Yazdır

Sonsuz Mûsîki

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Fatiha Üzerine Mülâhazalar

Oy:  / 15
En KötüEn İyi 
Fukahâdan bazıları, Kur'ân'ın, tegannî ve makam ile okunmasını tecviz etmemişlerdir. Tâbiînin büyük imamı Said b. Müseyyeb, Haccâc'ın şehit ettiği büyük mücahit Said b. Cübeyr, yine bu altın çağın önde gelenlerinden İmam Nehâî ve büyük müfessir İbn-i Sîrîn, hep bu görüştedirler.

İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüşü paylaşanlardandır. Ancak, meseleyi, insanın mûsikî ihtiyacını tatmin etmesi yönünden ele alıp değerlendirmek ve bu mevzuda verilecek hükmü bu esasa göre vermek, herhalde her seviyedeki insanın, her türlü ihtiyacını nazara alan dinin rûhuna daha muvafık olacaktır.

Buhârî ve Müslim'de geçen bir hadîste, Allah Resûlü'nün Ebû Musa el-Eş'ârî'nin evinin önünden geçerken onun güzel bir ses ve nağme ile Kur'an okuduğunu duyduğu ve 'Davûd'un Mizmârı' tâbiriyle bu hareketi taltif ettiği, anlatılmaktadır.[1]

İyi bir edâ, tatlı bir sadâ ve hâlis bir niyetle okunan Kur'ân-ı Kerîm, başkalarının da Kur'ân'ı sevmesine vesile olacağı için bizzat Allah Resûlü tarafından teşvik görmüştür.

Hâkim'in çeşitli tariklerle Hz. Berâ'dan rivayet ettiği ve Ebû Dâvud'un da aynı sahabeden naklettiği bir hadis-i şerif'te Allah Resûlü: بزَينوُا القُرْآنَ بِأَصْواتَكُم 'Kur'ân-ı Kerîm'i seslerinizle tezyin edin'[2] buyurmaktadır.

İbn Mes'ud (ra) anlatıyor: 'Bir gün Allah Resûlü yanıma geldi ve: 'Bana bir Kur'ân oku da dinleyeyim' dedi. Ben de: 'Ya Resûlallah, Kur'ân sana nâzil olurken ben sana nasıl Kur'ân okurum?' dedim. Allah Resûlü: 'Ben başkasından Kur'ân dinlemeyi severim' buyurdu. Bunun üzerine Nisâ sûresini okumaya başladım. Nihayet: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا (Nisa,4/41) âyetine gelince: 'Yeter! Yeter!' buyurdu. Sustu. Baktım ki Allah Resûlü gözleri dolu ağlıyor. Âdetâ İbn Mes'ud'un okuduğu âyetler onu halsiz bırakmıştı. Belki birkaç âyet daha okusa idi Allah Resûlü eriyip gidecekti.'[3]

Kur'ân hüzünle nâzil oldu. O, mahzun ve münkesir bir kalple okunmalıdır. Şu vahşet sahrasında, imkânları kısır, kudreti az ve acz ü fakr içinde yuvarlanan insan, Hablü'l-Metin olan Kur'ân-ı Kerîm'e tutunursa insanlık semâsına yükselecek, evc-i kemâle çıkacak, şu girdaptan, çölün şu boğucu havasından ve yalnızlık vahşetinden kurtulacaktır. İşte Kur'ân insana bu his ve bu havayı verir. Bu itibarla Kur'ân okurken böyle bir hava içinde okunmaya çalışılmalıdır. Bu ise, mânâsına nüfûz nisbetinde olur. İnsan, onun mânâsına nüfûz edemezse, hele ilâhî maksadı düşünmezse çok defa Kur'ân'ın derinliklerine açılamaz ve Kur'ân da onun sinesinde te'sir icra etmez.

Sahabe-i kirâm, tâbiîn-i izâm hazerâtı, Kur'ân'ın bir hakikati adına çöller kateder ve onu öğrenmeye çalışırlardı. İmâm-ı Şâfiî Hazretleri bu hususta Mesrûk İbn-i Ecdâ Hazretleri'nin başından geçen bir hâdiseyi anlatıyor: 'Mesrûk, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden birisinin tefsirinde tereddüt ediyordu. Âyetin mânâsını tam öğrenebilmek için Medine'den Basra'ya gitti. Soru soracağı şahsın Basra'dan ayrılıp Şam'a gitmiş olduğunu öğrendi. Bunun üzerine oyalanmaksızın Şam'a doğru yola çıktı...'

Şimdi sizler bir düşünün, hızlı nakil vasıtalarının olmadığı, yolculukların çok güç şartlar altında, sadece deve ya da atlarla yapıldığı sıcak kumistan ve çöllerde, Mesrûk gibi yüce bir kâmet bir tek âyetin tefsirini öğrenebilmek için tehlikeli sayılabilecek uzun yolculukları göze alıyor, aradığı zâtı bulamayınca da ikinci bir yolculuğu göze almaktan çekinmiyordu.

İbn-i Abbas'ın talebelerinden büyük müfessir İkrime: 'Ben, بوَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِراً إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُفَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلى اللّهِ 'Kim Allah ve Resûlü için göç etmek amacıyla evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatı Allah'a düşer' (Nisa, 4/100) âyetinde anlatılan şahsın adını tam ondört sene araştırdım' diyor. Âyette ismi zikredilmeyen bu şahıs acaba kimdir? İkrime Hazretlerinin, bu şahsın ismini öğrenmek için bu kadar gayret göstermesinin sebebi hiç şüphesiz, onun, hayat-ı içtimâiyedeki mevkiinin ve karakterinin, âyetin tefsirine ışık tutacağı düşüncesidir. İşte İkrime ondört sene bu şahsı araştırmış ve sonunda onun Semure bin Habib olduğunu öğrenmiştir.

İbn-i Abbas da başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder:

إِن تَتُوبَا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا وَإِن تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلَاهُ وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلَائِكَةُ بَعْدَ ذَلِكَ ظَهِيرٌ

'Eğer ikiniz Allah'a tevbe ederseniz, kalbiniz gerçekten (tevbeyi gerektiren bir duruma) yönelmişti (tevbe etmeniz gerekir). Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibril ve mü'minlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır.' (Tahrim, 66/4) İşte bu âyet-i kerîmede anlatılan iki kadının Allah Resûlü aleyhinde anlaşma gibi bir vaziyete girmeleri zihnimde istifham meydana getirmişti. Meseleyi Hz. Ömer'den öğrenebi-lirdim. Ancak mehâbetinden dolayı yanına sokulup bunu bir türlü ona soramıyordum. Her nasılsa bir gün fırsatını buldum. Hz. Ömer'i müsait bir pozisyonda yakaladım ve:

- Ey mü'minlerin Emîri! Bu âyet-i kerimede anlatılan kadınlar kimlerdir? dedim.
- Hz. Âişe ve Hz. Hafsa, diye cevap verdi.

Daha bunlar gibi binlerce misal verilebilir.... Sahabe ve tabiûn, Kur'ân-ı Kerîm'in bir hakikatini tam kavrayabilmek için, günlerce, haftalarca, aylarca, hatta senelerce bu hakikatin arkasından koşuyor, onu bulacağı âna kadar durup dinlenme bilmiyordu.

Kur'ân-ı Kerîm yirmi üç senede nâzil oldu. Nâzil olurken bazen kemik parçalarına, bazen kabuğu soyulmuş hurma ağaçlarının tahtalarına, bazen de o günün iptidai kâğıtlarına yazılıyordu. Ayrıca o devirde, nâzil olan her âyeti ânında ezberlemek suretiyle Kur'ân'ın tamamını ezberleyen de pek çoktu. İbn-i Mes'ud, Zeyd bin Sabit, Übey bin Ka'b, Hz. Osman ve daha yüzlercesi Kur'ân'ın tamamını ezberlemişlerdi. Bir âyet nâzil olduğu zaman, Allah Resûlü vahyen: 'Bu âyet falan sûrenin şu âyetidir' derdi. Onlar du bu âyeti oraya kor, ona göre ezberlerlerdi. Kur'ân-ı Kerîm'in sûreleri de yine vahyen sıralanmıştır. Aynı zamanda eşsiz mu'cizeler menbâı bu ilâhî kelâm sahabenin sadrında, elindeki kâğıtta, hurma ağacında veya kemikler üzerinde yazılı ve mahfuz bulunuyordu. Yemâme Harbi'nde Kurrâ denilen hâfızlardan pek çoğu şehit olunca Hz. Ömer ciddi bir endişeye kapıldı. Bir gün bu endişesini Hz. Ebû Bekir'e şöyle açıkladı:

- Ey Allah'ın Peygamberi'nin halifesi, Yemâme'de şu kadar Kur'ân hâfızı şehit oldu. Eğer önümüze çıkan birkaç vak'âda, bir kısmı daha şehit olursa, Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını bilen hafızlar kalmayacağından ve Allah Kelâmı'nın unutulacağından endişe ediyorum.

- Ya Ömer ne yapmamı istiyorsun?

- Kur'ân-ı Kerîm'i toplayıp bir araya getirelim ve hemen yazalım. Kur'ân'ı hâfızların kafalarına bırakmayalım. Yoksa onlar ölür gider. Kur'ân-ı Kerîm de zâyi olur.

Hz. Ebû Bekir ise meselenin hassasiyeti karşısında tir tir titriyordu. 'Ben Allah'ı kendi adıma ve hesabıma konuşturursam, hangi yer beni taşır, hangi gök beni gölgelendirir' diyen Hz. Ebû Bekir, bu teklif karşısında irkilmiş ve birdenbire, arslan gibi kükreyerek: 'Ya Ömer, bana neyi teklif ediyorsun? Resûlullah devrinde yapıl-mayan bir şeyi bana nasıl teklif edebilirsin?' demişti.

Hz. Ömer uzun uzun işin ehemmiyet ve nezaketini anlattı. Hz. Ebû Bekir sonrasını şöyle anlatıyor: 'Vallahi Ömer bu mevzuda isabetli imiş. Allah benim kalbime de inşirah verdi. Artık benim kalbim de bu işe yatmıştı. Anladım ki, Kur'ân-ı Kerîm'in muhakkak cem'edilmesi lâzım!'

Bu işi kim yapacaktı? Beraberce düşündüler ve Zeyd bin Sâbit'te karar kıldılar. Zeyd (ra), Resûl-i Ekrem'in, Kur'ân'ına itimat ettiği hâfızlardandı. Zeyd bin Sâbit (ra) anlatıyor: 'Halife beni çağırmıştı. Yanında Ömer (ra) başını aşağıya eğmiş bekliyordu. Halife, bana Kur'ân'ı cem'etme teklifinde bulundu. Bu teklif karşısında irkildim, ürktüm. 'Bana, Allah Resûlü'nün devrinde yapılmayan bir şeyi teklif etmeyin' dedim. Nihâyet Ebû Bekir işin ciddiyeti ve lüzumunu anlattı. Bu mesele benim de içime yattı ve meselenin lüzumuna ben de inandım.'

Hz. Ebû Bekir, bütün hâfızları toplayıp bir araya getirdi. Herkesin yanındaki Kur'ân bölümleri bir araya getirildi ve şûrâya sunuldu. Çalışmaların sonunda toplanıp, yazılan Kur'ân'da cumhur ittifak ettiler. Kur'ân'ın sıralanı-şı, âyet ve âyetlerin sıralanışı, sahâbenin ittifakı ile tevâtü-ren vukû buldu.

Hz. Osman'ın hilafeti zamanında kıraatlerin ihtilâfından dolayı tereddüt hâsıl oldu. Resûl-ü Ekrem bir hadîslerinde: إنَّ هذا القُرْآن أنزلَ عَلي سبْعَةِ أحْرُف 'Kur'ân yedi harf üzerine nâzil oldu'[4] buyurmuştu. Bu yedi harf keyfiyeti ne olursa olsun kelimelerin değişik şekillerde, kabile fonetiğine ve mahariç anlayışına göre okunması veya Kur'ân-ı Kerîm'in içindeki emir, nehy, vaad, vaid, lehçe, şive, edâ veya daha başka şeyler...

Kur'ân-ı Kerîm'in bu vecihlerle okunması Müslümanlar arasında birtakım ihtilafların doğmasına sebep oldu. Bunun üzerine Huzeyfe (ra), Hz. Osman'a (ra) müracaat ederek; 'Müslümanlar arasında ciddi bir ihtilaftan endişe ediyorum. Kur'ân'ın nüshalarını çoğaltıp, bunları çeşitli mıntıkalara gönderelim, halk ihtilafa düşmesin' dedi. Hz. Osman da Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Zübeyr ve İbn-i As'dan müteşekkil bir heyet oluşturdu. Kur'ân-ı Kerîm de bu heyet tarafından yazıldı ve yedi adet nüsha meydana getirildi. Çoğaltılan bu nüshalar Hz. Ebû Bekir zamanında yazılan Kur'ân'ın aynısıydı. Nüshalar çeşitli İslâm memleketlerine gönderildi.[5] O günden bugüne Kur'ân-ı Kerîm aynı şekliyle muhafaza edilmektedir. Esasen Allah (cc) şu âyet-i kerimede de belirttiği üzere, onu teminat altına almıştır: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ 'Kur'ân'ı biz indirdik, andolsun ki onu muhafaza edecek biziz.' (Hicr,15/9).

Allah Kur'ân'ı kıyâmete kadar devam ettirecektir. Biz Kur'ân'a sahip çıkarsak Kur'ân bizimle devam eder. Böylece hanemiz ve memleketimiz onun nûruyla aydınlanır. Evet, onu başımıza tâç yapıp koyabilsek, bütün insanlığın başına tâç olma mazhariyetine erebiliriz.


[1] Buhâri, Fedâilu'l-Kur'ân, 31. Müslim, Müsafirin, 235,236. Tirmizi, Menâkıb, 95, Nesâi, 83, İbn Mâce, İkâme, 1.76. Dârimi, Salât, 171, Fedâilu'l-Kur'ân, 34. Müsned, III. 369, V, 349, 351, 359, VI, 37,167
[2] Buhâri, Tevhid, 52; Ebu Davud, Vitr, 20; İbn Mâce, İkame, 176
[3} Buhâri, Tefsir-u Suretin-Nisa, 9; Fedailu'l-Kur'ân, 32, 35; Müslim, Müsafirin İftitah, 37; Müsned, V, 16, 61, 114, 124, 127, 128, 132
[4] Buhari, Fedâilu'l-Kur'ân, 5,27, Tevhid, 53, Bed'ul-Halk. 6 4; Müslim, Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitr, 22; Tirmizi, Kur'ân
[5] Ez-Zerkânî, Menâlhilu'l-İrfan, I, 250 ve Tefsîr Usulü kitabları