Yazdır

Asya'da Dirilmek

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Prizma

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Bir zamanlar Orta Asya steplerinden Anadolu'ya gelip belli bir misyon eda eden alperenlerle bugün Anadolu'dan oralara gidenler arasındaki kaderî ilgiyi ve bu açıdan Anadolu'nun yüklendiği misyon nedir?

Soruda beyan edilen husus bir hakikati ifade etmektedir. Bu sebeple onu kabul etmenin bir mahzuru olmasa gerek. Evet, bugün Anadolu'dan Orta Asya steplerine akın akın giden binlerce insan bulunmaktadır. Öyleyse bu mukaddes göçün, soruda bahsedilen kaderî tecellilerle elbette alâkası ve irtibatı vardır.

Soruya cevap olabilecek hususlar arasında öncelikle tarihî gelişim adına şu noktayı hatırlatmak isterim: Değişik zaman dilimleri içinde Anadolu, çokları için bir 'sefine-i Nuh' olmuştur. Meselâ, yakın tarihimiz itibarıyla, etrafımızdaki hemen bütün ülkelerin dinimize, dilimize, tarihimize, kültürümüze rağmen yabancı anlayış ve sistemlere angaje olmalarına karşılık, Anadolu bu badireyi Allah'ın izniyle ucuz atlatmıştır. Yani Suriye ve Irak'ın Baasçıların eline düştüğü, Orta Asya Türklerinin komünist rejimin ağında can çekiştiği, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas, Suud, Kuveyt gibi İslâm ülkelerinin emperyalist baskılara boyun eğdiği bir zamanda Anadolu bu kabil şeylerden âzâde kalmış ve dolayısıyla de ona hep sefine-i Nuh nazarıyla bakılmıştır.

19. asrın son çeyreğinde başlayan ve insanlığı âdeta tufanlar gibi saran felâketli günlerde de Anadolu yine korunmuştur. İstiklâl mücadelesi, misâk-ı millî vs. bu korunmanın sebepler planındaki vesileleridir. Bazıları o devrin şartlarını nazara almadan dönemin devlet erkanına, ihtimal onların hak etmediği ölçülerde acımasızca eleştirilerde bulunuyorlar. Halbuki tarih kritiğinin yapılmasında temel ölçü, o devrin şartlarının nazar-ı itibara alınmasıdır. Bu hususa dikkat edilmediği müddetçe yapılacak her türlü kritik, objektif olmayacak ve dolayısıyla da doğru neticeler ortaya konamayacaktır. Bana göre, dört bir yandan sıcak muharebeye maruz bırakıldığımız o devirlerde -Allah o günleri bu millete tekrar göstermesin- devrin idarecileri haricî baskılar karşısında taviz vermek, geri adım atmak zorunda kalmış ve 'ehven-i şerreyn'i esas alarak birtakım kararlar vermişlerdir. Ve belki de 'hele bir ayaklarımızı sağlam yere basalım.. basıp özümüzü tekrar kazanarak istikrar bulalım. Ondan sonra Allah kerim' mülâhazalarıyla farklı uygulamalarda bulunmuşlardır. Yoksa Batılı zalim devletlere karşı ayak diretip de esareti mi, ya da 'manda' fikrini mi kabullenselerdi? Bakın Orta Asya devletlerine. 70 yıl bir cenderenin merkezinde yaşadılar ve şimdi de güya istiklaliyetlerini ilan etmiş görünüyorlar. İhtimal orada hâlâ hakim olan güç kendileri değildir.. ve devlet idaresinden habersiz, fakir, perişan, derbeder bir sürü insan. Esaretin ne demek olduğunu anlamak için, onlara bakmak yeter zannediyorum.

Öte yandan Anadolu, sadece yakın çağda değil, Emevî-Abbasî idaresi döneminde de ehl-i beyt için bir 'sefine-i Nuh' olmuştur. Evet, o devirlerde ehl-i beyt, mevcut idarelerden görmüş oldukları tazyik, zulüm ve şiddet karşısında bizim Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize sığınmışlar, sığınmış ve oraları mesken edinmişler. Gerçi o sıralarda Anadolu Bizans hakimiyeti altında idi ama, onlar Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bugün bile, hâlâ daha ulaşılamayan sarp yerlere gidip yerleşmişlerdir. Yani Anadolu, ehl-i beyt adına bir sefine-i Nuh olmuştur.

Evet, Anadolu öteden bu yana hep memerr-i akdâm olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu'ya uğramış, burada bir medeniyetin bânileri (kurucuları) olmuş, ardından Köstence'den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma'ya kadar uzanmışlardır. Sosyologların tespitine göre, Makedonya medeniyetinin oluşumunda Türk boylarının tesiri vardır. Hatta Ali Şeriatî'nin söylediğine bakılacak olursa, Yunan medeniyetinin bânileri bile Asya'dan gelen Eski Mezopotamyalılardır.

Fakat daha sonraları Asya, Rus işgaline maruz kalınca, bu defa da Küçük Asya dediğimiz Anadolu o misyonu üstlenmiştir. Hassaten Osmanlı döneminde bütün dünyaya açılarak onlara gerçek medeniyete giden yolları öğretmişlerdir.

Günümüze gelince; şimdilerde yeniden ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya'ya gitmeli ve oradaki istihdam problemini de halletme yolunda, sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibarıyla ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İç piyasanın doyum noktasına ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçlere ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu aşamada Orta Asya bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şayet yatırımcımız akıllı davranıp, aramızdaki din, dil, kültür, tarih birliği gibi dinamikleri de değerlendirerek bu fırsatı kullanabilirse, içinde bulunduğumuz ekonomik çıkmazdan kurtulmamız ve dünyanın sayılı zengin devletleri arasına girmemiz işten bile değil... Ben bu ve buna benzer hususları Rusya'nın çözülmeye başladığı 1989 yılında cami kürsülerinde anlatmaya başladım. Ne var ki, bu hususta muvaffak olduğumuzu söyleyemem. Aradan geçen 6 yıllık süre içinde, maalesef ya bizimkilerin iş bilmezliğinden, köşeyi aceleden dönme niyeti ile sınaî yatırım yerine, alım-satım yolunu, ticareti tercih etmelerinden, yada Orta Asya ülkelerinin devlet ve devletlerarası kanunî düzenlemeleri yapamadıklarından, uygulamaları çok iyi bilemediklerinden kaynaklanan bir başarısızlık sözkonusu oldu. Bu açıdan da, eğitim alanında kat edilen yolun yarısı kadar dahi olsa, bu konuda yol alındığı söylenemez. Halbuki bu işin müjdesi çok önceden verilmiştir. 'Asyanın bahtının miftahı....' denmiş, 'Ümitvâr olunuz. Şu istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacak' denilmiş.

'Ümidim var ki semâvât-ü zemin âsiyâbâ
Hem olur teslim, yed-i beyza-i İslâm'a.'

Yani 'Asya, İslâm'ın Hz. Musa'nın eli gibi nûrefşân, o ışık saçan bembeyaz eline teslim olacak' denilmiştir. Elbetteki bütün bunlar kendi kendine olmaz. Bu iş, bu müjdeleri hayata geçirecek ışık orduları, ışık süvarileri ister. Meselâ, Asya'nın yeniden fethedilmesi, yeniden dirilmesi söz konusu ise, oraya bir Hızır seccadesi sermek gerekir. Oraya İsrafil'in gelmesi bahis mevzuu ise, daha önceden İsrafil solukluların gelip geçmesi iktiza eder. Bütün bunlar işte ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim-kültür faaliyetleri gerçekleştirerek halka açılmakla gerçekleşebilir. Ticarî, sınaî, ziraî yatırımlarda bulunarak, halk ile içli-dışlı olmakla tahakkuk eder. Şahsen ben, bu altın kuşak insanının bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Hatta bunun temsildeki samimiyetin ölçüsüne göre hızlı bir şekilde olacağı kanaatindeyim. Evet, hiçbir şey kendi kendine olmaz. Akif'in ifadesiyle:

'Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû'tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdadı
Cihan kanûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? 'Leyse li'l-insâni illâ mâ se'â' vardı.'

Netice itibarıyla; dün Orta Asya'dan Anadolu'ya, bugün Anadolu'dan Orta Asya'ya gelenler ve gidenler var. Aynı zamanda bunlar arasında kaderî bir ilgi ve irtibat da var. Şimdi Anadolu'da yaşayan insanlar, tarihî bir misyonu -farkında olmasalar bile- yüklenmiş bulunuyorlar. İnşâallah bu işin şuuruna çabucak ererler de, şimdilerde biraz naz-niyaz ile yapılan her alandaki bu atılımları, gönülden ve candan yerine getirmeye çalışırlar.