Yazdır

İrade İnsanı ve Önündeki Engeller

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yol Mülâhazaları

Oy:  / 13
En KötüEn İyi 

İrade insanının önündeki engeller nelerdir?

İnsanın, isteme-dileme, arzu ve isteklerini gerçekleştirip ortaya koyma yeteneği veya onun iki şeyden birini tercih etmesi mânâlarına gelen irade, bizim beşerî boşluklarımızı dolduran önemli bir dinamiktir. İrade insanı ise, bu dinamiği en güzel şekilde kullanan, düşünceleri dupduru ve pürüzsüz, yaşatma arzusuyla maddî-mânevî bütün hislerinden vazgeçmeye kararlı, şöhret, makam-mansıp arzusu, ikbal hırsı ve istikbal endişesi gibi insan ruhunu felç eden marazlardan uzak bir yiğittir.

İçtimaî ruhu uyandıran ve kitleleri irşad edip insanlığa yükselten irade insanı hiç sürçmez demek değildir. Zaman zaman en cins atlarda bile görüldüğü gibi onun da tökezlediği olur. Tökezleten sebeplerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: Rahata düşkünlük, hubb-u câh, şehevânî arzular, izzet ve gurur, korku.

1) Rahata Düşkünlük

Tökezleme sebeplerinin başında gelir rahata düşkünlük (tenperverlik). Akyolun yolcusu irade insanı, niyetinde sadece Allah rızası olan, rahat ve rehavete karşı kararlı bulunan bir bahtiyardır ve bu tali'lilerin başında da hiç şüphesiz Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmektedir. Âişe Validemiz'in (radıyallahu anhâ), ifade ettiği şu sözler, kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan O Zât'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı hayatı aksettirme adına çok önemlidir: "Bazen iki üç gün geçerdi de evimizdeki ocak yanmaz ve su kaynamazdı. Bir gün kız kardeşimin oğlu, yeğenim Urve İbn Zübeyr, 'Teyzeciğim! Ne yiyip, ne içiyordunuz?' dedi. Ben de, 'İki siyah; bir su, bir de hurma.' dedim."

Bir keresinde, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O'nun en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cibril-i Emin'le otururken fem-i muhsinlerinden şu sözler dökülür: "Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı." Tam bu esnada gürül gürül bir ses duyulur ve semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Bu, arz ve sema yaratıldığı günden beri şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir." der. Melek, Allah Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelir ve O'na şöyle seslenir: "Ey Allah'ın Resûlü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?" Cibril (aleyhisselâm), Efendimiz'e "Rabb'ine karşı mütevazi ol!" mânâsına işarette bulunur. Bunun üzerine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da, "Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim..." cevabını verir.

Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman tene ve tenperverliğe takılıp kalmamış, açlıktan bayılırken, dudakları susuzluktan kavrulurken bile O (sallallâhu aleyhi ve sellem), iradesiyle önüne çıkan bütün sıkıntıları aşmış ve Allah'ın inayet ve keremiyle hedeflediği noktaya ulaşmıştır.

Bu tali'lilerden bir diğeri de kadınlık âleminin sultanı olan Hz. Hatice Validemiz'dir (radıyallâhu anhâ). Aynı zamanda ismiyle müsemma bu yüce kadın, -ki Hatice, erken doğan demektir- Müslümanlar arasında hak ve hakikate en erken uyanan insandır. O, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun başında gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti peygamberliğinden evvel sezmiş; sezmiş ve kendi ticaret kervanlarına O'nu rehber ve rehnüma yapmıştır. Hz. Hatice Validemiz'in, Efendimiz'le (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlenmeden önce çok büyük bir serveti vardı ve o Mekke'nin parmakla gösterilen sayılı zenginleri arasındaydı.

İşte böylesi bir zenginliğe sahip olan bu kutlu kadının yanında, bi'set-i seniyyenin sekizinci senesine gelindiğinde, o koca servetten bir avuç bile kalmamıştı. Zira o, hakikate uyandıktan sonra maddî-mânevî bütün varlığıyla hizmet etmiş ve vefatına kadar Efendimiz'in yanından bir lahza olsun ayrılmamıştı. Bu uğurda bütün varlığını harcayan Hz. Hatice Validemiz, rahat, rehavet ve tenperverliği elinin tersiyle iterek ilk safta bulunuyor olmanın gereklerine göre yaşamıştı.

Nebiler Serveri'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşları da hep O'nun yolundan yürümüş, her zaman rahat ve rehavetten uzak durmuş ve davaları uğrunda, sahip oldukları maddî-mânevî bütün varlıklarını feda etmişlerdi.

İşte o sahabilerden birisi de hiç şüphesiz şairin, "Dini omuzları üzerinde kurdu ve yükseltti ha yükseltti; sonra da İslâm Müslümanların yüzüne gülmeden çekip gitti." ifadeleriyle destanlaştırdığı Mus'ab b. Umeyr'dir (radıyallâhu anh).

Mus'ab, Mekke'nin en zengin ailelerinden birinin çocuğuydu. İslâm'ı seçtiğinde on yedi yaşlarındaydı. O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve ona mendil sallarlardı. İşte bu görkemli ve gökçek yüzlü delikanlı, bir gün Habbab b. Eret vesilesiyle Hakikat Güneşi'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gözlerini açtı ve birdenbire değişiverdi. Bu temiz fıtrat, gençlik duygularının en hararetli olduğu bir dönemde, dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini elinin tersiyle itmiş; annesi, dayısı tarafından türlü türlü eza ve cefalara maruz bırakıldığı hâlde, Uhud'da şehit düşeceği âna kadar bir lahza olsun Efendimiz'in yanından ayrılmamıştı.

O, bir dönemde Medine'ye gidip hak ve hakikati anlatacak bir muallime ihtiyaç var, denildiğinde kalkıp oraya gitmiş ve bir sene sonra yetmiş insanla Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına dönmüş ve tasavvurlar üstü başarısıyla gönüllere taht kurmuştu. Bir gün o, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Huzur-u Risaletpenâhîleri'nde ayakta dururken Resûlullah, doğru dürüst giyecek bir şeyi kalmayan bu koca insana hüzün, keder ve tabiî takdir dolu bir nazarla bakmış, sonra da mübarek bakışlarını çevirerek yanında oturanlara şöyle buyurmuştu: "Şu delikanlıya bakın. Mekke'de iken herkes ona imrenirdi. Şimdi giyecek bir elbisesi bile kalmamış." Mekke'de ailesinin güzide bir çocuğu olarak debdebe içinde yaşama imkânına sahip olmasına rağmen, bunların hepsini gözünü kırpmadan terk etmiş ve kendini zahidane bir hayata salmıştı.

İşte bu ruh hâleti içinde yaşayan koca Mus'ab, Uhud gününde Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta "Bir bu kaldı." deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de, hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde göçüp gitmişti. Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus'ab'ının bu hâlini şöyle dile getirirler: "Mus'ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için 'Ya Resûlullah'a bir şey olursa?' diye hicabından yüzünü kapatmaktadır."

Bitmedi; işte bu büyük şehit, gömülmek istendiğinde, bedenini örtecek bir kefen bile bulunamamıştı. Daha sonra üzerine giydiği peştamalı kefen yapılmıştı ki, başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde de başı açık kalıyordu.. ve işte o böyle gömülmüştü.

Evet, Mus'ab, "çetin olma ve aşılamayan tepe" mânâsına gelen ismiyle müsemma bir şahsiyet olarak, önüne çıkan bütün engelleri aşmış ve bu uğurda hiçbir şeye takılmadan hayatını şehadetle noktalamıştı.

2) Hubb-u Câh

Hubb-u câh, makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir ve kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış tali'sizlere şöyle seslenir: "Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belâya düşersen 'Biz, Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz'[1] de ve kurtul."

Evet, Hz. Ömer'in (radıyallahu anh) ifadesiyle, "Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır." Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir. Zaten irade insanları, Allah'a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u şerefe de iltifat etmezler.

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) yurdunu, yuvasını terk ederek Medine'ye gelmiş, burada şehrin içinde oturabileceği bir arsa bulamamış ve "Sunh" isimli bir kenar mahallede oturmuştur. Dahası o, tam on yıl izzet, gurur, şan ve şeref demeden komşularının koyunlarını sağarak geçimini temin etmiştir. Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra halife olarak seçilmiş; bugünkü Türkiye'nin dört-beş katı büyüklüğünde bir ülkeyi çok iyi yönetmiş, bunu yaparken de yine Sunh'daki evinde kalmış ve belli bir süre daha komşularının koyunlarını sağmaya devam etmiştir. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) halifesiydi ve o, gerçek izzet ü şerefi, geçimini el emeğiyle kazanarak sürdürmekte görüyordu.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de dünyevî şan u şerefi ayakları altına almış kutlulardan biriydi. O, bir gün mescitte hutbe irad ederken birdenbire kendine, "Haydi be sen de! Dün Mahzumoğulları'nın koyunlarını güdüyordun." demiş ve aşağıya inmiştir. Namazdan sonra Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer'in yanına gelerek hutbe esnasında söylediği sözlerin sebebini sorması üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh) ona şunları söylemişti: Çarşıda dolaşırken "Emirü'l-Mü'minîn geçiyor." dediler ve ben de mü'minlere emir olduğumu hissettim. Bu sebeple hutbede bütün halkın huzurunda mazimi şerh etmek, nefsimin başına bir balyoz indirmek ve şan ve şerefin bu olmadığını, gerçek şan ve şerefin Kur'ân'a iktida da ve Resûlullah'a ittiba da olduğunu haykırmak istedim. Zira ben daha dün Mahzumoğulları'nın koyunlarını güden bir çobandım. Bugün Allah (celle celâluhu) beni bu konuma getirdi.

Evet, dünden bugüne, en muhteşem devirleri bayraklaştırarak omuzlarda gezdirip yükselten bütün büyük insanlar hep aynı ruh ve iradenin insanlarıdır.

Yavuz Sultan Selim'i de o kahramanlardan biri olarak kabul edebiliriz.

"Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni
İttihad etmekken a'dâya karşı çaremiz

İttihad etmezse millet dağidar eyler beni."

diyen Koca Hünkâr, milletinin derdiyle yanıp tutuşan bir millet insanıdır. O, Osmanlı sülalesi içinde yetişmiş üç beş zirveden biridir. Vâkıa onların hepsine zirve denebilir ama Yavuz, öyle bir Everest tepesidir ki, yeryüzünde o seviyede insan çok azdır. O, sekiz sene gibi kısa bir süre içinde İran'ı avucunun içine almış; Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden zaferle dönmüş; bir fitne kaynağı üzerine sefere çıktığı esnada da bir şirpençe ile hayata veda edip yürümüştür Rabbine.

Şu üst üste hamleler kendi rekorlarını kırma niteliğindedir: Mısır'ı fethedip mukaddes emanetlerle dönerken, pâyitaht olan İstanbul'a yaklaştığında, halkın kendisini muhteşem bir törenle karşılayacağını öğrenir. Ordusuyla olduğu yerde konaklar ve İstanbul'a gece olunca girer. Cihan fatihi koca hükümdar, şan ve şerefin burnuna bir kanca takarak onu, ayaklarının ucuna kadar geldiği bir durumda ayaklarının altına alır; zira bu o hünkârdır ki, bir gün yolda giderken, hocasının atının ayağından üzerine bir çamur parçası sıçrar, hocası buna sebep olma endişesiyle farklı mülâhazalar yaşarken, bu kendini aşmış yüce insan, o çamurlu cübbenin, öldüğünde kefenine sarılmasını vasiyet ederek kendi gibi davranır.

Hilafete ait mukaddes emanetleri aldığı, İslâm'ın bayraktarlığını yüklendiği ve bütün emirlerin, karşısında dize geldiği, hutbenin de onun namına okunduğu, zafer sarhoşluğunun yaşanabileceği o sevinç dolu dakikalarda, hatibin, "Emirü'l-Harameyn" şeklindeki hitabına o: "Ben emir olamam. Buranın emiri Hz. Muhammed Mustafa'dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ben olsa olsa buranın hizmetkârı olabilirim." diyerek kendisine "Hâdimü'l-Harameyn" denilmesini istemiştir; istemiştir, çünkü o, hakikî bir büyüktür. Zira büyüklükte büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir. İçtimaî hayatta herkesin görmesi ve görünmesi için pencereler vardır. Büyük insan, görünmek için küçülür ve iki büklüm olur. Küçük insan da parmaklarının üzerine dikilir; büyük görünmeye çalışır. Onun için, hemen her zaman büyük görünenler küçüklüklerini, mütevazi görünenler de büyüklüklerini gözler önüne sergiler dururlar. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Allah, tevazu ve mahviyet içinde olanları yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır."

Dilerim, günümüzün Hakk'a adanmış ruhları da, şan u şerefe takılıp kalmadan, konumlarının hakkını verir ve bu defineye hamallık yaparak bu cevher hazinesini ebedlere kadar taşırlar.

3) Şehevânî Arzular

İrade insanının önünü kesen mânialardan biri de hiç şüphesiz yeme-içme ve bedenin istekleri karşısında dize gelme gibi şehevânî arzu ve isteklerdir. Din davası Hak davasıdır ve hiçbir şeye feda edilmemelidir. Tarih boyunca bu dava ya sahip çıkanlar yer yer bazı geçici zevklere takılsalar da, bütün bütün dökülmemişlerdir. İnşâallah, bugünkü altın nesil de midesinin altında kalıp ezilmeyecek ve cesedine yenik düşerek cismaniyeti karşısında iki büklüm olmayacaktır. Yine bu altın nesil, iradesiyle bakırı altın, toprağı polat hâline getirecek ve en değersiz şeyleri en değerli cevherler gibi değerlendirecektir.

Şimdi müsaadenizle, yeniden böyle bir ufkun zirvede temsil edildiği Saadet Asrına dönelim:

Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hz. Ali (radıyallâhu anh) halife olduğu dönemde İslâm devleti, şimdiki Türkiye'nin otuz katı büyüklüğündedir. İslâm orduları bir taraftan Mâverâünnehir'e, diğer yandan Çin Seddi'ne ulaşmış; beri taraftan da ta Cebelitarık'a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve âdeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hz. Ali (radıyallâhu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da: "Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum." Cevabını veriyordu.

İşte içtimaî adalet! İşte yüksek insan ruhu! İşte toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesi..!

Evet, böyle bir adalet, ilk defa Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O'nun güzide ashabıyla temsil edilmişti; dilerim ikinci kez de günümüzün altın nesliyle temsil edilir. Yeniden kendine uyanan bu nesil, her ferdiyle şimdiye kadar sergilemiş oldukları cehd ve gayretlere bakacak olursak, böyle bir seviyeyi temsil ettikleri görülecektir.

Ben bu konuda Rabbim'e karşı fevkalâde hüsnüzan içindeyim. Nasıl olmayayım ki! Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: Bir kulu seyyiatı sebebiyle derdest edip Cehennem'e götürürler. Bu kimse, Cehennem'e doğru giderken dönüp arkaya bakar. Cenâb-ı Hak kulunun maksadını bildiği hâlde meleklere, o kulun arkasına bakmasının sebebini sordurur. Bunun üzerine o zat şöyle der: "Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında başka türlü zan beslemiştim; evet ben her şeye rağmen kuluna 'Cennet'e gir.' diyeceğini sanıyordum. Zira ben Seni hep böyle tanıdım." Buna karşılık Cenâb-ı Hak da: "Kulum Beni nasıl sanıyorsa Ben öyleyim." buyurur.

İşte benim zannımda bu merkezdedir. Evet, küheylanlar üzerinde şahlanmış süvariler gibi, kendilerinden beklenen vazifeyi eda etmeye azmetmiş bu neslin, tenperverliğe, şan u şerefe takılıp kalmadıkları misillü şehevânî arzu ve isteklere de takılıp kalmayacakları ümidindeyim.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh) devrinde, devamlı mescide gelip giden, ibadet ü taatinde derin mi derin, başını yere koyunca güller açan ve seccadesini gözyaşlarıyla ıslatmadan mescitten ayrılmayan bir genç vardır. Bu gencin, birdenbire mescitten kesildiğini fark eden Fâruk-u Âzam, gencin nerede olduğunu sorunca, onun vefat ettiğini söylerler. Evine gelip giderken bu gence nasılsa kötü duygulu bir kadın musallat olur; ona takılır ve onu ağına çekmek ister. Genç, bu fettana tam takılmak üzere iken, birden diline "Sineleri her zaman Allah'a karşı saygıyla çarpan müttakîler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah'ı anarlar ve derken gözleri açılıverir."[2] âyetinin takıldığını ve bu âyeti tekrar ettiğini hisseder.. ve böyle bir ihsasın vermiş olduğu heyecan ve hacalet içinde kalbi durur ve oracığa yıkılıverir. Hz. Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: "'Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.'[3] Şimdi sen istediğine girebilirsin." Hz. Ömer sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: "Yâ Emire'l-Mü'minîn! Allah bana onun iki katını verdi."

Evet, bu ruh hâleti, insanların kalblerine yerleştirilmedikçe sergerdanlık ve anarşinin önünün alınması ve insanların fenalıktan korunması mümkün değildir. Bu mübarek ve Mübeccel nesil, -inşâallah- Allah Resûlü'nü ve O'nun güzide ashabını kendisine örnek alarak, günahlara girmeden ve şehevânî arzulara takılıp kalmadan, bu kandan irinden deryaları aşar, iman hakikatinin en zirvesi ne ulaşarak kendinden beklenilenleri arızasız ve kusursuz yerine getirmeye muvaffak olur.

4) İzzet ve Gurur

Diğer bir mânia ise izzet ve gururdur. İnsanlar içine, "örnek bir insan" modeli olarak gönderilen peygamberler ve onların izinden giden irade kahramanları "onurum ve şerefim" dememiş ve hiçbir zaman şahsî izzetlerine, gururlarına takılmamışlardır. Nebiler Serveri'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Sen bizim seyyidimizsin." diyenlere karşı O, "Hayır. Bizim seyyidimiz Hz. İbrahim'dir." buyurmuş ve öyle bir pâyeden hep uzak durmuştur. Aslında O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Efendiler Efendisi'dir ve bütün enbiyânın yanında, Hz. İbrahim'in de seyyididir. Zira Hz. İbrahim, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekirdeğidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o çekirdeğin ağacının meyvesidir. Ancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. İbrahim'in söz konusu edildiği yerde edep ve terbiyesinin gereği kendisine "seyyid" dedirtmemiştir.

Hz. İbrahim'in (aleyhisselâm) görmediği hakaret, çekmediği meşakkat, uğramadığı belâ ve musibet kalmamış; ateşler içine atılmış, ne hakaretlere maruz kalmış, zevcesine el uzatılmak istenmiş, ama o büyük nebi, "İzzet ime dokundu." dememiş ve yüce davasını tebliğ den bir an olsun geri durmamıştır.

Hz. Musa (aleyhisselâm) çok şerefli ve onurlu olarak yetişmiş ama maruz kaldığı sıkıntılar karşısında "Onurum ve şerefim." deyip peygamberlik vazifesini terk etmemiş, firavunun karşısına çıkıp onunla hesaplaşmış ve orada da tevhidi ilan etmiştir.

Ya o çilekeş nebi Hz. Mesih (aleyhisselâm), hayatının baharında kavmi tarafından ölümle tehdit edilmiş; çeşit çeşit hakaretlere maruz kalmış ve hatta aç ve susuz bırakılmış da o, görmüş olduğu bütün bu eziyetlere takılıp kalmamış "Onur ve gururum." diyerek kendine de takılmamış, çarmıhların gölgesinde bile vazifesine devam etmiştir.

Evet, bütün bunlar kendi dönemlerinin kahramanlarıdır ve hepsi de örnek ölçüsünde insanlardır. Bu vadide zikredilebilecek daha pek çok kahraman vardır ama bunların hepsini burada zikretmek mümkün olmadığından, bizim davamızı temsil etmesi itibarıyla İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatından bir kısım kesitler sunmakla iktifa edeceğiz:

Kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeref ve onurunu kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Nitekim Bedir günü O'na, bir yanında Cebrail, diğer yanında Mikâil koruma memuru gibi hizmet ediyorlardı. Nizamî'nin ifadesiyle miraçta mübarek ayağını semalara basınca göklerin etekleri mücevherlerle dolmuş ve hilâl, âdeta atının ayakları altında bir nal hâlini almıştı. Böylesine bir onur ve şeref sahibi Nebiler Serveri'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına toz-toprak saçılmış, işkembeler konmuş ve yüzüne en galiz küfürler savrulmuş olmasına rağmen O, bir kerecik olsun "Onurum ve şerefim." dememiş, girdiği reh-i sevda da hep koşup durmuş ve gittiği her yere ışık saçıp gönülleri aydınlatmıştı.

Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ), on-on beş yaşında (Bu Mevlâna Şibli'nin tespiti) Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) saadet hücresine girmiş, henüz rüşde ermeden, erkek olarak sadece O'nu tanımış; vahyin sağanak sağanak yağdığı bir hanede büyümüş; vahyin suyu ve havasıyla yoğrulmuş bir iffet âbidesidir ve iffet onun mübarek yanağında bir gül gibidir. Ama gel gör ki, bu pak dâmene çamurlar atılmış.. atılmış ve başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, babası Hz. Ebû Bekir, annesi Ümmü Ruman ve bütün ashab ızdırap içinde kalmıştır. Kendi onur ve gururuna çamur atılan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), buna takılıp kalmamış, hep sabırlı ve kararlı davranmıştı. Bu çirkin işi tezgâhlayanların başında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'ye gelmeden önce, Medine'ye emir olmayı bekleyen, onun için daha Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmeden O'na karşı kinle gerilmiş, nefret ve gayzla bilenmiş münafıkların lideri meşhur Abdullah İbn Übey b. Selül geliyordu. Hangi mülâhaza ile olursa olsun bu meşhur münafık öldüğünde, kefen olarak sarılmak üzere Efendimiz'in cübbesini ister. Allah Resûlü de onun münafık olduğunu bilerek yıllarca onur ve gururunu rencide eden bu adamın isteğini yerine getirir, hatta onun cenaze namazına iştirak eder. Ancak Allah (celle celâluhu), "Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resûlü'nü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler."[4] âyetiyle Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu münafığın namazını kılmasına izin vermez. İşte bütün bunlar, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) engin anlayışını, şefkat, müsamaha, tolerans ve kendini aşmışlığını göstermektedir.

Evet, Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığı ateşten kurtarmak için gelmiş ve bu en yüce duyguyla kendi ailesine iftira edenlerin cenazelerine dahi iştirak etmiş ve "Allah, 70 defa istiğfar etsem de onu affetmeyeceğini ferman ediyor. Ben 70 defayla onun affedileceğini bilsem, ona 70 defa ve ondan da fazla istiğfar ederdim." demiş, o hoşgörü ve müsamaha ile çarpan engin sinesini herkese açtığını bir defa daha göstermiştir.

5) Korku

İrade insanını tehdit eden hususlardan biri de insandaki korku hissidir. Evet, iradenin zafer duygusunu felç eden bir his varsa o da korkudur. Ehl-i dünya, mü'minlerin bu damarından her zaman istifade etmiştir/etmektedir. Bediüzzaman "İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler ve onunla korkakları gemlendiriyorlar. Evet, bunlar avamın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifade ediyorlar, onları korkutuyorlar ve evhamlarını tahrik ediyorlar." diyerek bu hakikate işaret eder. İrade insanı, bu tür bir tehdide takılıp kalmadan, Allah'a teslim ve tevekkül içinde, iradesindeki teslim gücüyle mutlaka onu aşmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle bir tehdit ve hücumun en şiddetlilerine maruz kalmıştır. Hatta bir gün, O'nu müşriklerin saldırılarından koruyan amcası Ebû Talib'in ölümünü müteakip perakende hücumların toptan hücum hâline dönmesi üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkisar içinde şunları söylemişti: "Bağrını açıp beni koruyordun. Yokluğunu ne kadar da çabuk hissettirdin!" Ancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o güne kadar olduğu gibi, ondan sonra da hep "Allah, vekil olarak bize yeter." demiş ve bütün engelleri aşarak yoluna devam etmişti.

Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinden bir tablo daha arz ederek mevzuu noktalamak istiyorum:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir öncesi ashabını, maddî ve mânevî yönden çok iyi motive etmişti. Gözü dönmüş müşrikler, yürüdüğü yolda hep O'nun önünü kesmiş ve kalblere iman taşımasına müsaade etmemişlerdi. Bu sebeple Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabı kendilerinden birkaç kat daha büyük bir orduyla savaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Böyle bir muharebe için muhacirînin gerilimi tam ve yerindeydi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ensarın da bu mevzuda kanaatini öğrenmek için onlara, "Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?" demiş; bunun üzerine ensarın ileri gelenlerinden Sa'd İbn Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: "Bana öyle geliyor ki bizi kastettin yâ Resûlallah. Biz, İsrailoğulları'nın peygamberlerine dediği gibi "Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz."[5] demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah'ın Resûlü! Sen, Allah'ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alâkanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep seninle beraber olacağız." Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sa'd İbn Muaz'ın bu yürekli tavrı ve bu cesaret dolu sözleri üzerine memnuniyetini izhar sadedinde tebessüm etmişti. Bu tebessüm, aynı zamanda Bedir zaferini muştulayan bir tebessümdü.

Cenâb-ı Hak, sayılan bu mânialara takılıp kalmaktan günümüz neslini muhafaza buyursun ve Kur'ân talebelerini bunlara takılıp mahvolmadan muhafaza eylesin.

[1] Bakara sûresi, 2/156.
[2] A'raf sûresi, 7/201
[3] Rahmân sûresi, 55/46
[4] Tevbe sûresi, 9/84
[5] Mâide sûresi, 5/24