Yazdır

Ahiret İnancı

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Prizma

Oy:  / 16
En KötüEn İyi 

Öldükten sonra diriltilmenin gereği ve bu inancın bize kazandırdıklarını anlatır mısınız?

İnsan bütün varlıklar içinde Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin nokta-yı mihrâkiyesidir. O her ismin âzam derecede tecellisine mazhar mükemmel bir varlıktır. Gülleri, çiçekleri, bağları-bahçeleriyle bütün yeryüzü; ayları, güneşleri, kehkeşanları ve dev adalarıyla topyekün sema, insan mahiyeti karşısında çok sönük kalır. Akif'in ifadesiyle bütün cihanlar insanın mahiyetinde matvîdir. Evet bütün âlemler bir fihrist gibi, insanın mahiyetiyle ifade edilmektedir. Demek ki Allah (cc), insanın yaratılmasına hususî ehemmiyet vermiş, Hakîm isminin tecellisi ile, insanı tam bir hikmet âbidesi hâline getirmiştir. Diğer bir ifadeyle kâinatı bir kitap, insanı da onun fihristi olarak tanzim etmiş.

Şimdi eğer bu mahiyetteki bir varlık, öldükten sonra diriltilmeyecek olursa, ihtimamla yaratılanın ihmali gibi bir durum söz konusu olur ki, Cenâb-ı Hak, böyle bir abes fiili işlemekten münezzeh ve müberrâdır. Evet, insan öldükten sonra dirilecek ve gerçek değerini de işte o zaman bulacaktır.

Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hak, kâinatta cemal ve kemâlini göstermek için, daima esma ve sıfatlarıyla tecellî etmektedir. Hatta kâinat bu tecellilerin tecessüm etmesinden ibarettir denebilir. İşte bu tecellilerin daha dar bir noktada, herkesin görüp anlayabileceği, meleklerin rahatça sezebilecekleri, cin taifesinin, rûhânilerin mütalâa edebilecekleri küçük bir kitap halindeki şekillenmesi ise insandır. Bu itibarla da insanın ehemmiyeti çok büyüktür. Kaldı ki Cenâb-ı Hak, her sene pek çok şeyi ba'sü ba'del mevt'e mazhar edip yeniden diriltmektedir. Şimdi hiç mümkün mü her sene en ehemmiyetsiz şeyleri haşr u neşr etsin, yeniden diriltsin, hatta en ehemmiyetsiz çekirdekleri dahi yeni bir hayata mazhar etsin de; insan gibi çok mânâ ifade eden, önemli bir varlığa ehemmiyet vermesin.. burada çok güzel olan o sıfat ve isimlere ayna olan insanı, öbür âlemde de aynı mahiyette, sıfatlarına ve isimlerine ayna yapmasın.. işte bu, her işinde pek çok hikmet bulunan Cenâb-ı Hakk'ın icraatına muhaliftir. Her şeyi hikmetle yaratan ve hiç abes işlemeyen Allah (cc), insanı bu kadar hikmetlerle donattıktan sonra, çürümeye terk eder mi?

Rabbimize ait yönüyle haşr ü neşrin lüzumu adına -Haşir Risalesine bakılabilir- bu çizgide daha çok şeyler söylenebilir. Evet, kâinatta var olan sâir cinsler cins olarak ahirette diriltilecekler; insan ise, tek başına bir cinsmiş gibi, fert fert diriltilecektir ve kendine has karakteri, duyguları, lâtifeleriyle uhrevîliğin bütün hususiyetlerini aksettiren bir mucize-i kudret olarak mutlaka yeniden yaratılacaktır.

Konunun bize ait yönlerine gelince; içtimaî hayatın, nizam ve ahenk içinde yürümesinin, ailevî huzurun temin edilmesinin, her yaş ve başta ferdi huzurun sağlanmasının en güçlü ve tutarlı müeyyidesi, öldükten sonra dirilme hakikatine inanmaktadır. Evet haşr ü neşr akîdesinin olmadığı bir yerde ferd, kat'iyen huzur içinde olamaz. Buna, 'inanmayanlar da huzur içinde olamaz' diyebiliriz. Hatta bu akîde üzerine oturtulamamış bir toplumun da huzurlu olduğu söylenemez.

Evet, haşr ü neşr akîdesi gereği, dirilme, Rabbin huzurunda hesap verme, defterini sağ elinden alıp cennete girme, Rabbimizin cemalini görmeye namzet olma gibi.. hususlar, ümitli ve huzurlu bir yaşama adına çok önemli esaslardır. Bir insan ötelere ait bu mazhariyetlere inanıyorsa, hem Rabbin istediği istikamette yaşayacak hem de hep huzur içinde olacaktır. Şöyle ki, bir ferdin kalbinde öldükten sonra o dirilme inancı ve inanç çizgisinde amelleri varsa, o ferd, ahirette ölümsüzlük içinde yeni bir gençlik kazanacak, burada inkişaf ettirdiği duyguları orada kendisine iâde edilecek, Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde kendisine sunulacaktır. Bu, وَاَنْ لَيْسَ لِلاِْنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى'İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.' (Necm, 53/39) âyetinin tam anlamıyla zuhuru demektir.

Evet, haşre iman, ferdin biricik huzur kaynağıdır. Bu hususu çok iyi kavrayan Sahabe-i Kiram, yaşarken huzur içinde olmuş, ölüme giderken de sevinçle gitmişlerdir. Meselâ; İslâm adına ciddî bir mücâdele ve kavganın verildiği esnada bir sahabi, hurma ağacının dalına dayanmış, hurma yerken birdenbire Efendimiz'in ümitle gürleyen sesi duyulur: 'Bugün kim sevabını sırf Allah'tan bekleyerek ölürse, cennete hangi kapısından dilerse girebilir.' Bunu duyan sahabî elindeki hurmaları etrafa saçar, 'Beh beh! Eğer bunların (kâfirlerin) eliyle cennete gireceksem bu canıma minnet.' der.. evet ölümü bile insana sevdiren, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Ve işte bu, fert için önemli bir huzur kaynağıdır.

Öte yandan; insanın gençlik zamanında ve hevesatının galeyânı hengâmında arzularını frenleyecek, nefsine gem vurabilecek bir şey varsa o da, öldükten sonra dirilme duygusudur. Bu duyguyla genç, 'Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin.' fehvâsınca nefsini hesaba çeker ve yanlış adım atmamaya gayret eder. Bu ise hem şahsın, hem ailesinin hem de toplumun rahat ve huzur içinde olması demektir. Bu çizgide Hz. Yusuf'un daha peygamberlik vazifesi ile muvazzaf kılınmadan, Zeliha'nın teklifi karşısında 'Allah'a sığınırım.' (Yûsuf, 12/22) demesini hatırlatmak yeter zannediyorum.

Benzeri bir vak'a da Hz. Ömer döneminde cereyan ediyor: Fettân bir kadının entrikalarına maruz kalan bir delikanlı, tam devrileceği sırada dilindeاِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ 'Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gözlerini dört açarlar.' (A'râf, 7/201) âyetiyle, kendine gelir ve âyetin ruhunda uyardığı heyecanla da ahirete yürür.

Hz. Üstad'ın konu ile alâkalı mülâhazalarından hareketle; çocukların saadet düşüncelerinin devam etmesi de yine, ancak öldükten sonra dirilme inancına bağlıdır. Aksi halde o zayıf, nahif, minnacık dimağlar, etraflarında ölüp giden kimselerin, onların ruhlarında açacakları yaralarla hep yutkunup duracak ve kat'iyen huzur duyamayacaklardır.

Evet, çocukların ölüm hâdiseleri karşısında tek tesellileri, öldükten sonra dirilme inancıdır. Onlar, çevrelerindeki ölümler karşısında, 'Doğru, yakınlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz öldüler ama Cenâb-ı Allah onları daha güzel bir yere aldı, şimdi bizden daha iyi yaşıyorlar, belki cennetin bağ ve bahçelerinde dolaşıyorlar. Cennetin ırmaklarına girip çıkıyorlar ve kevserlerinden içiyorlar.' inancıyla o zayıf ruhlarında, mukavemet kazanacak ve değişik belâlar, musibetler ve ölümlerle yüz yüze geldiklerinde mukavemet edebileceklerdir.

Gençlik için de benzeri şeyler söylenebilir. Şöyle ki; Gençlik dönemi, beşerî garîzaların gemi azıya aldığı bir dönemdir. Zira gençler büyük ölçüde serâzât ve çakırkeyftirler. Önlerine gelen ve akıllarına esen her şeyi yapmak isterler. Onların gücü, kuvveti ve serâzât keyifleri karşısında, milletin ırzı, namusu, hatta bütünlüğü daima tehlikededir. Hâlbuki bu hususların korunması hemen her sistemin temel prensibidir. Öldükten sonra dirilme inancı, gönlünce yaşamak isteyen gençler için de frenleyici bir özelliğe sahiptir. Bakın bu akîdenin nesillerimizin dimağlarından ve ruhlarından sökülüp atılmaya başlandığı günden itibaren dinamik güçler, büyük çoğunluğu itibarıyla, dinamik anarşi unsurları hâline geldiler ve toplum huzurunu tehdit ediyorlar. Bu açıdan eğer yeni bir nesil inşa etme düşünülüyorsa, yapılacak ilk ve en etkili şey, onları haşr ü neşre inandırmak olmalıdır.

Avrupa'da da, Orta Çağı müteakip dönemde Russo, E. Renan gibi kimseler dini inkâr ediyor, Allah, Peygamber ve haşri kabul etmiyorlardı. Ancak, gün gelip de her yanı anarşi ve huzursuzluk alınca, bunlar ve diğer bazı mütefekkirler 'tabiî din' düşüncesi ortaya atarak gerçeğinden uzaklaştırdıkları nesilleri sahtesiyle rehabilite etmeye çalıştılar. Bu şu demekti: 'Eğer insanları mevhûm dahi olsa beşer üstü bir güce ve kuvvete inandırmazsak, bunları zabturabt altına alma imkânı olmayacaktır.' Ne var ki, bu temelsiz teşebbüsler hiçbir işe yaramadı.

Öyle ise yeni bir dünya kurmak isteyenler, mutlaka iman kaynağına müracaat etmelidirler. Yoksa gençlerin karınlarını doyurmakla, sırtlarına birer urba giydirmekle, her yerde bir petrol kuyusu kazıp, petrol fışkırtmakla, onları tatmin etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ebed için yaratılan insan, ebedden ve Ebedî Zât'dan başka hiçbir şeyle tatmin edilemez. اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ 'Dikkat edin kalbler ancak Allah'ı anmakla itminana erer.' (Ra'd, 13/28)

Aile içinde huzurun zembereği, esâsı, kâidesi, yine öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Erkek ve kadın öldükten sonra dirilmeye inanıyorlarsa, gençliklerini, sıhhatlerini kaybetmeleri, onların mutluluğuna dokunmayacaktır. Evet onlar, 'Biz bugüne kadar genç, tatlı, güzel bir hayat yaşadık, bundan sonra -inşâallah- öbür âlemde bu hayatımızı, aynıyla devam ettireceğiz.' deyip hep ilk günlerin neşvesini soluklayacaklardır.

Hâsılı insanlara hayatı ve tabiatın güzelliklerini sevdiren, Rabbe giden yolları açan, ruhları şahlandıran, insana insanın ebediyete namzet olduğunu gösteren; Allah'a ve öldükten sonra dirilmeye inançtır ki, bunlar huzurun, rahatın ve emniyetin de kaynağıdırlar. Bakınız maddî imkân ve zenginlik içerisinde bulunuyor olmalarına rağmen bugün yeryüzündeki birçok ülkede ciddî bir huzursuzluk hakim. Bazı ülkelerin nüfusunun % 60-70'i alkolik. Uyuşturucu kullanımı had safhada. Ahlâksızlık ve rezalet diz boyu.. ve daha nice olumsuzluklar. Bu problemlerin kaynağı nesillerin tatmin edilemeyişi ve daima mihrap ve minber değiştirmeleridir. Ayrıca onların çare adına atmış oldukları her adım da yeni bunalımlara kapı aralamakta ve onları yeni yeni buhranlara sürüklemektedir. Zira çıkış noktaları yanlış.

Evet bir milletin huzur ve saadetini düşünenler, en başta o millete ahirete giden yolları açmalı ve gençleri, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar. Bu sayede, anarşist ve dinsiz olan gençler birdenbire karıncayı ezmeyen, haşarata ayağını basmayan, meleknümûn insanlar hâline geleceklerdir. Tarih içinde öyle insanlar olmuştur ki, karıncayı basıp öldürdüklerinden dolayı hep kefâret yolları araştırıp durmuştur. Muhasebe duygusunda bu kadar derinleşen bir insanın, ferdi, aileyi huzursuz etmesine, toplumu sarsacak problemler çıkartmasına imkan yoktur.