Yazdır

Besmele

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Fatiha Üzerine Mülâhazalar

Oy:  / 26
En KötüEn İyi 

Şimdi de Besmele-i Şerîf'in mânâlarını arzetmeye çalışalım:

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ Bütün hayırlı işlerin başıdır. O Arş-ı A'zâm'dan insanların eline uzatılmış nurânî bir hayattan ibarettir. 'Bismillah'a dayanan insan, bütün kâinata meydan okuyabilir. Çünkü orada Allah'a güvenme, dayanma ve itimat etmekten bahsedilmektedir. Dünyanın kapısı 'Bismillah'la açılmıştır. Kâinat 'Bismillah'la kurulmuştur. Her hâdise 'Bismillah'la meydana gelir. Ve kıyâmet 'Bismillah'la kopacak, haşr ü neşr, cennet-cehennem 'Bismillah'la teessüs edecek, mü'minler 'Bismillah' dediklerinde cennetin kapısı açılacak ve orada mü'minler, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ de anlatılan Allah'ı, Rahmân ve Rahîm olan Zât'ı göreceklerdir. Âlem 'Bismillah'la başladığı gibi 'Bismillah' la bitecektir.

Besmele harf-i cer olan ب 'be' ile başlar. Harf-i cer ismin sonunu cer eder. Burada 'isim' kelimesini cer etmiş ve bu kelimenin sonu kesre kılınmıştır. Kesre, inkisârdan gelir ve başlangıçtaki bu kesre bize Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gelirken âdeta münkesir bir kalple gelmeyi ders verir. Esâsen, her hayırlı işte havl ve kuvvetine dayanacağımız Cenâb-ı Hakk'a karşı kalbimiz münkesir olmalıdır ki, aczimiz O'nun kuvvetini davet eden bir şefaatçı olsun...

ب (be)'de musâhabet mânâsı vardır. İnsan, Allah ve Resûlü'ne yakın olmak istiyorsa besmele çekmelidir ve yine ب'de ilsak mânâsı vardır. İnsan besmele ile Allah'ın Rahmân ve Rahîmiyetine sarılır. Bütün muamma ب nin noktasıyla başlar. رَّحِيم in mimiyle sona erer. ب nin altındaki nokta kaldırıldığında iki sonsuz arasında uzayıp giden bir elif akla gelir. Elif hakikat ilminde Allah'ın remzidir. Elif'in alt tarafına bir nokta koyup onu ب 'be' yapacağımız güne kadar, kâinatta gölge olmadığından dolayı o büyük ve nâmütenâhî ışık da bilinmiyor ve bulunmuyordu.كنت كنزاً مخفيًا 'Ben gizli hazine idim'[1] ifadesi bu hakikate parmak basmakta ve bize bu hakikati şerh etmektedir.

ب 'be' nâmütenâhî uzayıp giden ve zıddı olmayan, nûrânî bir hattır. O, Allah'ın remzidir. Elif harfinin ilk yazıldığı yerde Hz. Ahmed'in adına remiz yapılmıştı. Onun başında da bir elif vardı. İş elifle başlar ve ebedlere kadar da öyle kalır. Nokta, Hz. Muhammed'in (sav) remzidir. Kâinatın çekirdeği ve nüvesi olan Hz. Muhammed (sav): اول ما خلق الله نوري 'İlk yaratılan benim nûrumdur.'[2] sözüyle bunu anlatmaktadır. Hz. Muhammed (sav) yaratılmasaydı Allah bilinmezdi. Allah kendini kendinde görüyor ve kendi ilmiyle kendini biliyordu, ama, Allah başka gözlerle görülmek; başka kulaklarla duyulmak ve başka gönüllerde de bilinmek istedi. Onun için Hz. Muhammed'in (sav) nûrunu yarattı. Kâinatı da O'nun nûrundan halketti, nihayet kâinatın müntehâsında insan, bir semere olarak zuhûr edip ortaya çıktı. 'Mir'ât-ı Muhammed'de Allah görünür daim' sözünden biz bunu anlıyoruz.

Ayna ve aynada tecelli eden şey بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ de mündemiç bulunmaktadır.

'Bismillah'ta ilk isim Allah'ın adıdır. 'Allah'ın adıyla' mânâsına 'Bismillah'la işlerimize başlıyoruz. 'Bismillah'ın sonundaki 'Rahîm' Allah'ın sıfatıdır, ama, kendi sıfatını Kur'ân'da Habîb-i Edîb'ine isim olarak takmıştır. بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ '(O) Mü'minlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhamet edendir' (Tevbe, 9/128) derken, Hazret-i Muhammed'i kastetmektedir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ 'Biz seni ancak âlemlere Rahmet olarak gönderdik' (Enbiya, 21/107) derken de âlemlere rahmet için gelen Hz. Muhammed'in (sav) rahîmiyetine parmak basmaktadır. 'Bismillah'da Allah anlatılır. Ve 'Bismillah' da Allah'ı anlatan Hz. Muhammed (sav) dile getirilir.

ب nin taalluk ettiği bir fiil vardır. Zaten kâinat ef'âlden ibarettir. Bu fiil ya başa ya da sona takdir edilir. Biz Allah kelimesini başa alarak diyoruz ki, Allah vardı, hiçbir fiil yoktu. Allah zâtında fa'aldi. Belki, ef'âli de zâtıyla beraberdi. İşte bu noktaya gelince susup bir şey diyemiyoruz...

Takdir edilen bu fiil ya أبْدَاُ veya إبتدائ şeklinde olur. Eğer أبدأ dersek, fâil, altındaki أنا dir.إبتدائ dersek,ي fâildir. Böylece besmele yedi kelimeden meydana gelmiştir. Bunlardan dördü sarîhtir. Diğer üçünü ise biz takdir ediyoruz. اسم (isim) ya يسْمو-سَمَا den veya وَسَمَ-يَسِمُ den gelir.

Birinciye göre mânâ: 'Yüksek oldu', 'yüce oldu' şeklindedir. Allah zaten hem zâtıyla hem de isimleriyle yücedir. وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى 'Allah'ın güzel isimleri vardır' (A'raf, 7/180) âyeti bize bunu anlatmaktadır.

İkinciye göre ise mânâ 'alâmet ve işâret oldu', demektir. Başka hiç kimseye Allah denmez. Allah dendiği zaman insanın aklına; kâinatı idare eden, Vâcibü'l-Vücud'la tarif ettiğimiz Zât-ı Ecell-i A'lâ gelir.

İsim kelimesi üzerinde bir nebze durmamız gerekiyor. Allah (cc) kendi isminden evvel bu kelimeyi zikrediyor. اللهِ (Billah) demiyor بِسْمِ اللهِ diyor. Belki biraz düşününce اللهِ ile de aynı şey anlaşılırdı; ancak, bununla evvela, kasem mânâsı hatıra gelirdi. Halbuki bizim maksadımız yemin etmek değil; Allah'ın inâyetiyle, Allah'ın emirlerine yapışarak, cismâniyet zulümâtından, rûhâniyat ve kalp nûrâniyatına yükselmektir. Yani biz insanî kemâlâta yükselmek ve insanî mi'râca çıkmak için bu kelimeyi söylüyor, bu kelimeye tutunuyoruz.

'İsim' dendiği zaman akla, Allah'ın bütün isimleri gelir. Ve kâinattaki tasarrufu sayısınca Allah'ın isimleri vardır. İşte bu kelimeyi söylerken âdeta gözümüz önünde tecessüm eden Cenâb-ı Hakk'ın isimleri اللهِ lafz-ı şerîfiyle, bütünüyle niyet edilmiş ve niyetteki istiâb nisbetinde de bütünüyle zikredilmiş olur. Yani bir insan aynı zamanda, Rahmân, Rahîm, Rezzâk, Hâlık vs. gibi sayısız ismi söylemeyi de niyet etmiş ve bu isimleri şefaatçi yaparak isteyeceğini istemiştir. Her hareket ve talep bu isme dayalı olduğuna göre, 'Bismillah' ifadesindeki geniş ve güçlü kuvvet hakikaten mânidardır. Bismillah diyen bir insan bütün Esmâ-ı Hüsnâ'yı söylemiş ve bu isimleri şefaatçi yaparak Allah'tan dilemiş oluyor.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ diyen insan aynı zamanda gaybûbet makâmındadır. Yâni, Makâm-ı Fark'ta; yani Allah'a 'O' diyeceği makamda bulunmaktadır. İşte böyle bir makamda 'Bismillah' derken istiâne talebiyle araya Allah'ın ismi girmektedir. Yani Lâfz-ı Celâle ile insan arasına 'isim' kelimesi girmektedir.

Kâinat, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin cilvelerinden ibârettir. Her yerde dalgalanan, Allah'ın isimleridir. 'İsim' dendiğinde bütün bu dalgalanmalar hatıra gelir. İşte ifâde edilen bu lâhutî ve ulûhiyete ait mânâ ne ise biz, onu 'Allah' diye ifâde etmekteyiz.

Besmelenin ب 'be'si, be'nin noktası ve بِسْمِ 'Bismi'. İşte biz bu besmelenin altında o noktadan ibaretiz. Şiblî'ye: 'Sen Şiblî misin?' diye soranlara, o şu cevabı verir: 'Hayır, ben, müstakim ve nurânî hat altında gölge yapıp O'nun vücûduna âyine olan noktayım.'

اللهِ 'Allah' lafz-ı şerîfini başka bir lügatten nakledilmiş olarak kabul etmek ve iştikak ilmine göre şu kelimeden veya bu kelimeden türemiştir deyip O'na bir asıl bulmaya çalışmak gönlüme muvafık gelmiyor. Vâkıa, bazıları O'nu bir kısım kelimelere ircâ ederek bir temel kelime bulmaya çalışmışlardır. Fakat âcizane diyorum ki: Zât-ı Bâri nasıl ezelî ise, ezelden beri O'nun adı Allah'tır (cc). Allah kelimesine de bir temel kelime aramak muvâfık değildir. Ama bu kelimenin etrafında 'ben bu kelimeye benziyo-rum' diyen kelimeler vardır ki, ben de onların mânâlarını arzedeceğim:

Herşey Allah'a bağlı ve herşey Allah'la ayakta durmaktadır. Kâinatın yüzünün nûru ve ziyâsı اللهِ kelimesidir. 'Allah' kelimesinin mevcût olmadığı yerde, bütün ulûm ve maârif; evhâm, hayâl ve seraptan ibaret olur ve iki ucu birleşmeyen bir kısım anlaşılmaz, karmakarışık fikir yığınları olarak kalır. Yirminci asırda bütün ilimlerin tıkanması işte bu noktaya dayalıdır. Günümüzde Allah kelimesine dayanmayan bütün ulûm, maârif ve fenlerin hepsi tıkalıdır ve altlarında bir kısım tereddüt ve şüpheler vardır. İlim adamı bunlara hipotez, nazariye veya başka başka nâmlar takar, mânâsı ve mâhiyeti anlaşılmış gibi takdime çalışır. Fakat esas itibariyle ne mânâsı ne de mahiyeti anlaşılmıştır.

 

Kâinatta her şey bir hakikate dayanmakta, her şeyin temelinde bir hakikatin vücudu gerekmektedir. Şu muhteşem kâinatın temeline de büyük bir hakikat gerekir ki bu kâinat o büyük hakikate dayansın ve mânâsını, tonunu bulmuş olsun. İnsan gibi bir âbide ve şecere-i hilkatin semeresi, bir kısım faraziyelere meselâ, denizlerin dibindeki amiplere, solucanlara, tesadüf rüzgârlarına dayanmaz. Bu âbidenin altında büyük bir hakikat olması lâzımdır ki, o da Allah, Rahmân ve Rahîm kelimeleridir.

Burada bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Dünyanın şarkında, garbında, şimâlinde ve cenûbunda gelişen ilmî akımlar, ilim ve teknoloji yönüyle oldukça ileride bulunan devletler vardır. Allah'a inanmayan bu insanlar, herşeyin tıkandığı noktada, gönlü Allah'a bağlı, bütün hissiyatıyla O'na imân etrafında pervane gibi pervaz eden, ve gerçekten inanan insanların bu hususta imdada koşmalarını beklemektedirler.

Eğer bütün ilimlerin tensik edilmesi düşünülüyorsa, bu Allah kelimesine dayandırılarak yapılacaktır. O zaman ulûm ve maârif bir hakikate dayanmış ve mânâsını, tonunu bulmuş olacaktır.

İlme ve fenne yeni bir mecrayı Allah'a inananlar verecektir. İlim ve fen sağlam temeller üzerine, inanmış insanlar tarafından oturtulacaktır. Yoksa kâinatın mânâsı anlaşılamadığından ve kâinat Allah'ın yarattığı istikâmette gidip değerlendirilmediğinden ötürü, Cenâb-ı Hakk kâinatı yıkıp dağıtacaktır. Bu, belki bir insanın, belki bir gezegenin, belki bir seyyarenin eliyle olacaktır. Çünki böyle bir kâinatın artık mânası kalmamıştır.

Allah Mâ'bûd-u bi'l-Hâk ve Maksûd-u bi'l-İstihkâk'tır. Allah bizâtihi mahbûbtur. Kalpler Allah'ı zikirle itminâna kavuşur. Bütün kırık gönüller Allah'a vardıkları zaman içlerinde sekine hasıl olur. Allah en yüksektir, müşriğin şirki O'nun izzet ve azâmetine ulaşamaz. Allah Muhtecîp'tir, bu gözlerle O'nu görmek mümkün değildir. O çok muallâdır. Bütün kâinatı idare eden O'dur. Allah'ı gözümüzle göremeyiz; fakat her şeyde âyândan daha âyân olan Allah'ın âsârını görmekteyiz. Ve anlıyoruz ki O, şiddet-i zuhûrundan gizlidir. Bütün kalbi kırıkların melceî, menceî Allah'tır. Allah mü'min için bir hayret kaynağıdır. Allah hakkında ma'rifetini artıran herkes hayrete dalacaktır. Allah bütün insanların ma'bûbudur. Allah, Allah olduğu için Ma'bûd'dur. Şimdi de bütün bu arzettiğim sözlerin hepsini 'Allah' kelimesiyle alâkalı ve lafz-ı celâleye yakın kelimelerden çıkarmaya çalışalım:

İlâh kelimesi den gelir. اَلََه 'Elehtü ilâ Fülânin' سكنت إليه ise 'Sakin oldum kemâle erdim' gibi mânâlara gelmektedir. İnsan, kemâl için koşup durmakta, kemâli buluncaya kadar da durmadan ve yorulma bilmeden mesâfe katetmektedir. İnsanlığını kaybetmeyen vicdân ve kalp taşıyan bir insan, neticede kendisi için mukadder olan kemâli buluncaya kadar durmadan koşacaktır. Kâmil-i Mutlak olan Allah, ona kemâl verecektir. O, hayret ve dehşet içinde insanlık makamından esmâ makamına, esmâ makamından sıfât makamına, sıfât makamından şuûnât-ı zâtiye makamına yükselecek ve yükseldikçe hayret ve dehşeti artacak ve mutlak kemâle ereceği ânâ kadar da koşacaktır. Allah onu olgunlaştırdığı, kemâle erdirdiği anda da, içinde sekîne hâsıl olacaktır.

أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوب 'Dikkat edin! Kalpler ancak, Allah'la oturaklaşır, Allah'a imânla huzur ve itmi'nâna kavuşur' (Râd, 13/28) Öyle ise kemâl arayanların melceî, menceî Allah'tır. Dolayısıyla اَلََه kelimesiyle ألهت اليه sözü arasında bir münasebet vardır ve Allah kelimesinin altında bu mânâ sezilmektedir.

Lafz-ı Celâle ile alâkası olan bir diğer kelime de له و (velehe) dir. له و irtifa etti, yükseldi mânâsına gelir. Yeryüzünde müşrik istediği kadar şirk koşadursun ve bâlâpervezâne: 'Ben fezaları dolaştım da Allah'ı göremedim' desin. Bütün zaman ve mekândan münezzeh, bütün kâinatı idâre eden, herşeyi tesbih taneleri gibi evirip çeviren ve her yerde nizâmıyla kendisini ilân eden Allah, müşriğin her türlü şirkinden münezzeh ve muallâdır. İşte, Allah öyle mürtefi öyle yüksektir. Bu da Lâfz-ı Celâle'nin altındaki mânâda mündemiç bulunmaktadır.

Bir başka kelime de له و (velh) kelimesidir. له و Velh, şaşkınlık ve aklın gitmesi demektir. Bu kelime bir yönüyle hayret mâkâmını bildirir. Aslında her insanda bir hayret ve şaşkınlık vardır. Bu da tevhid nûrunun bir cilvesidir.

İnsanlardan bazısı, cismâniyetini aşamaz, ten tenceresinin sıkıcı ve boğucu havası içinde hapsolur. Ne yapacağını bir türlü bilemez ve bu bir şaşkınlık hâlidir. Bir diğeri ise, esmâ makâmını aşar, sıfata yanaşır. Ama daha ilerisini keşfedemez. Bu da ayrı bir şaşkınlık içindir. İster ulvî isterse süflî şekliyle olsun, bu hayret ve şaşkınlık, tevhid nûrunun bir cilvesi, bir tecellisidir; ve bu büyük mânâ da yine lafz-ı Celâle'de meknûzdur.

Yine Lafz-ı Celâle ile alâkalı bir kelime de, لاه ' Lâhe'dir.

إحتسب=لاه-َيلوُه mânâsındadır ki, gizli oldu, gizlendi demektir. Allah (cc), gözle görülmez. Halbuki âyândan daha âyândır. Görünmemesi varlık kemâlinin zirvesinde bulunmasından yani şiddet-i zuhurdan ileri gelmektedir. Görünmek, zıddı olan ve varlığın kemâl noktasına gelememiş olanlar için söz konusudur. Gece gündüzün, gündüz gecenin zıddı olduğu için görünür ve bilinir. Sıcaklık soğuklukla, aksi de aksiyle hissedilir. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın zıddı ve niddi yoktur.

O Allah ki, görme, işitme, hayat-memat, iman-küfür, adâlet-zulüm ve bütün zıtlar hep O'nun tecellisiyledir. Hayır ve şer O'ndandır. Böylesine her şey O'ndan olan, zıddı ve niddi bulunmayan Allah'ı görmeye imkân var mıdır? Onun için O'na 'O, şiddet-i zuhûrundan gizlidir' diyoruz. Bin seneden beri ehl-i kalb, 'ey şiddet-i zuhûrundan gizli olan ey kemâl-i nûrundan muhtefî bulunan Allah'ım!' diye O'na münâcatlarını arz ve takdim etmektedirler. Hz. İ. Hakkı:

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi misl-ü âlemde
Ve sûretten münezzehtir, mukaddestir Taâlâllah
Şerîki yok berîdir doğmadan doğurmadan ancak
Ehad'dir, küfvü yok ihlas içinde zikreder Allah.

Ayrı bir kelime de اله Elihe'dir. َاَلِهَ iltica etti, sığındı mânâsına gelir. Arap, اله الفصيل der. Bu, yavru annesine sığındı, iltica etti yani ولع الي امه demektir.

Bir yavru, aczi ve zaâfını şefâatçi yaparak anasına sığınır. Hatta ondan tokat yer yine ona ilticâ eder. Kul da öyledir. Kolu kanadı kırık, âciz ve fakir olan insan, yavrunun, annesinin şefkat dolu sinesine sığınması gibi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve merhametine sığınır. Kendisine ilticâ edilen ve ona ilticanın bir faydası olan sadece Cenâb-ı Hakk'tır ve bu iltica mânâsı da Lafz-ı Celâle'de gizlidir.

اله Kelimesinin bir diğer mânâsı da عبد (kulluk yaptı) dır. Ve Allah 'ma'bûd' mânâsınadır ki, kulluğa tek lâyık zât demektir.

Ve yine اله (himâye etti) mânâsına da kullanılır ki, Cenâb-ı Hakk'ın kulunu koruyup, himâye etmesini ifade eder. Aynı kökten الّه ise 'ilâh edinildi' demektir. Zaten, Allah'tan başka ilâh yoktur. Ve ilâh kabul edilmeye layık ve şâyeste sadece ve sadece O (cc) vardır.

Şimdi hep beraber bu cümlelerle bize anlatılmak istenen Ma'bûd-u Mutlak'ı, Lafz-ı Celâle'nin altında müşahede edelim:

Allah, kolu-kanadı kırıkların melceî ve menceîdir. O, ibadet edenlerin Ma'bû'dudur. O, dertlilerin dermânı, yaralı gönüllerin derdinin şifasıdır. O, kâinatın nûru ve ziyâsıdır. Her şey O'nunla hâllolur. O'nu bulduğun zaman hâdiselerin senin başına getirdiği dağdağalardan, sıkıntılardan, belâ ve musibetlerden kurtulursun.

Lâfz-ı Celâle'nin diğer bir hususiyeti, başka isimlerle ifâde edemeyeceğimiz bir mu'cizelik ifâde etmesidir. Başından ا elifi kaldırdığımız zaman للّه kalır ki, yine Allah demektir.

 

وَ لِلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْض* وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

 

(Bakara, 2/284) (Nisa, 4/131,132); ve (Fetih, 48/4,7) âyetlerinde olduğu gibi. Başından Lâm'ı kaldırdığımız zaman له yine Allah demektir. Her iki Lâm'la beraber Elif'i kaldırdığımız zaman ه kalır ki Allah'ın zâtının ünvânıdır ve yine Allah demektir. Ve biz çok defa zikir, vird ve fikrimizi ه demekle ifade ederiz. ه Aynı zamanda İsm-i A'zâm arasında sayılmaktadır. Lâfz-ı Celâle'nin son harfi ه dur ve Allah'ı ifade etmektedir. Hatta çok defa sâir esmâ ile Allah'a teveccüh etmekten ise ه ile teveccüh daha muvafık olur. İşte Lâfz-ı Celâl'e, böyle mu'ciznümâ bir kelimedir. Onun bu son harfi üzerinde kısaca duralım, sonra umûmî mânâsına tekrar dönelim:

ه 'Hû' başlı başına bir mu'cizedir. İnsan ه dediği zaman şu mânâları mülâhaza eder veya şu mânâların mülâhazası ona ه dedirtir: 'Nerede ben, nerede Sen? Ben bir katre hakir sudan mahlûk, Sen ezel ve ebed sultanı Ma'bûd. Ben, Sana sen diyemem. Sana ancak, kâinatı dolduran, Senin Esmâ'na ait mânâları birden ifade etme sadedinde, ünvanın olan ه ile sesleniyorum. Ve ancak ه 'hû' demekle gönlümdeki ateşi söndürüyorum.'

İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerini anarken, çok kere o ismin teâlluklarını hatırlar ve zikrettiği ismin kendisiyle olan alâkasını nazara alır. Meselâ: 'Yâ Kerîm' dediği zaman Allah'ın kendisine olan ikrâmını hatırına getirir. 'Yâ Muhsîn' dediği zaman Allah'ın ihsânını, 'Yâ Cemîl' dediği zaman da Allah'ın cemâl ile tecellisini hatırına getirir. Böylece, kısmen de olsa ihlâsı zedelenir. Halbuki ه 'hû' dediği zaman, Zât-ı Ecell-i A'lâ'ya has bir ünvân ile, her türlü garaz ve i'vâzın, her türlü karşılığın üstünde; Allah, Allah olduğu için, O'nun Ma'bûd-u Mutlak olduğunu ilân etme sadedinde 'hû' demek gönle öyle şifâ verir, öyle su serper ki, tâ gönlünün derinliklerinden ه 'hû' demiş insanlar ancak bu zevkin ne demek olduğunu bilirler. Bu ifâdenin, rûhu terbiyedeki tesiri ise başka hiçbir isimde yoktur.

Ayrıca, Allah (cc) bize, kendini âsâr ve icraâtı ile tanıtmaktadır. Biz de O'nu kendimizde mevcud tecelli ve âsâr nisbetinde tanımaktayız. Bu tanımalar hep izâfidir, hakiki ma'rifet yanında da noksandır. Çünkü, insan kendisine yapılan, kerem, lütuf ve ihsân adesesinden, bütün kâinatta cereyan eden bu fiilleri ve bu fiillerin fâilini idrâk edip kavrayamaz. Belki kendi ölçüleri içinde meseleyi değerlendirir. Halbuki 'hû' deyince, nefsü'l-emirde var olan ve bütün güzel isimlerin sahibi bulunan Zât-ı Ecell-i A'lâ kasdolunmaktadır. Böylece de hem enfüsî hem de âfâkî bütün delilleriyle, bize kendini tanıtan ve kâinatta bütünüyle tecelli eden Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda, O'na hitap sıgasıyla 'Sen' demekten teeddüp ederek, gayb makamında sadece ve tek kelimeyle 'O' mânâsı, 'hû' denmektedir ki, aslında her nefes alışverişimiz, bir 'hû' dan ibarettir. Yani 'hû' bizim hayat kaynağımızdır. O'nu demeden yaşamamız mümkün değildir.

Diğer bir husus da şudur:

İnsan, o Sultan'ın huzurunda ve O'nun muhteşem saltanatı karşısında, açlığını, susuzluğunu, her türlü debdebe ve âlâyişi ve hatta kendisiyle beraber varlığını unutur. Nazarını, mâsivadan alır, sadece O'na çevirir ve orada 'O' mânâsına ه deyiverir. Herşey onun gözünden kendisi ile beraber silinir, yok olur. Bismillah derken, işte bu mânâları mütâlâa ve müşâhede etmiş oluyoruz.


[1] Keşfu'l-Hafa, II, 178
[2] Bak; Keşfu'l-Hafa, I, 311 (Lafız değişikliğiyle)