Yazdır

Kasas, 28/76

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 12
En KötüEn İyi 

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ

"Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti..." (Kasas sûresi, 28/76)

Bazı rivayet tefsirleri, bu âyeti esas alarak "Karun'un Hz. Musa ile akrabalığı vardı, amcası, amcasının oğlu, teyzesinin oğlu"[1] gibi tespitlerde bulunuyorlar. Böyle bir mülâhaza, Hz. Musa'ya o kadar yakın olmasına rağmen istifade edememesini vurgulamak için yakınlık arama gayretinden doğmuş olsa gerek. Doğrusu ne Kur'ân-ı Kerim'de ne de Sünnet-i sahihada bu mevzuda herhangi bir tasrihat söz konusu değildir. Öyleyse "Karun, Musa'nın kavminden idi." âyetine başka mahmiller aranmalıdır.

1) İhtimal Karun, İsrailoğulları'ndandı. Onun için Kur'ân, "O, Musa'nın kavminden idi." diye beyan buyuruyor veya Karun, Hz. Musa'nın ümmet-i daveti içindeydi. Yani tebliğe muhatap olanlardan biri idi; ihtimal o da Sâmiri gibi Hz. Musa'nın görüp gözettiği, ehemmiyet verdiği insanlardan biri idi. Ama o ne bu yakınlığı ne de kendine verilen serveti Cennet'i kazanma istikametinde değerlendiremedi.

Âyet devamla وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ "Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluk zor taşırdı."[2] buyurur. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Kur'ân'ın ifadeleri yalandan münezzeh olduğu gibi zımnî yalan sayılan mübalağadan da fersah fersah uzaktır. Öyleyse ayniyle hakikati ifade eden bu tasviri, zihinlerinizde canlandırınca, bu servetin ne demek olduğunu anlarsınız. Zira güçlü bir topluluğun anahtarlarını zor zahmet taşıyabileceği hazinelerin ne demek olduğu açıktır.

2) Günümüzde, Karun'a nispet edilen, şu veya bu şekildeki hazineler bile, resmî ağızların ifadelerine göre müzeler dolduracak kadar.

3) Karun'un kendisine ihsan edilen bu servet karşısındaki tavrına gelince o, şımarmış, küstahlaşmış ve etrafına caka satmıştır. Onun için de kavminden bazıları ona:

لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ "Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez."[3] dedi. Fakat o bu tenbihata kulak asmamanın yanında, inhirafını devam ettirmiş ve hatta sonunda:

قَالَ إِنَّمَا أُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪ي "O (servet) bana, bendeki bilgi sayesinde verildi." deyivermişti.[4]

Aslında bu sadece Karun'a has bir durum değildir. Tarih boyunca ve günümüzde servetin, zenginliğin azdırdığı ve yoldan çıkardığı nice insanlar vardır ki, hep aynı şeyleri homurdanmaktadırlar. Onun için bu meseleyi sadece Karun ile ilgili olarak anlamak yani çerçeveyi daraltmak kat'iyen doğru değildir. Nitekim Karun'un bu hâline özenti içinde bulunan ve يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ "Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı biri."[5] diyenler vardı. Karun yerin dibine geçirilerek cezalandırılınca da:

وَأَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلاَ أَنْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

"Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: 'Demek ki Allah, rızkı, kullarından dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az.. şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflah olmuyormuş!' demeye durdular."[6]

Evet, Karun, kendisine lütfedilen nimetler karşısında tavır ayarlaması yapamaması, inkâra sapması yüzünden neticede sahip olduğu her şeyle beraber yerin dibine geçirilmekle cezalandırıldı ki Kur'ân bunu şöyle resmeder:

فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ اْلأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِر۪ينَ

"Nihayet Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Zaten onun ne Allah'a karşı kendisine yardım edecek avenesi vardı ne de kendini savunup kurtulabilecek durumdaydı."[7]

Evet, aslında Karun iki ayrı açıdan hata etmişti.

Bir: Kendine ihsan edilen şeylerle kendisini toplumun üst katmanlarında görerek, Allah'a karşı büyüklük taslamış ve Cennet'e girmeye mâni hâller içinde sayılan kibir ve gurura saplanmıştı ki, onun böyle büyüklük iddiasında bulunmasına karşılık, Allah da ona süfliliği mukadder kılarak cezalandırmıştı. Bir diğer ifadeyle Karun, mazhar olduğu şeylere sanki kendi malıymış ve onlarla ebedî kalacakmış gibi sahip çıkmasına mukabil, Allah da onu yerin dibine batırıvermişti. Hâlbuki مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ "Tevazu edeni Allah yüceltir, kibre bürüneni de alçaltır."[8] sırrınca ona, tevazu ve mahviyet göstermek düşerdi.

İki: Karun ve Karun zihniyetinde insanlar bir toplumda çoğalır ve onların zihniyeti topluma hâkim olursa, o toplumda parçalanmalar, bölünmeler meydana gelir. Yani, kazanan, stok yapan, yiyen, içen ama hiçbir zaman bu malda başkalarının da hakkı olduğunu düşünmeyen; acından ölecek kimseler karşısında kılı bile kıpırdamayan bencil, çıkarcı kimselerin felsefesi bir toplumda yaşam tarzı hâline gelirse, o toplumun katmanları arasında uçurumlar oluşur. Kapitalizm ve komünizm böyle bir uçuruma misal teşkil etmesi bakımından üzerinde durulabilir. Bu sistemlerin uygulandığı memleketlerde dün ve bugün, toplum katmanları arasında hep uçurumlar meydana gelmiş ve neticede insanlık üst üste felaketlere sürüklenmiştir. Hâlâ da sürüklenmekte. Onun için Allah (celle celâluhu) milletin tüm fertlerine sirayet edebilecek, hepsini ilgilendirecek böyle bir hastalığın kökünü kazıma adına, Karun'u yerin dibine batırmış ve arkadan gelenlere ibret sahneleri hazırlamıştır.

Ayrıca bu hâdise ile Allah (celle celâluhu), bu dünyanın ziynet ve debdebesine alâka gösteren insanların yanıldıklarını, dünya malının fâni ve zâil olduğunu, malı Allah verdiği gibi, istediği zaman alabileceğini de ihtar etmektedir.

Hâsılı, hangi yolla elde ederse etsin Karun altından-gümüşten değişik eşya ve emtiaya kadar birçok hazineye sahiptir. Bu hazinelerin, ayrı ayrı kapılarla girilen, iç içe kilidi ve anahtarları olan mahfazalarda ve mahfuz yerlerde bulundurulması, Karun gibi cimri bir adamın karakterini ele vermesi bakımından fevkalâde mânidardır. Bu büyük servet, definecilik veya bir yolla eski hükümdarların hazinelerine ulaşma şeklinde ya da riba yoluyla elde edilmiş olabilir. Birdenbire böyle geniş bir imkâna ve bu imkânın çevrilmesi, korunması için halâike sahip olmasıyla da küstahlaşabilir.. küstahlaşmıştır da. Kavminden bazılarının ona: لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ "Şımarma! Allah şımaranları sevmez." demeleri de bunu göstermektedir.

Servetin elde edilişindeki sühulet veya hırs onu, o servette başkalarının da hakkı bulunduğu konusunda kör etmiştir. İşte onun daha sonra sergilediği bütün olumsuz tavırlar, ondaki bu mânevî körlük ve dünya ile tatmin olabileceği kuruntusundan kaynaklanmaktadır. Zira dünya ile, ancak onu yeterli bulup ona güvenen ve onunla övünen, kalbinin balans ayarı bozuk olanlar şımarır.. ve Karun da bunu yapmıştır.

[1] Taberî, Câmiu'l-beyan 20/105-106; Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi'l-Kur'ân, 13/310.
[2] Kasas sûresi, 28/76.
[3] Kasas sûresi, 28/76.
[4] Kasas sûresi, 28/78.
[5] Kasas sûresi, 28/79.
[6] Kasas sûresi, 28/82.
[7] Kasas sûresi, 28/81.
[8] İbn Mâce, zühd 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76.