Yazdır

Allah (celle celâluhu)

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Prizma

Oy:  / 19
En KötüEn İyi 

Rabbimizi anlama ve anlatma mevzuunda malumat verir misiniz?

Cenâb-ı Hakk'ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O'nun yolunda ‎olmak, ancak O'nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Onun için öncelikle fert plânında gönüllerimizin ‎onarılması, donatılması ve itminana ermemiz hatta zevk-i ruhânî ile kanatlanmamız, sonra da cemaat halinde, o ‎cemaatin hücreleri sayılan aileler plânında huzura kavuşmamız bu yolla mümkün olabilecektir. Bu sayededir ki ‎insan, kendisi için mukadder olan ufka ulaşabilir. Ancak, bütün bunlar, O'nu azametiyle kavramaya, O'ndan ‎gelen sinyallere devamlı açık bulunmaya, O'nun bu mevzudaki ihtarlarına kulak vermeye bağlıdır. O (c.c), ‎kendi beyan-ı sübhânisiyle anlattığı gibi "külle yevmin hüve fî şe'n; her an O kemmiyetsiz, keyfiyetsiz ayrı bir ‎hâl ve ayrı bir şe'ndedir." Yani O, her an yaratmakta, her an, yarattığı şeyleri en mükemmele irca etmekte, ‎onlara yeni yeni suretler, keyfiyetler giydirmekte.. ve tabii her an kendisini değişik dillerle mahlukatına ‎anlatmaktadır. O, bir kere anlatmış da sonra kitabı kapatmış, "bildiğinizle amel edin" dememiştir. İnsan, ‎zamanın ve mekânın hangi parçasında bulunursa bulunsun, istediği takdirde, bu kudsî dersten bir kısım ‎paragraflar, cümleler, kelimeler duyabilir, anlayabilir. Bu sayede hayatının gayesi, fıtratının neticesi olan bu ‎yüce hakikati, bir kere daha idrak eder, onunla dolar, itminana erer, kalbî huzura kavuşur, zevk-i ruhanî ile ‎kucaklaşır ve daha dünyadan göçmeden cennetin bir çekirdeğini içinde inkişaf ettirerek daha dünyada iken ‎cennet hayatını -Allah'ın izniyle- yaşayabilir. ‎

Aslında, Zât-ı Uluhiyyet hakkında verilecek her malumat, bilhassa mübtedî insanlar için, onların elinden ‎tutup ve önlerindeki maniaları bertaraf ederek, onları âdeta güneşle yüz yüze getirme ameliyesi ve gayreti ‎demektir. Güneş, bizim kendisini göstermemizden çok çok muallâ ve mübecceldir. Hemen herkes, gözünü ‎açtığı ve nazarını ona tevcih edebildiği ölçüde onu görebilir ve ondan istifade edebilir. Ancak bazı kimselerin ‎gözleri küsûfa tutulduğundan onların rehbere ihtiyaçları vardır.. ve ellerinden tutulup, güneşi görebilecekleri bir ‎ufka götürülmeleri gerekmektedir. İşte bunun içindir ki bizler çok defa deliller âleminde dolaşırız.. dolaşır ve ‎etrafımızdan Allah'ın varlığına şahitler ararız. Aslında bu da Kur'ânî bir yoldur. Allah, yüce kelâmında, yer yer ‎eşyâ ve hadiseleri ele almış, onun sinesinde kendisine giden yolları bizlere göstermiştir. Yüzlerce yerde, Kur'ân ‎elindeki asasını yere vurmuş, oradan su fışkırtmış ve bu "âb-ı hayatı" çıraklarına, çömezlerine içirmiş ve ‎‎"unutmayın O'nu" ihtarında bulunmuştur. Dahası hedefe varılacak yolun en kestirmesini göstermiş ve herkesin ‎‎"mârifetullah" balını ve peteğini kolaylıkla elde edebilmesi için âdeta bir reflektör vazifesi görmüştür. Aslında ‎bir çiçeğin gamzesinden, bir rüşeyme uzanan yolda Cenâb-ı Hakk'a giden yolu hemen her zaman bulmak ‎mümkündür. İşte, günümüzün irşat erleri de, insanları, güneşi rahat görebilsinler diye delâil ve şevâhid ufkuna ‎götürüyor, hem kendileri hem de başkaları görsün, bilsin diye avaz avaz O'nu (c.c) ilan ediyor, O'nu haykırıyor ‎ve "Biz bu yollarda senin şahidleriniz" diyorlar...‎

Evet, öteden beri gözleri küsûf tutmuş, bakışları maddeye takılıp kalmış olan bazı kimseler, göremedikleri ‎şeyleri inkâr edegelmişlerdir. Hâlbuki "Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise ‎mânâya karşı kördür." Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; her şeyin bir arama yolu vardır. Bizler, maddeyi, ‎duygularımızdan akseden düşüncelerimizle, vicdanlarımızla değerlendirebiliriz; ama madde ötesi şeyler ve ‎metafizik hadiseler, daha başka şeylerle değerlendirilmelidir. Binaenaleyh maddeyi ararken kullandığımız usul ‎ve metodlarla mânâyı anlamak istersek, araştırma adına dökülür, yollarda kalırız. Hatta, delillerle Allah'ı (c.c) ‎anlatırken, maddeyi kendi karakteristiği, kendi hususiyetleri içinde ele alırsak maddeye saplanır kalır, metafizik ‎hadiselere onca ehemmiyet vermemize rağmen, bir çeşit maddeci veya natüralist oluruz. Bu yüzden, önce her ‎şeyin usulünce araştırılması çok önemlidir. ‎

Şimdi, zannediyorum göremediklerini inkâr edenlerin, o delilsiz iddiaları kendiliğinden çürümüştür. Evet ‎onlar, mânâyı, hep maddeci usullerle arıyorlar.. arıyorlar sonra da dökülüp yollarda kalıyorlar. Hâlbuki bizler, ‎cazibe kanununu göremiyoruz ama kabul ediyoruz. Mıknatıs hakkında mahdut bilgimize rağmen, âsârını tespit ‎edebiliyor ve onu da kabulleniyoruz.‎

İnsanoğlunun eliyle tutabileceği, gözüyle görebileceği, kulağıyla duyabileceği şeyler gayet mahduttur. ‎Röntgen ışınlarını göremediğimiz gibi, karıncanın ayak seslerini de duyamıyoruz. Aslında her var olanı görüp ‎her sesi de duysaydık, bu hayat bizim için yaşanmaz hale gelirdi. Mahdut görüş ve duyuşlarımız da, ‎Rabbimizin bize olan lütuflarının ayrı bir derinliği olsa gerek.‎

Öyleyse bizler, her şeyi kendi yolunda araştıracak, delillere başvuracak ve her objeyi kendi ‎laboratuvarında denemeye tâbi tutacağız ki, Allah mârifetine -inşaallah- ulaşabilelim.‎

Ne var ki -insanlığın talihsizliği- beşer, kadimden bu yana hep aynı vartalarla Allah'tan uzaklaşmış ve ‎küfür bataklığında boşu boşuna çırpınıp durmuştur.‎

Evet, bir kere daha hatırlatalım ki, neyin, nereden, nasıl alınacağı bilinemediğinden dolayı hep yanılmalar ‎olmuş ve ardı ardına inhiraflar meydana gelmiştir. Biz buna bakış zaviyesinin bozukluğu da diyebiliriz. Evet ilk ‎başta bir sapmanın meydana gelmesi, bunu zulmün, haddi aşmanın takip etmesi ve kendini bilememe gibi ‎hallerin eklenmesiyle hep hak ve hakikat körü körüne inkâr edilegelmiştir. Yani, ta baştan bir yanlış yola ‎girilmiştir ki, yanlış yolun encamı da elbette yanlış olacaktır. ‎

Kur'ân "Allah bizimle konuşmalı değil miydi?" diyenleri anlatır ki, bunlar bakış açıları yanlış insanlardır.. ‎girdikleri yol da, ulaştıkları netice de yanlıştır. Biz buradan şunu anlıyoruz; inhiraf sadece bize ve bizim ‎dönemimize has değil; o bugünün ateist ve inkârcıları gibi dünün kâfirlerini de benzer şekilde aldatmıştır ki, bu ‎da "küfür tarihî tekerrürleri" demektir. Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ‎‎(aleyhimüs'salatü vesselam) hep benzer şeyleri söylemiş. Ve tarihî tekerrür açısından aynı cevapları almış, aynı ‎akıbetleri paylaşmışlardır. Evet, Rabb'i tanımaya gidilen yolda, bakış açısının da çok iyi seçilmesi şarttır. ‎Firavun, Allah'ı ararken yüksek kuleler yapıp, çıkıp o kulelerin başından Allah'ı bulmaya çalışırken hata ‎ediyor, kendini bir olmazlar "fasit daire"sine salıyordu. Gökyüzüne ok atarak onu vurmaya çalışan Nemrud da ‎aynı varta ile kendi iflasını ilan ediyordu.‎

Evet O, zâhiren nazarlardan saklıdır ama, her şeyden daha ayandır. O (c.c), yarattığı şeylerin diliyle, ‎rengiyle, şekliyle, haliyle, tavrıyla her zaman kendini bize okutturur.. okutturur ama şiddet-i zuhurundan ‎gizlidir. Aslında her şeyde, O'na ait değişik cilveleri görmek mümkündür. Ancak, öyle bir Hâlık'tır ki, sadece ‎bizim görebileceğimiz şekilde, bizim temas edebileceğimiz şekilde cisim olmadan, herhangi bir yer tutmadan ‎da münezzeh ve müberradır. O, bütün sistemleri, kâinatları elinde tutar, onlara hükmeder ve aynı anda bizim ‎soluklarımıza, teneffüsümüze de nigehbandır. ‎

Binaenaleyh, zerreden sistemlere kadar her şeye hükmü geçen bir Zât'ın -haşa- bir balon gibi yerden ‎müşahedesi mümkün değildir ve böyle bir davranış, yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun göstergesidir. ‎Gagarin, küre-i arzın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, "Allah'a rastlamadım" sözüyle 20. asırda, ‎firavunca bir düşünceyi ifade etmişti. Allah'ın, küre-i arzın etrafında bir peyk olduğunu kim söylemişti ki, ‎böyle gülünç bir yaklaşımda bulunuluyordu..! ‎

Kendini kibre kaptırmış olanların da Allah'a ve Peygamber'e inanmaları çok zordur. Mekke kâfirleri, kibir ‎ve gururlarından, Mekke'de Velid b. Muğire'yi, Taif'te de Urve b. Mesud'u kastederek, "Bu Kur'ân, Mekke'de ‎veya Taif'teki iki şerefli insandan birine inmeli değil miydi?" diyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), maddî açıdan fakir ‎birisiydi. Ebû Talib'in himayesinde yetişmişti. Dolayısıyla O'nu, o günkü toplum telâkkisine takılarak ‎kabullenemiyor ve hazmedemiyorlardı. Evet, onların kibirleri de inanmalarına mani oluyordu. Zaten kibir, bir ‎cehennem zakkumu gibidir; her gafil gönülde neşv ü nemâ bulup gelişebilir. Öyleyse insan inanmayı ‎düşünüyorsa kibirden de sıyrılmalıdır. Hatta Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla hidayete ermiş kibirli bir insan, şayet ‎kibrini terk edemezse, kat'iyen yükselemez, iki adım öteye gidemez, hakikat ona inkişaf etmez, o imanda ‎derinleşemez, zevk-i ruhaniyi idrak edemez; hatta hadisin ifadesiyle "kalbinde zerre miktar kibir varsa, cennete ‎giremez."‎

Rabb'i tam bilip tanımada, insanların zulümden de sıyrılmaları lazımdır. Kur'ân da: "Allah zalim ‎kavimleri hidayet etmez" buyurulur. Haddini aşma, zulmün değişik bir şeklidir. Haddini aşan İsrailoğulları ‎‎"Allah'ı bize açıktan göstersene" derken zulmediyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), kâfir cemaat tarafından bazı ‎şeylere zorlanıyordu ve sürekli zulme maruz kalıyordu. Evet zulüm de diğer unsurlar gibi insanı, küfre ‎perçinleyen bir marazdır. ‎

Bu olumsuz sıfatlara karşılık bir de, insanı imânâ götüren, onu arş-ı kemalata ulaştıran ilim, akıl, tevazu ‎gibi vasıflar vardır.‎

Kur'ân birçok âyetinde âyât-ı tekviniyyeden bahseder. Nazarları göklerdeki âhenge, o âhengin, yerdeki ‎nizamla uyumlu bütünleşmesine ve insanın bu âhenkler kuşağındaki zuhuruna çevirir. İnsan-varlık ve kâinat ‎üzerinde düşündürür; sonra da: "İşte bunlarda ilim erbabı için ibretler, dersler vardır" der. Kerrat ile kâinat ‎kitabının müşahede edilmesini ister. Böyle bir yaklaşım ise ancak ilimle mümkündür. Öyle ise ilim, cehalet ve ‎inhirafa karşı, insanı imânâ götürücü yolların başında gelir. ‎

Bir diğer yol da insanın aklını kullanmasıdır. Üstadın yaklaşımıyla "Allah kelâmı, kâinat mescid-i ‎kebirinde, kâinatı okuyor." İnsan, okunan o kitaba, aklıyla bakmalı ve tefekkür etmelidir. Mesela: "Semâvât ve ‎arzın yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için âyetler vardır" ‎buyuruyor Kur'ân. Öyleyse insanların yaratılmasından ayrı ayrı dilleri kullanmalarına, yüz çizgilerinin ‎farklılığından seslerine her şey muhakeme edilmeli, akıl süzgecinden geçirilmeli ve bir neticeye varılmalıdır. ‎Evet, bütün bunlar tesadüflerle pek de tekevvün edecek şeyler gibi değil. Bilakis, ancak irade ile, meşietle ‎olabilecek şeylerdir.. evet, işte bu mülâhazalar insana, Allah'a ulaşma yollarını açar ve onu mârifet semalarında ‎gezdirir.‎

İnsanın düşünmesi, mevcut ve hâlihazırdaki vak'aları çok iyi değerlendirmesi, iman adına atılmış çok ‎önemli ayrı bir adımdır. Şöyle ki, her zaman vak'alar çok iyi rapor edilmeli, sebepler ve neticeler arasındaki ‎münasebetler araştırılmalı ve bu kabil ameliyelerle sürekli yeni komprimelere ulaşılmalıdır. Ulaşılmalıdır ki ‎imanın va'dettikleri çok iyi bilinsin, iman koridoru hızla geçilsin ve varılması istenilen ufka varılsın.‎

Bir üçüncü yol, kibrin kalbten çıkarılıp atılması, başka bir ifadeyle tevazudur. Kendini beğenmiş insanların ‎inanmaları çok zordur.. ve bu hüküm Kur'ân'a aittir. "Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden ‎uzaklaştıracağım."‎

Yani bunlar kitabımıza bakmak istedikleri zaman, o kitabı kapatacağız. Bir yerde semayı ve zemini ‎müşahede ettikleri zaman, biz kâinat kitabının ifade ettiği mânâları onlara duyurmayacağız. O, arz u semâya ‎hep başka bir mahlûk gibi bakacak, doğruluğa götürücü yolu bulsa bile kat'iyen bu yolda mesafe ‎alamayacaktır. Çiçeklerdeki nağamatı, suların akışındaki hemhemeyi ve demdemeyi duyamayacak, tatlı ‎korolardaki duygulara, ilhamlara.. ulaşamayacaklardır.‎

Evet, kendi içinde mağlup düşmüş ruhların, kâinat baştan sona delil olsa da hatta Nebiler gelse ve gürül ‎gürül konuşsalar da onlar yine inanmayacaklardır. Bilakis taşkınlık ve inkâr yolunu, Allah'ı tanımama yolunu ‎bulduklarında, bu sarp yola revan olacak, "yol budur" deyip kendilerini boşluğa salacaklardır. Zaten âyetin ‎devamında da öyle buyurulmuyor mu? "Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler ‎de onu yol edinmezler. Şayet azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi ‎yalanlamalarından ve gafil olmalarından ileri gelmektedir."‎

Hidayete götüren yollara karşı zulüm, büyük bir mania teşkil eder.. evet hidayet kapıları böylesi zalim ‎insanlara hep kapalıdır. Kur'ân "Allah, kezzap ve inkârcı kimselere hidayet etmez" buyuruyor. Aslında Allah ‎‎(c.c) böylesi insanları asla sevmez. Haddini aşmış, mütecaviz, saygısız, terbiyesiz olanlara karşı o, kapıları ‎sürmelemiş ve onların kalblerini mühürlemiştir. Bu demektir ki, onların içlerine, iman ve irfan adına hiçbir şey ‎girmeyecektir. İman ve irfan sahipleri bu tablo karşısında içlerine akıp akıp gelen ışık hüzmelerini müşahede ‎edecekler ama, ötekiler aynı tablodan hiçbir şey anlamayacaklardır.‎

Tıpkı zulüm gibi, gaflet de, insanın, inanmaya giden yolunu kesen bir devdir. İnsan bunu aşmadıkça iman ‎ufkuna ulaşamaz. "İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar gaflet içinde ve yüz ‎çeviriyorlar." diyen Kur'ân-ı Kerim, sık sık bu canavara karşı bizi uyarır. Evet insan, gaflet içinde ellerini ‎kaldırıp dua ediyorsa, kabul olunmasını Allah bilir, ihtimal böyle bir dua, döner o insanın yüzüne çarpılır. İşin ‎doğrusu, ne dediğini bilmeyen, dediğinin şuurunda olmayan kimselerin duasına cevab-ı savab verilmez. ‎Öyleyse duaların en mühimi, insanın bizzat gafletten kurtulup hidayet için yaptığı duadır. Aksi halde kırık ‎plakta iğnenin hep aynı sesi çıkarması gibi, gaflet içinde bulunan insan da, çok iş yapabilir, çok söz ‎söyleyebilir; ama kat'iyen mesafe alamaz. ‎

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, zahiren ve madde plânında zirveleri tutan pek çok kimsenin niçin ‎hidayete eremediği kendi kendine anlaşılır. ‎

Belli bir noktaya ulaşmış, belli bir makama gelmiş ama aramayı bilememiş; bilip hak yola revan ‎olamamış, olamamış da kalbine mühür vurulmuş ki böylelerinin hidayete ermeleri imkânsız olmasa da çok ‎zordur. Bunların, hidayete ermeleri ancak kitle ruh haleti içinde olabilir. Evet İslâm seylapları, birgün her şeyi ‎önüne katıp sürükler ve bu müthiş akış ve vakum karşısında herkes imânâ koşarsa, işte o zaman bu tipler ‎Müslüman olabilirler. Devr-i Risalet Penahi'de sonuna kadar direnen Ebû Süfyan, Safvan b. Umeyye, Akra b. ‎Hâbis ve hatta Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe bu şekilde İslâm'la şereflenmişlerdi.‎

Buraya kadar anlatılanlar ana hatlarıyla Allah'a varmadaki âdâb ve erkana ait hususlardı. Şimdi Allah'ın ‎varlığının canlı misallerinden bir ikisini arz etmek istiyorum ki, bunların birincisi hudûs nazariyesidir.‎

Hudûs, eşyanın sonradan var edilmesi demektir. "Eşya kadimdir" diyenler Allah (c.c)'a verilmesi gerekli ‎olan ezeliyeti, eşyaya veriyorlar. Ezeliyet ise zamanda sonsuzluğun adıdır.. ve ebediyetle iç içedir.. onda zaman ‎yoktur. Şayet yeryüzündeki bütün kumlar, çakıl taşları sıfır olsa ve bunların sol taraflarına en büyük bir rakam ‎gelse, bu müthiş sayı, ezeliyetin yanında hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca eşyaya ezeliyet damgasını vuranlar, her ‎şeyi kadim görmenin yanında diyorlar ki, bir gün kâinat sönecek, her şey bir humûdet içine girecek. Hâlbuki ‎termodinamik kanunu, onların bu hükmünü tekzib ettiği gibi, hareket kanunu da onları yalanlamaktadır. ‎Termodinamik kanununa göre bir gün, kâinattaki hareket müsavi hale gelecek. Bir maddenin sıcaklığı, ‎diğerinden fazla olmayacak ve bu umumi bir ölüme sebebiyet verecek ki, varlıkta pozitif-negatif diye bir şey ‎kalmayacak.. ve kâinat işlemeyen bir saate dönecek. Eğer kâinat sonunda yok olacaksa, demek ki, onun ezeli ‎olması mümkün değildir. Evet her şeyin bir mebdei, her mebdein de bir mübdii vardır. Allah (c.c), her mebdein ‎Mübdii'dir.‎

Hareket kanununa göre eşyada asıl olan atâlettir. Hâlbuki biz görüyoruz ki, her şeyde bir hareket var. ‎Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan korkunç büyüklükteki sistemlere kadar müthiş bir hareket, ‎ürperten bir tahavvülat müşahede edilmektedir. Hareket için bir zaman ve bir mekâna ihtiyaç vardır. İşte bu ‎ihtiyaçları karşılayan, her şeye gücü yeten de Zat-ı Ecell-i A'la yani Allah'tır. Evet hareket edeni durduran, ‎duranı da hareket ettiren yine O'dur.‎

Evet, sistemlerden zerrelere kadar her şey Allah'a verilmedikçe hiçbir problem izah edilemez. Eşya, ‎sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. O da ezelî ve ebedî Allah (c.c)'tır.. ve O, ‎bütün göklerin ve yerin yaratıcısıdır.‎

Allah varlığının sabah aydınlığı gibi olan münasebetlerinden bir ikincisi de her şeyin çehresinde bir meşiet ‎ve iradenin müşahede edilmesidir.‎

İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın da bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya ‎çıkışıyla alâkalı -Üstad'ın tabiriyle- 3 kelime vardır ki; eşya ya kendi kendine meydana gelmiştir (abiyogenes) ‎ya onu sebepler icat etmiştir veya her şeyi tabiat yapmaktadır. Aslında bu üç dehşetli kelime, doksan muhâlâtı ‎içine alır. Biz, bu üç kelimenin tersine olarak diyoruz ki, her şey irade ve meşiet sahibi bir zat tarafından, onun ‎program, plân ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah ‎‎(c.c)'tır.‎

Yukarıda zikredilen üç kelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini ‎teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenakuz içerisindedirler. Eşyâyı tesadüflerle yorumlayanlar, amipe ‎tesadüflerle oldu diyorlar. Hâlbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibi işleyişiyle bir harikadır. Evet ‎‎"Hücrenin yapısına şaşakaldık" diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de ‎tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının biraraya gelerek güneş olmalarına, ısı ve ışık kaynağı haline ‎gelmesine "evet" diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütün bunlar, "kendi kendine oldu" ‎diyenler, kendi kendileriyle müzaaf çelişki içerisindedirler.‎

Düşünün ki, biri, size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi'nin;‎

‎"Derd-i hicrana tabibim bir devâ bilmez misin?‎
Göz ucuyla bir nigâh-ı aşina bilmez misin?‎
Hep cefa dersin talim etti üstad sana!
Ey cefa-cû nidüyüm semt-i vefa bilmez misin"‎

güzel güftesini ele alalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, "bu ‎şiir, harflerin yuvarlana yuvarlana bir araya gelmesiyle olmuştur.. bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş ‎ona göre tespit edilmiştir" demek gibi bir garabet içindedirler.‎

Hâlbuki, daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâlâ ‎tam keşfedilememiş birer muammâ gibidir. Evet, insanın bir muhteşem abide halinde yaratılışını tabiata ‎vermek, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere bağlamak, kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ‎ya nedir?..‎

Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan ‎uzaklığı.. ve daha neler neler.. hepsi o muhteşem Hâlık'ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah'ın icraatı, O'nun ‎sanatı, O'nun meşieti, O'nun yaratması değil midir?‎

Hayat da, başlı başına bir muamma ve Cenâb-ı Allah'ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, ‎öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir. Hayat, bilhassa 3 nokta ‎itibarıyla apaçık Allah'ın varlığına delâlet eder. Birincisi; hilkatin mebdei yani hayatın başlangıcı itibarıyla. ‎Evet, Allah (c.c) Hayy'dır. Hayat kaynağı ve hayatı veren, verdiği gibi de alacak olan O'dur. O, "Yuhyî ve ‎Yumît"tir.. ve aynı zamanda Kayyûm'dur. Yani verdiği hayatı âhenk içinde devam ettiren ve her an her şeyi ‎görüp gözeten O'dur. Biz bir organizmanın hayatı gittikten sonra bütün teknik imkânlarımızla seferber olsak ‎bile, onu yeniden hayata döndüremeyiz. Öyle olsaydı herkes, kendi yakını vefat ettiğinde, onu tekrar hayata ‎döndürürdü. Hâlbuki, etrafımızda devamlı ölümler cereyan ediyor. Ve biz bu geliş-gidişin muamması ‎karşısında, olup bitenleri sadece şaşkın şaşkın seyrediyoruz. Allah (c.c), hayatı, varlığına bir ayna yapmış, ‎kendini bir kere de onda göstermektedir. Zira hayatın mülk ve melekût yönleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı ‎Allah'a bakmaktadır. Onun için evvelâ, kâinatın hilkatı mevzuu, hilkatin nizam, rahmet ve adalet buudu, ‎yeryüzünde hayatın zuhuru sebeplerle izah edilememiştir. Evet, bunları sebepler dairesi içinde izah etmek ‎imkânsızdır. Gerçi sebepler vardır ve Allah (c.c) icraatını ona göre yapmaktadır; ancak ilk hilkat, mucizedir. ‎

Bu mevzuda ikinci nokta; tenevvuâttır. Ayrı ayrı varlıkların meydana gelmesi diye ifade edebileceğimiz ‎tenevvûat, hayat muammasının ikinci buudu, Allah'ın varlığının önemli bir delilidir. Allah (c.c), dilediğini ‎dilediği gibi yaratır. O, mahlûkatı farklı farklı yaratmış ve nevilere ayırmıştır. İnsanlar bile ayrı ayrıdır. "Ey ‎insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve ‎kabilelere ayırdık" âyeti bunu açık olarak ifade eder.‎

Bu meselenin bir diğer yönü de ahlâk mevzuudur. Psikolojinin ve pedagojinin ilgi alanı olan bu mesele, ‎insanın faziletiyle alâkalıdır. İnsan, benliğinin sırlarını kavrayarak ubudiyyet şuuruyla kanatlanabiliyor ve ‎cismaniyetinden uzaklaşabiliyor. İnsanlar içinde şehevî duygu ve düşüncelerini arkada bırakabilen öyle ‎rabbâniler var ki melekleri bile geride bırakabiliyorlar. ‎

Evet, hiçbir kabiliyet ve istidadı olmayan cansız ve câmid maddede ahlâkın bu ölçüde bulunması dahi başlı ‎başına bir harikadır ki, o da yine Allah'ın varlığına bakar. Demek ki, etten kemikten ibaret olan insan, bu ‎ölçüdeki ahlâkıyla da yine Rabbinin varlığının delillerinden oluyor. Ahlâk mefhumu, insana has bir keyfiyettir. ‎Bunu taşta toprakta bulamayacağımız gibi, etrafımızdaki diğer canlılarda bulabilmemiz de mümkün değildir.‎

İşte, yukarıda zikredilen bu üç yolla hayat dediğimiz muamma, Cenâb-ı Hakk'ın varlığına delâlet eder ki; ‎Allah (c.c) her varlığı, hangi kalıp içinde, nasıl programlamış ve sahneye sürmüş ise, o öyle devam ‎edegelmiştir. Ne evolusyonla, ne mutasyonla, ne de başka bir şekilde bir canlının meydana gelmesi, hatta cins ‎değiştirmesi mümkün değildir. Güvercin, güvercin olarak yaratılmış ve öyle kalmıştır. Tavuk, tavuk olarak ‎yaratılmış ve öyle devam etmektedir. Hatta bunlardan kısmen değişikliğe uğrayan, melezler her zaman akîm ‎kalmış, başkalaşma süreci bir yana, tabii tenasül sistemini bile koruyamamıştır. Bu itibarladır ki Cenâb-ı Hak, ‎bir bakıma meydan okuyor gibi "Ey insanlar dikkat edin, size bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı ‎bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) onun için biraraya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar" ‎buyuruyor. Burada, bir tek sineği bile yaratamazlar demek suretiyle hayatın ve hilkatın Allah (c.c)'a ait ‎olduğuna parmak basılmaktadır. Bu mevzuda şimdiye kadarki araştırma ve tecrübeler şunu göstermiştir ki; bu ‎kapı daima kapalı kalacaktır, hayat, bir muammâ ve hem mülk hem de melekût yönleriyle daima Allah'ı ‎gösteren bir ışık kaynağı olarak devam edecektir. O devam edecek, biz de bunlardan istidlâlde bulunarak ‎önümüzdeki perdenin verasında O Ezel ve Ebed Güneşini görmeye çalışacağız.‎

Ayrıca, rahmet de yine her iki yanının nuraniyeti cihetiyle O'nu gösterir ve O'na îmada bulunur.‎

Evet Rahmet, gayet geniş olarak Hâlık-ı Azam'ın varlığına delâlet eder. Bu mevzuya kavlî dua açısından ‎yaklaşılırsa mesele daha iyi anlaşılabilir. Kavlî dua, esbap dairesi dışında Allah'a teveccüh etmek demektir. ‎Dua insanlardan, insanların güçlerinden, esbap ve esbâba isnad edilen her şeyden sıyrılarak, her şeye gücü ‎yeten bir Zât-ı ecell-i âlâ'ya teveccüh etmek demektir. Bakınız Hz. Nuh (a.s) "Allah'ım, yurt ve yuva tutacak ‎şu kâfirlerden bir tanesini bırakma, bir tane kalırsa yine kâfir, yine facir doğuracaktır" diye beddua etmiş. Evet ‎o kavmini şu kadar sene irşat etmesi, hak ve hakikatı anlatmasına rağmen, onların inanmamaları karşısında ‎rahmetten gazaba yönelmiş.. ve neticede ortalığı seller almış.. yer kaynamış.. batan denizler olmuş.. yeni ‎denizler meydana gelmiş.. zirveler dahi insanlara vefa etmemiş.. ve Allah, kulunun duasını kabul buyurmuş.‎

İbrahim (a.s), çölün ortasına hanımını, çocuğunu bıraktıktan sonra, "Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: ‎Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbimiz! Ey ‎Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben; çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin ‎‎(Ka'be'nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara ‎meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler" diye dua etmiş. Allah (c.c) bu ‎duayı öyle bir kabul buyurmuş ki, o gün-bu gün insanlık akın akın o emin beldeye gidiyor, Kâ'be'yi tavaf ‎ediyor.. ve orası öyle mukaddes bir yer oluyor ki, Sidretü'l-Müntehâya kadar meleklerin ve ruhanîlerin metafı ‎haline geliyor. ‎

Devr-i Risalet Penâhî'de de dualar edilmiş ve bu dualara cevap verilmiştir. Daha Efendimiz (s.a.s.)'e ‎peygamberlik gelmeden O'nun yüzü suyu hürmetine yağmur istenmiş; istenilmiş ve daha eller aşağıya inmeden ‎bardaktan boşanırcasına yağmur yağıvermiştir. Bi'setten sonra da bu ve benzeri duaların tesiri hep devam ‎edegelmiştir.‎

Duada azim bir tesir vardır ve dua mahz-ı ubûdiyettir. Evet "Dua edin, icabet edeyim" demek suretiyle ‎Cenâb-ı Hak, bizlere aynı zamanda dua ile kendi varlığına istidlâl yolunu göstermektedir.. ‎

Kur'ân, "Darda kalan, dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir? Düşündünüz mü?" diyor. "Kullarım beni ‎sana sordukları vakit de ki; ben onlara yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin dileğine karşılık veririm.." ‎buyuruyor. Öyleyse insanlar, her zaman Cenâb-ı Hakk'a duada kusur etmemelidirler ki, aslında öyle dua ‎edenlerin alınları ve çehreleri Allah'ı gösteren birer mücellâ ayna haline gelir.‎

Bazen insanın başından geçen şeylerin, onun kendi nankör nefsini ikna etmesi bakımından da çok ‎önemlidir. Bakın bir misal arz edeyim; bir yerde arkadaşlar bir araya gelmiş, kitap okuyorlar. Hodfuruş gaddar ‎bir kesimin bazı plânlar çevirdiklerini duyunca da toplanıp dua ediyorlar. Bunlardan bazıları Ashab-ı Bedir'i ‎okuyor. Bedir Ashabı ki, onlar kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, ‎vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça ‎olmuş ve din-i mübin-i İslâm'ı, onun yüce peygamberi Efendimiz (s.a.s.)'i savunmuşlardır. Ve hele onların ‎arasında, Uhud'da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (r.a) vardır ki, o bir arslanlar ‎arslanıydı.‎

Evet, işte bu sıkışık zamanda bu insanlar Hz. Hamza (r.a)'ın ruhaniyetine tazimat ve tekrimâtlarını arz ‎ediyorlar. Oradakilerden birisi çadırında uyku-uyanıklık arası, birdenbire bir manzarayla karşılaşıyor. ‎Başlarında miğferleri, ellerinde tuğları, sırtlarında zırhlarıyla müthiş bir ordu tarrakalar çıkararak oraya geliyor, ‎kim oldukları sorulunca da Ashab-ı Bedir oldukları söyleniyor. Hatta onlardan biri, Cenâb-ı Hakk'ın kuvvet ve ‎kudretini temsil etme bakımından, elindeki mızrağı, delinmez gibi görünen kapıya vurunca, kapının bir ‎tarafından giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Tam o mızrağın atılması esnasında, başka bir yerde başka bir hadise ‎cereyan ediyor. Kötü düşünce ve kötü duyguların esiri bir kısım sefil ruhlar, tam onların bulunduğu yere ‎gelirken, virajda kaza yapıyor ve bu kazada arabaları yanıyor, dolayısıyla da mızrağın nereye atıldığı tebeyyün ‎ediyor.‎

Bu ve buna benzer hâdiseler o kadar çoktur ki, omuz omuza verip biraraya geldikleri zaman, Allah'ın ‎varlığına ve birliğine delâlet eden kocaman bir projektör ve bizi O'na bağlayan kocaman bir halat ya da O'na ‎götüren ışıktan bir helezon halini alır. Ve biz bütün bunlardan, rahmetin cilvelerini görüyor, Rabbimizin ‎inayetini müşahede ediyor gibi oluruz.‎

Rahmetin bir diğer delâlet yönü de; Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı her varlığı, o varlık için hedef olan noktaya ‎sevk etmesidir. Allah (c.c) sade yaratmakla kalmaz, aynı zamanda herkesi istidâdı ölçüsünde, onun için ‎mukadder olan hedefine ulaştırır. Bu çizgide, her uzuv âdeta bu şevkle işler. Ağzımıza lokmayı koyduğumuz ‎zaman beyine hemen bir şifre, beyinden mideye ayrı bir şifre gönderilir. Mide yemeği hazmetmeye hazırlanır ‎ve bir kısım asitler ifraz eder. İşte bütün bunlar birer şevktir. İnsanın içinde hissettiği bir kısım duyguların onu ‎belli hedeflere yöneltmesinden, arının gidip çiçeklere konmasına, çiçeklerin özlerini alıp bal üretmesine, bu ‎uğurda mesafeler katetmesi; bu upuzun yollarda şaşırıp kalmadan geriye dönmesine kadar hepsi birer şevk ‎içinde sevktir. Giderken bir hesap için gidecek, dönerken bir hesap içinde dönecek..ve bütün bunları o küçücük ‎kafasındaki programa göre gerçekleştirecek... ‎

İnsan da bu programı koyan eli görür, o programı işletmek için, arının içine bir şevkin atıldığına şahit olur ‎ve "La ilahe illallah" der.‎

Rahmaniyyetin ayrı bir cilvesi de Cenâb-ı Hakk'ın zemin yüzünü bin bir güzelliklerle tefriş edip önümüze ‎sermesidir. Evet, göklerde ve yerde ne varsa hepsi, en iç açıcı şekilde tanzim edilmiş ve en göz kamaştırıcı ‎haliyle nazarlara arz edilmiştir. Her şey o kadar güzeldir ki, insan başını kaldırıp semalara baktığı zaman ‎şairane ilhamları coşar; dönüp yeryüzündeki güzellikleri görünce de ayrı bir ruh haleti yaşar. Denizler çok ‎güzeldir. Onların rüzgârla cilveleşmeleri ondan da güzeldir. İnsanın kaşı, gözü, kulağı, ruhu, ahlâkı çok ‎güzeldir. "Allah yarattığı her şeyi çok güzel yaratmıştır." Ve bütün bunlar hiç de tesadüfe verilmeyecek kadar, ‎insanın en ince zevklerini okşayacak ölçüde güzellerden güzeldir. Her şey bir tatlılık ve güzellik içinde iç ‎içedir. İşte bu mükemmel âhenk ve nizâm, bir Nâzım-ı Âzâm'a delâlet etmektedir.‎

Rahmetin bir diğer buudu da hikmettir. Cenâb-ı Hak, abes hiçbir şey yaratmamış, aksine her şeyi yerli ‎yerince halketmiştir. Kâinatta ne eksiklik ne de fazlalık vardır.. onun içindeki varlıklarda da her şey tam bir ‎tenasüp içindedir: Denizlerin tuzlu olması, güneşin bize olan uzaklığı, yer kabuğunun kalınlığı, atomların ‎sayılarına göre dizilişi hep hikmettir ve Cenâb-ı Allah'ın rahmetinin sâdık birer şâhitleridirler.‎

Gözlerimiz, her yönüyle tam bir harikadır.. ve onlarda her şey yerli yerincedir. Azâmî tasarruf prensibi ‎bakımından hem korunması, hem de insan hayatı adına, gözler için bundan daha mükemmel bir konum ‎düşünülemez. Kulak da, burun da, dudak da, yanak da öyledir. Bunlardan bir tanesinin yeri değişse, ahsen-i ‎takvîmin önemli bir buudu olan çehre, sevimsiz bir hal alır. Eller, ayaklar ve vücudumuzdaki bütün mafsallar ‎da böyledir. Onun için Muhbir-i Sadık (s.a.s..) "İnsanın vücudunda şu kadar mafsal vardır, hepsi de hamd ü ‎sena ister. Binaenaleyh siz sadaka verdiğiniz zaman, Rabb'in size bahşettiği bu nimetlere şükürle mukabele ‎etmiş olursunuz. Şayet bunları yapamazsanız, kuşlukta kılacağınız iki rekat namaz, bu nimetlerin bütününe ‎karşı iyi bir şükür olabilir." mealiyle bu gerçeği hatırlatır.‎

Ölüm de yine hikmet buudlu bir nimettir. O olmasaydı, bir evde anne-babaların yanında, nineler, dedeler, ‎bunların da nineleri dedeleri... Onların hastalıklarla mücadeleleri, onlara hizmet edenlerin durumu bu hayatı ‎yaşanmaz hale getirecekti. Bırakın onları, sinekler devamlı yavruladıkları halde ölmeselerdi, bir-iki sene içinde ‎dünyanın etrafını birkaç santim kalınlığında sinek kaplayacaktı. Evet, ölümde bile bir vech-i rahmet vardır. ‎Ölümü de, hayatı da birer nimet olarak yaratan ve varlık içinde onları derin bir hikmetle sürdüren Allah (c.c), ‎hiç abes iş yapmamış; her şeyi yerli yerinde ve tam bir mükemmeliyet içinde yaratmıştır. Bizler neyi tahlil ‎edersek edelim, her şeyin çehresinde engin bir rahmetin parladığını müşahede edecek ve Allah'ın inayet eline ‎şahid olacağız.‎

Haddizatında inâyet de rahmetin ayrı bir derinliğidir. Allah'ın (c.c), her şeyi bizim emrimize sunması, ‎imdâdımıza koşturması; her hâdisede kendisine giden bir yol açması.. hep O'nun inâyetinin eserleridir. Kur'ân, ‎Allah'ın inâyetini anlatırken "Âdetleri üzerine seyreden güneşi ve ayı size faydalı kılan, geceyi ve gündüzü ‎istifadenize veren yine Allah'tır. O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız ‎sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!" buyurur. Evet bir nefeste iki şükrü eda etmesi ‎gereken insan, bunca nimetler karşısında, Mün'im-i Hakiki'yi vicdanında bulup şükranla iki büklüm olmalı ‎değil midir?‎

Buraya kadar anlatılanlar, istidlâl yoluyla elde edilen küçük delillerdir. Bize Rabbimizi anlatan 4 mühim ‎unsur vardır ki, esas söz onlara aittir ve bu hususlar Nur'un temel konularıdırlar.‎

Bunlardan birincisi, kâinat kitabıdır ki, yukarıda tafsilatıyla anlatılmaya çalışıldı. İkincisi Kur'ân-ı ‎Kerim'dir. Tebliği, o Nebiyyi Ümmi (s.a.s.)'nin esas vazifesi sayılan harikalar kaynağı, erişilmez bir ulu ‎beyandır. Dünden bugüne, varlık ve onun esrarını en ma'kul ve insanın içini okşayıcı mahiyette en tatlı bir dille ‎bize anlatan Kur'ân-ı azimü'ş-şân, Allah'ın varlığına öyle bir delildir ki, onu anlatma imkânı olsa, kâinat ‎kitabının parlak dili, aydın çehresi gibi, onda da bir parlaklık ve aydınlık zuhur edecek, onunla da herkes ‎‎"Lailâhe illallâh" diyecektir. Bize Rabbimizi anlatan üçüncü ışık kaynağımız da Nebiyyi Ekrem (s.a.s.) ‎Efendimiz'dir. O'nun huzurunda yaşayanlar, her zaman sihirli iklimine kapılarak semada yaşıyor gibi ‎yaşadılar. Biz O'nu (s.a.s.), beyanlarıyla, yolunda hırz-ı can eden ashabıyla (r.anhüm) ve ortaya koyduğu ‎sistemiyle, din-i mübin-i İslâm ile tanıyor, ilklerin mazhariyetini paylaşmağa çalışıyoruz. Bir ümminin bu kadar ‎sağlam bir yolu getirip beşere hediye etmesi, başlı başına tam bir hediye olduğundan, Allah'ın varlığına da ‎başlı başına bir delildir. Efendimiz (s.a.s.), maddî-mânevî bütün hayat-ı seniyyelerinde, ahlâk-ı âliyeleri ve ‎secâya-yı gâliyeleri ile gökyüzüne âdetâ açıktan açığa "La ilahe illallah" yazan bir kalemdir, bir dildir. ‎‎"Kâinata bir kitap nazarıyla bakılsa, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir." ‎‎"Evet, O ki, onun için varız." ‎

Bir dördüncüsü de insanı hiçbir zaman aldatmayan, onun vicdanıdır. Evet vicdan bir ibredir ve devamlı ‎Allah'ı gösterir. Kâinattaki nizam bize Nâzım'ı; hayat, hayat sahibi olan Allah'ı; varlık, vücudu olan Allah'ı.. ‎her şeyin görülüp bilinerek yapılması ise bize, Semî ve Basîr bir Zât-ı Ecell-i Alâ'yı anlatmaktadır. Öyleyse ‎bizler, bu delille uğraşırken aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın zatının gereği bir kısım sıfatları da istinbat etmiş ‎oluruz. Mesela; Allah'ın varlığı, O'nun vücûd sıfatına, işaret eder. Allah'ın varlığının evveli olmaması onun ‎kıdem sıfatını gösterdiği gibi, her şey sona erdikten sonra onun devamı da O'nun bekâ sıfatının göstergesidir. ‎‎"Her şey fena olup gidecektir ama, fenâ ve zevâl şaibesinden münezzeh Allah (c.c), bâkî kalacaktır." O (c.c), ‎mahlûkatta hiçbir şeye benzememektedir. "O'nun benzeri gibi bir şey bulamazsınız." Evet, O'nun gibi bir şey ‎yoktur. O'nun zıddı da niddi de yoktur ki, bunlar da "muhalefetün lilhavadis" sıfatının tarifleridir.‎

Bazen bu sıfatlara, kâinat kitabını mütalâa ile ulaşırız. Şöyle ki; Allah Alîm'dir, her şeyi bilmektedir. ‎Çünkü bu kâinat ilimsiz, programsız, düzensiz olacak gibi görünmüyor. Semî'dir, her şeyi duyar. Dua ederiz, ‎icabet eder. Basîr'dir mahiyetlerimize bakar, çeşitli hallerimize göre ihtiyacımız olan lütuflarda bulunur. En ‎küçük bir şey bile O'nun görmesinden gizlenemez. Hadiselerin akışına bakıldığı zaman bunlar, kör ve sağır ‎tabiata verilemez. Evet bunlar, görüp bilen o Zat'a verildiği zaman izah edilebilecek şeylerdir. Bizler ‎etrafımızda her şeyin bir irade ile sevk ve idâre edildiğini görmekteyiz. Bu, bize Allah'ın iradesini gösterir. ‎Aynı zamanda Allah (c.c), kudret sahibidir. Ayrıca, şu muhteşem varlıklar ve yapılan baş döndürücü işler, ‎zerreden seyyârâta kadar ne varsa hepsi, Allah'ın kudretini anlatan delillerdir.‎

Sadece Allah'ı bilme değil, O'nu evsaf-ı kemâliyesiyle bulma ve idrak etmek, eşyasından istinbat ederek, ‎istidlâl yoluyla O'na ulaşmak, O'nu noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâ görmek, bunların yanında kâinat ‎kitabını müşahede etmek için bir de kelâm sıfatı vardır. Körler, sağırlar bile anlasın diye, en saf ve en temiz ‎kullarını göndermiş, kitaplarla makâsıd-ı Sübhânî'sini bize anlatmıştır. ‎

Allah'ın varlığına götürücü delillerden veya konu ile ilgili yapılan araştırmalardan maksat önümüze çıkan ‎bir kısım engelleri, maniaları bertaraf etmek, temiz vicdanları, vicdandaki nokta-yı istimdat ve istinadı ‎işlettirmek, onu semt-i ezel ve ebede tevcih etmek, kişiyi vicdanıyla o ışık ve şualarla baş başa bırakmak ve yüz ‎yüze getirmektir. Yoksa deliller Cenâb-ı Hakk'ın zatının ve sıfatlarının kayyimi olamaz. Biz O'nun fiillerinden ‎isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından mevcud-u meçhul olan Zat'ına intikalle, kendisini tanımaya ‎çalışırız. Bununla beraber, Zat-ı İlâhî kat'iyen idrak edilemez. Biz, her zaman "Mâ arefnâke hakka mârifetike ‎ya Maruf" sözüyle bunu itiraf ederiz. O'nun Zat-ı ulûhiyetine karşı tam bir ibadet de yapılamaz. "Mâ abednâke ‎hakka ibadetike ya Mâbud." beyanıyla da bunu dile getiririz. Verdiği nimetlerin binde birine bile şükredemez ‎‎"Mâ şekernâke hakka şükrike ya Meşkur." itirafıyla bunu mırıldanırız ve "Mâ hamidnake hakka hamdike ya ‎Mahmud." ebedî ahd ü peymânımızla da aczimizi, fakrımızı, zaafımızı terennüm eder, O'nun dergâh-ı nimet ‎pervânesine sığınırız.