Yazdır

Cahiliye Dönemi Sadaka ve İyilikleri

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kendi İklimimiz

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), cahiliyede verilen sadakaların, yapılan iyiliklerin sevabının olup olmadığını soran bir sahabiye, "Sen ne ile Müslüman olduğunu zannediyorsun?" buyururlar. Buna göre, bugüne kadar yaptığımız maddî-mânevî ibadetler, ileride düşebileceğimiz muhtemel tehlikeler adına birer recâ kaynağı olabilir mi?

Cahiliye döneminde zekât, sadaka kavramı var mıydı bilmiyorum, fakat cahiliye şiirlerinde işlenen iki önemli temadan biri cömertlik, diğeri de cesaretti. Bunlardan ilki, cömert davranma, gerektiğinde malını sarf etme; ikincisi de kahramanlıkta bulunma, yerinde hayatını dahi istihkar etme mânâlarına gelir. Bu iki önemli dinamik, daha sonra Müslümanlık tarafından da kullanılmış; bunlardan biri, münfikîn (infak edenler) -ki, Kur'ân-ı Kerim daha ikinci surede, "Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler."[1] buyurur- cemaatinin oluşmasına; diğeri de mücahidîn (dinin i'lâsı için canını ortaya koyanlar) sınıfının meydana gelmesine dönüşmüştür.

Eğer o insanlar, yaptıkları bu şeyleri hayır istikametinde, yani Allah için yapmışlarsa, bunlar birer recâ kaynağı olabilir; zira iyilik her zaman iyiliktir. Meselâ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ficar harplerine -ki bu harpler haram aylarının hürmetini çiğneyip Mekke'ye baskın yapanlara karşı Mekkeliler tarafından yapılan müdafaa harbi idi- fiilen iştirak etmiyordu ama Kâbe'nin korunması ve kendi yakınlarına yardımcı olmak için onlara ok taşıyor, mızraklarını hazırlayıp veriyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra, peygamberlik döneminde buyurdular ki: "Öyle bir şey olsa ben yine iştirak ederim." Demek o bir değer ifade ediyordu.

Yine aynı dönemde, bir başka sebepten Kâbe'nin hürmeti rencide edilince, "Hılfu'l-Fudûl" diye bir anlaşma yapılıyor ve bu anlaşmaya Efendimiz de hayır adına taraf oluyordu. Aynı şekilde kendisine peygamberlik verildikten sonra içinde bulunduğu o işi takdirle, "Öyle bir şey olsa, ben yine imza atar, onların içinde bulunurum." buyurmuşlardı. Ve Kâbe tamir edilirken yine sevap mülâhazasıyla taş taşıyor, onlara yardım ediyordu ki, bunu da diğerleri gibi daha sonraları hayırla yâd edecekti...

Bu açıdan ister cahiliye döneminde olsun, ister Müslümanlık döneminde olsun, -evvel ve âhir- insanlığa râci her hayır, hayırdır. Hayrın hayır olması münasebetiyle de, insanın yaptığı her hayır, bir yandan onu yeni hayırlara, güzelliklere sevk ederken, diğer yandan da fena şeylerden alıkor. Tıpkı Efendimiz'in bir hadis-i şeriflerinde anlattığı; mağaraya kapanmış üç kişinin yaptıkları hâlisâne iyiliklerini saymak suretiyle, Allah'tan mağaranın ağzını kapatan taşın kendilerine bir kurtuluş yolu vermesini istemeleri ve bu iyilikleriyle o musibetten kurtulmaları gibi. Haddizatında orada sayılan fedakârlıklar, insanın nefsi adına çok zor şeylerdir ama bir gün gelmiş, onlar, mağaranın ağzındaki taşın yuvarlanıp gitmesine vesile olmuşlardır. Dünya hayatı adına o koskocaman taşın yuvarlanmasına vesile olan bu hayırlar, Cennetle insanların yürüdükleri yolların üstüne düşmüş mâsiyet kayalarını da bertaraf edebilirler. Yine onlar, yerinde Cehennem üzerinde bir köprü, yerinde insanı Cennet'e uçuran bir peyk, yerinde de bir füze hâline gelebilirler.

Tabiî, yapılan bu hayırlar sadece mü'minlere değil, başkalarına yönelik de olabilir. Belki zekât bir vazife olması açısından başkalarına verilmeyebilir ama sadakanın verilmesinde, fakirlerin yedirilip içirilmesinde herhangi bir mahzur yoktur. Bunun ötesinde hayvanlara, ağaçlara bakma bile sevap sayılmıştır. Hatta bir kısım hadislerden hareketle denebilir ki, insanın ekolojik dengeyi koruması, onu gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarması onun üzerine bir haktır.

İşte bütün bunlar, icra edildikleri dönem itibarıyla birer hayırdırlar ve insanın hasenat defterine yazılırlar. Daha sonraki dönem itibarıyla da, bu hayırlar, insanı bir kısım kaymalardan alıkor, şerlerin kökünü keser, hayrı nemalandırır, geliştirir ve onların ifasını kolaylaştıran birer vesile hâline gelebilirler.

İşte bu çerçeve içinde, eğer cahiliye döneminde her şeyi kurutan Allah bilmezlik düşüncesi içinde icra edilen hayırlar bile bu kadar velûd ve Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle kişinin İslâm'a girmesine vesile oluyorsa, bunu bir mü'min yaptığı zaman birler binlere, binler de milyonlara bâdi olabilir ve onu ileriye matuf bir kısım fenalıklardan koruyabilir. Korumuyor, bazen sürçüp düşüyoruz denecek olursa; nasıl ki Ramazan-ı şerifte merede-i şeyâtîn zincire vurulmasıyla alâkalı sahih hadislerin olmasına rağmen, Ramazan'da dünya kadar mefsedete şahit oluyoruz. Yine Kâbe'yi tavaf etme gibi çok kudsî bir ibadetin yapıldığı, âdeta orada matmah-ı nazarın insan olduğu ve onun etrafında dönüldüğü bir yerde, Allah (celle celâluhu), eziyet etmeyin dediği hâlde, insanlara tekme atılıyor, binlercesi ayaklar altında çiğneniyor.. demek o, tek düze yürüyen insanlarla pek meşgul olmuyor.. camiye giden, şartların olabildiğine zorlaştığı zamanlarda bile dine, imana hizmet eden insanlarla uğraşıyor. Bu açıdan denebilir ki eğer onlar Ramazan-ı şerifte zincire vurulmasa, insanlar şerlerden hiç kurtulmaz. Aynen öyle de, eğer insanlar, Cennet yolunda giderken o kadar handikaplara girmeden selâmetle yürüyebiliyorlarsa, demek yaptıkları hayır ve iyilikler buna vesile oluyor, o hasımlar karşısında çok da şirretliğe girmiyorlar.

Demek bu kadar ağır şartlar altında din-i mübin-i İslâm'a hizmet etmeye kilitlenmiş bu insanları Cenâb-ı Hak koruyor ve onların hasenatı, belâlardan kurtulmaları adına birer paratoner oluyor.

[1] Bakara sûresi, 2/3