalarına gerek olmadığını hatırlatıyor.

İkinci olarak, önceki âyetin ifadesiyle mü’minler, münafıkların istihzalarına maruz kalmışlardır. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ “Bir fiile, kendi cinsinden bir fiille karşılık verilir.” fehvasınca burada bir tetâbuk vardır. Münafıklar, istihza ettikleri için istihza ile mukabele görmektedirler. Her ne kadar istihzanın fiil olarak Allah’a isnadı caiz olmasa da onların görecekleri karşılık yine istihza olacaktır.

Bu ifadenin lazımı olarak sanki Allah, mü’minlere şöyle demektedir: “Siz, münafıkların istihzasından müteessir olmayın; zira onların yapmış oldukları bu istihzaya karşı sizin yapacağınız mukabele ne olursa olsun size karşı yapılan istihzayı karşılamayacaktır. Çünkü onlar, sizinle, dininizden yani Allah’a inanmanızdan dolayı istihza etmektedirler. Öyleyse bu ağır cinayetlerinin cezasını da ancak Allah verebilir.” Aslında mü’minin, hayalinde kurguladığı en büyük ceza dahi bu korkunç cinayeti karşılamayacaktır. Mü’minin kalbini tatmin edecek ceza ancak Allah’ın (celle celâluhu) onlara verdiği/vereceği dünyevî-uhrevî ceza olacaktır.

Daha önce genişçe izah edildiği gibi يَمُدُّهُمْ ifadesiyle Allah’ın, tuğyanlarını artıracak şekilde –istidraç olarak– münafıklara medet verdiği ifade edilmişti. Belâgat açısından يَمُدُّهُمْ ifadesine bakıldığında burada Mutezile ve Cebriye’nin fikirlerinin tutarsızlıklarını görmek de mümkündür. Şöyle ki medet, mevcud bir güç ve kuvvet üzere gelen ikinci bir yardım demektir. Lügat mânâsı itibarıyla ise “mevcut sınırların aşılması, belli bir limitin üstüne çıkılması” mânâsına gelmektedir ki bu da insanlarda bir istitaat, bir güç ve kuvvetin varlığını göstermektedir. Şöyle ki, Cenab-ı Hakk’ın onlara nifaklarında medet vermesi, onların iradelerini tamamen nefyetmemektedir. Onlar taşkınlığı kendi iradeleriyle talep etmişler, Allah da tuğyanları neticesinde onlara medet etmiştir. Aslında tuğyanın onlara nispeti de bunu göstermektedir ki bu bir bakıma müsebbebin sebebine izafe edilmesi anlamına gelmektedir. Bu da, يَمُدُّهُمْ kelimesindeki mezkur mânâyı teyit etmektedir.

‘Tuğyan’a gelince: Mesela bir nehir tuğyan ettiği zaman kendi mecrasını aşar ve yatağının dışında akmaya başlar; netice itibarıyla da geniş bir alanı istila eder. Aynen onun gibi, bunlar da sınırlarını aşarak bir tuğyan içine girmişler demektir. Ayrıca, طُغْيَان kelimesiyle يَعْمَهُونَ kelimesi arasında da bir tenâsüp vardır. Münafıkların fiilen tuğyanlarında ve kendilerine ait kesblerinde böyle bir taşkınlığa düşmeleri neticesinde, Allah da onları şaşkına çevirerek nefislerini unutturmuş ve onları benliksizleştirmiştir. “Ben yolumu yitirdim, yolların günahı ne!” diye bir söz vardır. Bu söz tam münafıkların durumuna uygundur, zira yolunu yitirenler onlardır. Yolun bir günahı yoktur. Yoldan çıkan, kendine etmiş olur; münafıklar kendilerine etmişlerdir.

* * *

Bu âyetlerde, kâfir ve münafıkların mü’minlere taarruzda bulunarak onlarla istihza etmeleri hâlinde, onlara da aynı şekilde mukabele yapılmasının mahzursuz olduğuna bir işaret vardır. Ancak aynı zamanda konu münafıklarla ilgili olması itibarıyla mü’mine her saldıran ve onu hafife alan kimseye mukabelenin tecviz edilemeyeceği hususu da ortaya konulmaktadır.

Burada şöyle bir tasavvufî hakikat de söz konusudur: İnsan, kendisine gelen nimetler karşısında bu nimetlerin bir istidraç olabileceği endişesiyle daima tir tir titremeli ve Cenab-ı Hakk’a sığınmalıdır. Zira yukarıda da ifade edildiği gibi kişiye dünyada bol bol nimet verilmesi her zaman onun salahına delâlet etmez. Bazen bu nimetler, o kimsenin neticede helâk olmasına da sebebiyet verebilir.

* * *

أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ “İşte onlar hidayete bedel dalâleti peylediler; (peylediler ama) bu ticaret kârlı olmadı; zira onlar hidayet üzere değillerdi.” (Bakara sûresi, 2/16)

Daha önceki âyet-i kerimelerde mü’minlerin yüce vasıfları anlatılma sadedinde: أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte onlar, Rabbilerinden bir hidayet üzeredirler ve asıl kurtulup felâha erenler de onlardır.” (Bakara sûresi, 2/5) denmişti. Burada ise, münafıkların özellikleri anlatıldıktan sonra أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ denilerek önceki âyetlere mukabele yapılmaktadır.

Evet, ortada “hidayet” ve “dalâlet” unvanlarıyla iki yol mevcuttur. Mü’minler hidayet yolunu seçmiş, neticede de hidayete ererek kazanıp kurtulmuşlar; münafıklar ise hidayet karşısında âdeta dalâleti satın almışlar ve hidayeti ona feda etmiş ve yaptıkları bu ticarette hüsran u haybete maruz kalmışlardır.