Yazdır

Efendimiz ve Sünnetini Anlamada Müstakim Düşünce

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Yol Mülâhazaları

Oy:  / 18
En KötüEn İyi 

Son yıllarda bazı kişiler, "Peygamberlerin vazifesi tebliğden ibarettir, yani onlar Allah ile kul arasında, -hâşâ- bir nevi postacıdan başka bir şey değildir." gibi sözler sarfederek, Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sünnet etrafında şüphe tohumları saçıyorlar. Bu konudaki müstakim düşünce nedir?

Her şeyden önce şunu ifade edeyim ki, bu mevzu, böyle dar bir sohbetin kalıpları içinde ilmî olarak izah edilebilecek bir mevzu değildir. Bir sempozyum veya geniş bir konferans konusu olabilecek bu ölçüde önemli bir mevzu hakkında ben şimdilik sadece, bazı ana başlıklara işaret etmekle yetineceğim:

Ulûhiyet Hakkındaki Çarpık Anlayışlar

Öteden beri en sapık, en çarpığından orta ölçekte eğri-büğrü olanına, ondan da doğruya en yakın bulunanına kadar, değişik düşünceler ortaya atılmış ve bu düşüncelerin sahipleri, ortamın el verdiği ölçüde düşüncelerini allayıp-pullayıp neşretmişlerdir. Hatta, Allah (celle celâluhu) hakkında bile dünya kadar uygunsuz düşünce ileriye sürülmüş ve ulûhiyet hakikati eğri-büğrü çerçeveler içinde mütalâa edilerek sürekli zihinler bulandırılmak istenmiştir.

O kadar ki bu felsefî düşünceler, asılları itibarıyla vahye dayalı kitapların içine bile girebilmiştir. Meselâ, Ahd-i Atik'de Allah (celle celâluhu), bir insan suretinde Hz. İbrahim'le konuşur, yerinde onunla cedelleşir; Hz. İshak'la bir dağda, insan gibi görüşür, "Ben, İshak'ın, yani İsrailin Rabbiyim." der. Yine Allah, Hz. Yakup'la güreş tutar ve bu güreşte Yakup -hâşâ- Allah'ı yener.

Yine aynı kaynakta: "Sizin ilâhınız Yahova Rab çok hırslıdır, çok kaprislidir..." -hâşâ ve kellâ- ifadesi çok tekerrür eder. Aslında bu tür duyguların, beşerî olduğu açıktır. Bunlar bizde olabilir, Allah (celle celâluhu) ise, Kendisini bazı şeylere zorlayabilecek bu türlü zaaflardan münezzeh ve müberradır.

"O'na kimse cebr ile bir iş işletemez asla
Ne kim Kendi murad ede, vücuda ol gelir billah." (İbrahim Hakkı)

وَاللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ "O, dilediğini işler." Yani Allah, hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Beşerî zaaflar ve bir kısım beşerî boşluklar diyebileceğimiz hususlar O'na isnat edilemez. Gel gör ki insanoğlu, bazen masum bazen de kasten, ama kendi düşüncesinde Zât-ı Ulûhiyeti bile "Arş-ı A'zamından indirerek", kendi seviyesinde mütalâa etmiştir.

Peygamberlik Konusundaki Çarpık Anlayışlar

Aynı çarpık anlayış ve yorumlar, peygamberler hakkında da yapılagelmiştir. Peygamberler; sıdk, ismet, emanet, tebliğ, fetanet ve bedenî arızalardan korunmuş olma gibi aslî sıfatlarla muttasıf bulundukları hâlde, onları, doğruluklarında sarsık, emanet mevzuunda hain, tebliğ mevzuunda muvazaacı, ismet mevzuunda gayr-i masum gösteren dünya kadar çarpık anlayışın serdedildiğini görmekte ve ürpermekteyiz.

Bu tür çarpık anlayışlar zaviyesinden baktığımızda, aynı kaynağa göre Davud, asker arkadaşı Uriya'nın karısını çıplak hâlde görür ve -hâşâ!- dayanamayıp onunla zina eder. Daha sonra Uriya'dan kurtulmak için onu savaşın ön saflarına sürerek ölümüne sebep olur, sonra da karısıyla evlenir. Ve yine aynı anlayıştır ki, Hz. Davud'a (aleyhisselâm) içki içirir, Süleyman'ı (aleyhisselâm) bir sihirbaz gibi düşünür ve öyle takdim eder. Bu tür iddia ve anlayışlar, peygamberlik hakikatiyle telif edilmeleri bir yana, sıradan insanların bile işlemeyeceği türden öyle günahlardır ki, bu korkunç isnatlar karşısında insan ürpermeden edemez.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde de bazı kimseler, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun o pâkize zevcelerine iftirada bulunabilmiştir. Gözünü açtığında karşısında erkek olarak Allah Resûlü'nü bulan Hz. Âişe -ki iffetsizlik onun yanında Lut gölü kadar çukur kalır ve büyüklüğü başımızın üzerinde âdeta gök kubbe gibi yükselir- işte bu muallâ annemiz için -hâşâ- ... demişlerdir. Bu da, söz konusu çarpık düşüncelerin ne kadar dengesiz ve ölçüsüz olduğunu gözler önüne sermesi bakımından fevkalâde mânidardır. Maalesef bazı sapık mezhepler bunu, Hz. Ali karşısında Hz. Âişe'yi tenkis ve güya Hz. Ali'yi haklı çıkarma adına, tamamen mezhep kinine bağlı bir mülâhaza ile kitaplarına sokmuş ve dinî bir öğreti gibi sonraki nesillere talim etmişlerdir; etmiş ve böyle yapmakla, İslâm'a, Peygamberlik hakikatine ve Allah Resûlü'ne verdikleri zararı düşünememiş ve hainlik yapmışlardır.

Aynı zümre, bazı kimselerin Hz. Mesih, bazılarının da Hz. Üzeyir hakkında, -hâşâ- "Allah'ın oğlu" demeleri gibi Hz. Ali'ye de, -hâşâ ve kellâ- "Allah girdi (hulûl etti)." demiştir. Zaten daha önceki bazı dinî yorumlarda, biraz da enigmaya dönüştürülerek anlatılmak istenen, işte bu kapalı hulûl ve ittihad telakkisidir ki, din adına girmedik mâbet bırakmamıştır. Bazıları, konuyu şöyle-böyle eğip-bükse de, işin üzerinde ciddî durulduğunda görülen odur ki, Allah -hâşâ- pasif bir ilâhtır; insanları affedemeyecek, onlarla münasebeti olamayacak ölçüde pasif. O, ancak bir şahsa hulûl ve biriyle ittihad ettikten sonra aktif hâle gelebilir. Ve işte bu şekilde felsefî pasif ilâh anlayışı aktif bir hâl alır; sonunda da bir insan bedenine giren veya bir insan şeklinde tezahür eden bu ilâh, kendisini feda etmek suretiyle insanların günahlarını temizlemiş olur. Evet, nihayet karşımıza, ne riyazî (matematikî) olarak kavrayabileceğimiz, ne de ulûhiyet hakikatiyle telif edebileceğimiz böyle bir inanç, bir doktrin çıkıverir.

İşte bu türden çarpık anlayış ve düşüncelerin geçmişine ve menşelerine bir göz atıverince, bugün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sünneti hakkında söylenen uygunsuz sözlerin, öyle yeni ve bugüne ait olmadığı anlaşılacaktır. Öteden beri çarpık düşünce sahipleri, büyük insanları tam kavrayamadıklarından ve onları kendi çerçevelerinde ihata edemediklerinden, bazen herhangi bir insanı, bazen de böyle büyük kimseleri kendi seviye veya seviyesizliklerine çekmek istemişlerdir. Onlarda da, tıpkı kendilerindeki gibi kaprisler, şehvetler, kinler, nefretler bulunduğunu; keza onların da yer yer va'de vefadan (verdikleri sözden) döndüklerini, ihanet ettiklerini/edebileceklerini, ismetlerini koruyamadıklarını, tebliğde muvazaaya girdiklerini iddia edegelmişlerdir.

Müslümanların Grek Felsefesiyle Tanışmaları

Efendimiz hakkındaki bu türden çarpık düşünceler, Müslümanların Neoplotanist düşünce ve Grek felsefesiyle tanıştıkları andan itibaren ortaya çıkar ve büyük ölçüde, Abbasilerden Me'mun zamanında kitaplarla İslâm'ın ilim ve kültür hayatı içine girer. Kur'ân'ın mahluk olup-olmaması konusu da bu düşünceyle gelip İslâm ilâhiyatının içine giren meselelerdendir.

Selef-i salihîn döneminde, Kur'ân mahluk mu değil mi gibi mülâhazalar asla söz konusu değildi. Onlar, Kur'ân'a: "Allah onu bize nasıl gönderdi ve Peygamber Efendimiz nasıl talim buyurduysa" öylece inanır; onu, iniş keyfiyeti, o andaki veya hâlihazırdaki durumunun, Allah'ın Kelâm sıfatıyla münasebeti ve "kelâm-ı nefsî mi, kelâm-ı lafzî mi" gibi konuların hiç münakaşasını yapmadan, "Kelâmullah" deyip kabul ederlerdi. Ne zaman ki birileri çıkıp, bu münakaşayı ortaya attı; işte o zaman, İmam Ebû Mansur el-Matüridî, Ebû'l-Hasan el-Eş'arî gibi muhakkik zatlar, ihtimal temel prensipleri Hasan Basrî Hazretleri, Sevrî ve Ebû Hanife'nin düşüncelerinden alarak, Kur'ân'ın, kelâm-ı nefsî olması itibarıyla Kelâm sıfatının bir yönünü teşkil ettiğini ve bu zaviyeden ona "mahluk" denemeyeceğini; ancak mahlukata taalluku itibarıyla yazılmış hâline "mahluk" denebileceğini söyleyip, meseleyi kapamak istediler.

Kur'ân'a ait bu gerçeği koruma uğrunda pek çok insan, işkenceye uğradı. Bunlar arasında, büyük hadisçi, "Müsned" gibi dev bir eserin müellifi ve mezhep sahibi Ahmed b. Hanbel de vardı.. ve işte bu zatlar, hayatlarının büyük bölümünü böyle bir meseleden dolayı hep hapishanelerde geçirdiler.

Bu konuda, itizalî düşünceye meyilli Abbasi idaresinin işkencesine maruz kalan âlimlerden biri de İbn Maîn'di. O, değişik bir mülâhaza ile "Kur'ân mahluktur." dedi ve bu mihnetten sıyrıldı. Ahmed b. Hanbel, bunu duyunca üzüldü ve İbn Maîn'in kendisine yazık ettiğini, çünkü, böyle davranmakla önemli bir fitne kapısını araladığını, bu yanlışın bir imamın referansıyla kendine mevzi bulup yayılabileceği endişesiyle sarsıldı. Ona göre, bu uğurda gerekirse can da verilebilirdi ve verilmeliydi...

O dönemde bu türden çarpık anlayışlar, daha çok, felsefeyle uğraşan Mutezile taraftarlarınca İslâm dünyasına sokuldu. Hatta Fars Şiîliğinin usûl-ü hamse'si (beş esası) de, aynı şekilde yine Mutezile'ye dayanır. Evet, usûl-ü hamse ve Kadı Abdülcebbar'ın metin ve şerhine bakıldığında üzülerek hep aynı şeyleri görürüz. Bu tür kitapların gerçek yazarlarının kim olduğu çok da önemli değildir; önemli olan bunların hepsinin kaynağının felsefe ve din şeklindeki bir kısım düşünce sistemlerinin olduğudur. Minhacü's-Sünne'de İbn Teymiye'nin ifade ettiği gibi, İslâmiyet'teki bu çarpık düşüncelerin arkasında Grek felsefesi ve muharref dinler vardır.

Mutezile'nin Hadis Hakkında Ortaya Attığı Şüpheler ve Ümmetin Cevabı

Peki, Mutezile ne yaptı? Mutezile, öncelikle, hadis hakkında şüpheler ortaya attı. Bu açıdan diyebiliriz ki, günümüzde hadisi reddedip: "Hadisler, ancak Hicrî üçüncü asırda toplanıp, yazıya geçirildi; dolayısıyla, her şey aslıyla muhafaza edilemedi." diyenler, çok orijinal bir fikir ortaya atmış olmuyorlar. Belki onlar bu düşünceleriyle sadece Neo-Mutezile unvanını hak ediyorlar.

Aslında Mutezile bu tür fikirleriyle ortada iken ve tesiri en geniş bir dönemi yaşarken, hadisler, devâsâ imamlar tarafından, hem de tarihte eşi-emsali görülmedik derecede muhteşem ve itiraza mahal olmayan en ilmî usûllerle tespit ediliyor ve kitaplara geçiriliyordu. Hatta çok daha erken bir dönemde Ömer b. Abdülaziz'in emriyle, resmî olarak İbn Şihab ez-Zührî hadisi tespitle vazifelendiriliyor ve resmî tedvin dönemini başlatıyordu. Ayrıca, Abdullah İbn Ömer'in mevlâsı, İmam Malik'in hocası, Leys İbn Sa'd'ın da şeyhi olan Nâfi ve bizzat Leys İbn Sa'd da hadisleri tespit ediyorlardı. Bunlardan daha önce, Ebû Hüreyre'nin talebesi Vehb İbn Münebbih de hadisleri toplayanlardandı. Muhammed Hamidullah Hoca, bu zatın, bilhassa Ebû Hüreyre'ye dayanarak tespit ve neşrettiği hadisleri yayınlamış ve onların mukayeseli bir kritiğini yapmıştı.

Mustafa el-A'zamî de, yaptığı araştırmalarla, çok erken bir devirde bizzat sahabe ve tâbiîn tarafından hadislerin yazıldığını tespit etmiştir. O kadar ki, bu zatın tespitlerine göre, daha Hicrî birinci asırda talebelerine hadis dikte eden sahabi sayısı elliyi buluyordu.

Hadisler, İslâmî iffet ve ismeti dorukta temsil eden devâsâ kametler tarafından yazılmış, tespit edilmiş ve çok emin kanallarla Buhârîler, Müslimler... gibi bu alanın dâhi imamlarına intikal etmiş ve bu üstün fıtratlar bir kere daha hadisleri, metin ve senet kritiğine tâbi tutarak ayıklanması gerekenleri ayıklamış ve teksif-i himmet edilmesi gerekli olan "sahih"ler üzerinde himmetlerini yoğunlaştırmışlardır.

Meselâ İmam Buhârî, elinin ulaştığı bütün sahihleri toplamaya çalışmış, bu sahihlerden meydana getirdiği eserine "el-Câmiu's-Sahih" ismini vermiştir. Bilahare gelen bu sahanın üstadları, Buhârî'nin sahih hadislerle ilgili şartlarını taşımakla beraber, bu büyük imamın kendi zamanında ulaşma imkânı bulamadığı sahih hadisleri ihtiva eden istidrakler yazmışlardır. Bunların başında, Şafiî mezhebine bağlı, allâme ve mütebahhir Dârekutnî gelir ki, bu sahada yazdığı Sünen'i meşhurdur. Aynı sahada bir diğer meşhur eser de, Hâkim en-Neysâbûrî'nin Müstedrek'idir.

Hulâsa, diyebiliriz ki, hadisler, ta Devr-i Risaletpenâhî'den itibaren tespit ediliyordu. Daha sonra resmî tedvine izin verildi; hatta teşvik edildi ve derken pek çok istidat o alana yöneldi. Vâkıa, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir zaman bazılarına, "Benden Kur'ân'dan başka bir şey yazmayın." demişti ama bu, belli bir dönem için söz konusuydu. Nitekim Buhârî'nin Kitabü'l-İlm bölümündeki bir hadiste, Allah Resûlü, Veda Hutbesi'nin kendisi için yazılmasını isteyen Ebû Şah karşısında ashabına: "Ebû Şah için yazın!" buyurarak bir döneme son veriyordu. Ayrıca, Allah Resûlü'nün, Abdullah İbn Amr İbn Âs'a bir münasebetle, "Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz." buyurduğunu, Buhârî, Müslim ve Ebû Davud kaydediyorlar. Ehlinin bildiği ve bizim de bir nebze "Sonsuz Nur" isimli kitabımızın son kısmında arz etmeye çalıştığımız üzere, sahabe (Allah hepsinden razı olsun), Allah Resûlü'nün hadislerine, dinî bir gayretle sahip çıkmış ve dolayısıyla da daha önceki ümmetlerin başına gelen nebevî mirasın korunamaması felâketi, bu ümmetin başına gelmemiştir.

Ayrıca, Sünnet hakkında gerek müsteşriklerin, gerekse içimizde bazılarının ortaya attıkları şüphelere karşılık cevap mahiyetinde bugüne kadar bir hayli kitap yazılmıştır. Sünnet'e karşı, istişrak (oryantalizm) kaynaklı bu hareketler ilk defa sistemli şekilde Mısır'da ortaya çıktığından, oranın ulemâsından gereken cevabı almıştır. Bu konuda ilk yazılan eserlerden biri Merhum Mustafa Sıbâî'nin, "es-Sünnetü ve mekânetühâ fi't-teşrîi'l-İslâmî" isimli eseridir. Ardından "Hucciyyetü's-sünne", "es-Sünne kable't-tedvin" vb. kitaplar birbirini takip etmiş, hatta sadece Ebû Hüreyre'nin çok rivayet ediyor diye tenkit edilmesine karşılık, "Râviyetü'l-İslâm Ebû Hüreyre" adıyla hususî kitaplar yazılmıştır. Ne var ki, hadise ve Sünnet'e yapılan itirazlar, ilk günden beri hadis tarihi açısından defalarca cevaplandırılmış olmasına rağmen, orijinal bir şey gibi bu bayat bilgiler tekrar tekrar ortaya atılmış ve zihinler bulandırılmak istenmiştir. Günümüzde Batılı kaynaklarda gördükleri itirazları yeni zanneden bazı müstağripler, bu eski şeyleri yeni bir şey keşfetmiş gibi kitaplara dökmüş ve sâfi zihinleri yeniden bir kere daha ifsat etmişlerdir. Hâlbuki bu itirazların bir kısmı, daha İbn Kuteybe döneminde cevaplandırılmış, kalanları da, ortaya çıktıkları dönemde hemen reddedilmiş, ciddî bir mantığa dayanmayan vâhî iddialardır.

Daha ilk dönemde, hadislerin sahihi, zayıfı, tenakuzların telifi, mevzû rivayetlerin ayıklanması gibi bütün ihtilaflı meseleler hakkında ciltlerle kitaplar yazılarak, hadis konusundaki bütün problemler halledilmişti. Meselâ, büyük âlim İmam Tahâvî, "Müşkilü'l-âsâr" ve "Şerhu maâni'l-âsâr" isimli eserlerini bu konuya tahsis etmiştir. Okumak için bir hayli zaman ayırmamız gerekecek kadar hacimli olan bu eserler, hadis meselesiyle alâkalı yazılmış kitaplardan sadece iki tanesidir. Tahâvî gibi dev imamların, hadis etrafında yazdıklarını okumaya bile ömürler yetmez...

Yahya b. Saidü'l-Kattan gibi, Buhârî gibi nice hadis dâhileri, Allah Resûlü'nün mesaj ve hidayetiyle alâkalı insanlığa sunduğu hadisleri bir iki tekrar ettiklerinde dudaklarını birbirine dokundurur ve "Vallahi, bunun içinde ilâhîlikten başka bir şey yok." derlerdi. Bu dev insanlar bir yana, daha sonrakiler bile, hadis diye rivayet edilen, fakat hadis olmayan böyle bir sözle karşılaşınca, "Bu, Peygamber sözüne pek benzemiyor." demiş ve farklı yöntemlerle bu dediklerini ispatlayabilmişlerdir.

Allah Resûlü'nün sözleri bellidir ve bunlar, hadis uzmanları tarafından, Kur'ân'dan sonra belli bir yere oturtulmuş; hem öyle bir yere oturtulmuştur ki, onun üzerinde beyan, olsa olsa ancak Kur'ân olur. Kur'ân'ın sinelerdeki yeri mahfuz, edipler, belâgatçiler, kendilerine onun altında bir yer peyleyebilmek için yarışıp durmuşlardır.

Umum bu mülâhazaları birden nazara alınca, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Hadisle alâkalı bu iddia sahipleri, ezbere konuşmaktadır. Hemen hiçbiri ilgili temel kaynakları tanımamaktadır. Ve bu eserlerde hangi kriterlerin kullanıldığını, hadislerin ne türlü imbiklerden geçirilerek bir araya getirilip insanlığın istifadesine sunulduğunu, ister metin, ister senet açısından her şeyin nasıl inceden ince bir teste tâbi tutulduğunu kat'iyen bilmemektedir.

Peygamber Postacı Değildir

Şimdi, günümüzdeki bir kısım müddeilerin, bütün bu çalışmaları, bu kıymet atfetmeleri ve bu gayretleri görmezlikten gelerek, İnsanlığın İftihar Tablosu'yla alâkalı -hâşâ- "Peygamber postacıydı." mülâhazalarındaki saygısızlığı insaf dünyasının insafına havale ediyorum. Zira Allah bile peygamberine postacı dememiş, "resûl" demiştir. Allah, Kur'ân'ında O'nu anlatırken "Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, رَسُولَهُ Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur."[1] şeklinde tazimkâr bir üslûp kullanır. Evet, Allah, elçisini Kendisine izafe etmiş ve O'nu hidayet ve hak dinle teyit buyurarak göndermiştir. Hiç kimsenin mazhar olmadığı bir vazife ile serfiraz kılınma ve onu hiç kimseye nasip olmayacak bir seviyede temsil etme O Kâmil Ruh'la gerçekleştirilmiştir ve O, çağın seviyesiz ulaklarına rağmen postacı değildir...

Her "hidayet"in içine mutlaka bir şeyler girmiş olabilir.. her elçilik vazifesine belli ölçüde de olsa -peygamberlik mânâsını değil, mesaj sunan insanları kastediyorum- mutlaka bir şeyler bulaşmış olabilir.. her mesaj içinde, şöyle-böyle o mesajı sunan elçinin aldığı kültürün tesiri bulunabilir. Peygamber mesajlarına gelince, onlar ötelerin saf, duru sesi-soluğudur ve biraz da ümmiyet unvanıyla, nebinin yabancı bilgilere kapalı olması sayesinde ruhuna üflenen mesajları kendine has dalga boyuyla bize intikal ettirir.. evet, vahyin içi işte bu kadar durudur. Zira, peygamberin dimağında vahyi bulandıracak hiçbir tortu yoktur. Bu da, peygamberdeki özelliği göstermektedir.

Peygamber, öyle muhteşem, öyle saf bir dimağa sahiptir ki, biz o dimağa, o akla fetanet-i uzmâ diyoruz ve fetanet-i uzmâ oluşunu, aklı akılla aşmışlık şeklinde yorumluyor ve onu bütün diğer büyüklüklerinin önünde görüyoruz. Büyük bir erkân-ı harp, iyi bir idareci, mükemmel bir aile reisi, insanlığı insanlığa yükselten eşsiz bir talim ve terbiyeci oluşunu da, yine O'nun böyle bir fetanet sahibi oluşuna bağlıyoruz. Aslında bu sahalardan her biri, o sahada başarılı bir insanın dâhi olması için yetip artacak hususlardır.

Ne var ki biz, peygambere, bütün bu hususiyetlerine rağmen "dâhi" demiyor, "peygamber aklı" olarak da isimlendirebileceğimiz bir mefhumu, dünya kadar meselenin ortasında, Allah vergisi, saf, dupduru, vahiy veya ilhamı, onların herhangi bir yanını kırmadan, bükmeden, olduğu gibi aksettiren "fetanet-i uzmâ" sahibi diyoruz.. evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyi dupduru aksettiren bir insandır. Onun için, ne sunduğu risalete, ne de getirdiği hidayete, gönderenin muradına muhalif hiçbir şey karışmamıştır. Konuyla alâkalı, yukarıda mealini arz ettiğimiz âyetin devamında Allah Teâlâ, şöyle buyurur: "Şahit olarak Allah yeter."[2]

Efendimiz'e Saygı

Allah Teâlâ'nın bile O'nun risaletini, o risaleti yüklenen şahsını tazimle anıp, ismini peygamberlikle beraber, ilâhî mesajla gelmiş büyüklerden bir büyük olarak zikrettiği bir insanı, sıradan bir insandan bahseder gibi "Muhammed.. Mustafa" diye anlatan biri, dünyada seçilse seçilse, terbiyesizler kralı seçilir...

Bize terbiyeli olmak düşer. Ben, O'na, "Yâ Resûlallah" demeyi bile yeterli bulmuyorum. Zira bu hitap O'na, Allah'ın hitabıdır. O'nu anlayan İmam Rabbânî gibi zatlar, her defasında değişik bir tazim tabiriyle O'nu belli bir saygı ile anar ve O'nun hakkında herkesi saygılı olmaya çağırırlar. İşte cevahir kadrini bilen bir cevherfürûşun O'nunla alâkalı bazı ifadeleri: "Hak şöyle dedi; Hakikat ise diyor ki; Hatem-i Divan-ı Nübüvvet Olan O Zât; O Şeref-i Nev'-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman şöyle buyuruyorlar"...

Evet, cevahir kadrini cevherfürûşân olan bilir. Sarraf, altını eline aldığı zaman hemen onun kaç ayar olduğunu anlar. Aynen onun gibi, Allah Resûlü'nü anlamak için de, O'nu, Hz. Ebû Bekir'den başlayıp, Bediüzzaman'a kadar uzanan altın veya zebercet bir silsile içinde yer almış büyüklerden sormak icap eder. İhtimal onlar, size O büyük Zât"ı, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ "Seni hakkıyla bilemedik." sözüyle anlatacak ve bu konudaki acziyetlerini ortaya koyacaklardır.

O'nun Temsili Tebliğinin Önündedir

Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadece mesaj getirip sunan bir insan değildir. Haktan mesaj alıp sunma, O'nun tebliğ yanıdır. Tebliğ yanından başka O'nun bir de temsil yanı vardır ki, O bu yanı itibarıyla, söylediği ve insanlara "Yapın!" dediği hakikatleri herkesten fazla yerine getirmiş, yaşamış bir insan olarak, tebliğ insanı olmanın birkaç adım daha önünde bulunur. Allah (celle celâluhu), eğer O'ndan daha muktedir, O'nun yaptığını yapmaya daha lâyık, O'ndan daha mükemmel bir fıtratta ve bu yüksek fıtratın vazifesini icra ederken sergilediği performanstan daha öte bir performans gösterecek bir başkası olsaydı, O'nun yerine onu seçer ve onu vazifelendirirdi...

Bûsîrî, O'nun kadr ü kıymetini şu beyitlerle ne hoş dile getirir:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا
يُظْهِرْنَ اَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ
3

Yani O öyle bir fazilet güneşidir ki, O'nun diğer peygamberlere karşı üstünlüğü, güneşin, onun etrafında dönen peyklere karşı üstünlüğü gibidir. Peykler, yıldızlar, güneşin olmadığı yerde kendilerini gösterirler. Güneş açığa çıkınca da, hepsi karanlığın bağrına gömülür ve saklanırlar.

O, sultan-ı enbiyâdır, yani enbiyânın bile sultanıdır. Hatta -tenkidi yapılabilir- Necip Fazıl'ın ifadesiyle O, peygamberlerin bile peygamberidir. Geçenlerde "mahbûbiyet" mevzuunu arz ederken, "Hz. İbrahim (aleyhisselâm), dış bir çember; Hz. Musa (aleyhisselâm), o çemberin içidir." demiştim; fakat o çembere taç olan, ayın etrafındaki hâleyi meydana getiren gerçek ışık kaynağı gibi, o ışığı temel kaynağından alıp aksettiren Kamer-i Münîr Hz. Muhammed Mustafa'dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

O, yapacağı vazifede, vazifelerin en büyüğü ve en kudsîsine en liyakatli bir insan olması itibarıyla peygamberlik ışığını almıştır. Daha sonra öyle bir peygamberlik sergilemiştir ki -buna temsil diyoruz- bu kulluğu O'nu قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰي[4] sırrıyla serfiraz kılmıştır. Tefsircilerin bu makamı ifade ederken çok farklı isimler kullanmalarına karşılık, Üstad'ın, hiçbir tefsirde görmediğim güzel bir yaklaşımı vardır. O, bu makamı, "imkân-vücub arası bir nokta" tabiriyle ifade eder.

İmam Bûsîrî, buna farklı bir işarette bulunur: مُحَمَّدٌ بَشَرٌ وَلَيْسَ كَالْبَشَرِ "O (sallallâhu aleyhi ve sellem), beşer olmasına bir beşerdir ama her beşer gibi bir beşer değil." der. Evet O da, tıpkı bizim gibi, bir anadan bir babadan doğmuştur ama, insanî değerlerle O'nun gerçek değerini bulmaya çalışırsanız, O'nun insanüstü olduğunu görürsünüz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ve bütün insanlığa şeref olsun diye insanın bittiği aynı ağacın bir dalı, daha doğrusu, bu dalın başında o ağacın en muhteşem meyvesi olarak bitip, önümüze rehber, muallim olmanın dışında bizim beşeriyetimizle başka bir münasebeti yoktur. O, cismaniyeti aşmış arzlı bir semavîdir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta Nesimî'nin ifade ettiği gibi,

"Mekânım lâ mekân oldu, bu cismim cümle cân oldu,
Nazar-ı Hak ayân oldu, özüm mest-i likâ gördüm."

makamının bütün vâridâtını paylaşırken, Üstad'ın, "imkân-vücub arası" dediği o noktada -Kadı İyaz'ın Şifa-i Şerif'inde naklettiğine göre- ayaklarının boşlukta olduğunu hisseder. Ve orada tazarru ile, "Allahım, ayağımı nereye koyayım?" der. "Sağ ayağını sol ayağının üstüne." buyrulur. Demek ki, Allah'ın (celle celâluhu) hususî inayet ve teveccühü ile o noktada, taşıyan da O'dur, taşınan da.

Vahye Mazhar

Bir de O Zât'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyle serfiraz kılınışı vardır ki, biz böyle bir mazhariyetin keyfiyetini idrakten âciz bulunuyoruz. Evet, eğer vahiy herkese müyesser olsaydı, dizini Allah Resûlü'nün dizine verip O'nunla aynı atmosferi paylaşan yanındaki kimseler de alırlardı. Oysaki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıyor, öbürü kaldığı yerde kalıyordu. Yanındakiler sadece O'nun dikte ettiği şeyleri alıp yazabiliyorlardı. Demek ki O, herkesten farklıydı.

O zât, en sıkıştığı bir dönemde, yani kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hz. Hatice Validemiz'i kaybettiği, çok hüzünlü olduğu bir dönemde, hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk'ın miracına mazhar oluyor ve hiç kimseye lütfedilmeyen bir ilki gerçekleştiriyordu. Bazı hadis kitaplarında anlatılan şekliyle, O'nun vücudundan cismaniyete ait bir parça kesilip atılıyor ve mahiyeti, semaları bedeniyle beraber tayeran etmeye müsait hâle getiriliyordu.

Bu hususlar, öyle "postacı" tabiriyle geçiştiriliverecek şeyler değildir. Vahyi alma bir sırra bağlıdır. Bu öyle bir sırdır ki, o seviyeyi ihraz etmeyince ona ulaşmak mümkün değildir.

Miraç, başlangıcı itibarıyla, Allah Resûlü'nün kulluğuna terettüp eden ilâhî bir ikramdır.. ve o, Allah'ın varlığına delâlet eden harikulâde bir hâl olarak da, Efendimiz'in bir kerametidir. Aynı zamanda miraç, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmakla mükellef olduğumuz bir kısım sorumluluklarla geriye döndüğünden dolayı da, sonucu itibarıyla bir mucizedir.

Demek ki Allah Resûlü, öyle bir hususiyetle serfiraz kılınıyor ki, hiç kimseye müyesser olmayan bir ikrama, hem de bedeniyle, cismaniyetiyle mazhar kılınıyor; ve bu mucize, başka değil O'nun kulluğuna bir armağan olarak veriliyor.. O, öyle bir kulluk ortaya koyuyor ki, kulluk adına kendisine aralanan kapıdan içeriye girerken, âdeta o kapının sövelerini zorlayarak içeriye giriyor ve kendisinden bekleneni aşmak suretiyle kendi rekorunu kırıyor.

O, öyle derin bir kulluk sergiliyor ki, dahası olmaz. O, ayakları şişinceye kadar ibadet etmesi karşısında, "Allah, senin, geçmiş ve gelecek günahlarını yarlıgamadı mı?" diyen Âişe Validemiz'e karşı, "Ben, beni böyle yapan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?" şeklinde cevap veriyor ve kendine yakışan bir tavır sergiliyordu. Bûsîrî, bu önemli makamı ifade ederken diyor ki:

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي
اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ

"Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât'ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim."

"De ki (ey Habibim); eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin."[5] âyetinde "Allah'a uyun!" denmiyor. Çünkü Allah'a uymada bir hususiyet vardır. Allah'a uyma bazen bir kısım ıtlaklarla ifade edilir ki, onun takyidi Allah Resûlü vasıtasıyla yapılmıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur'ân-ı Kerim'in, yerinde mükemmel bir müfessiri ve yerinde de mükemmel bir yorumcusudur. Nasıl olmasın ki, Allah (celle celâluhu), O'na Kur'ân'ı vahyederken, âyetlerin yorumunu da beraber duyuruyordu. Sahabe, bazı âyetlerin neye delâlet ettiğini tam olarak anlayamadığından O'na soruyordu. O da, sorulan âyetleri onlara açıklıyordu ki, Kur'ân-ı Kerim'in üçte ikisi, belki az buçuk aklı eren insanın okuduğunda hemen anlayabileceği gibidir, ama üçte biri, mutlaka Allah Resûlü'nün açıklamasını gerektirmiş, O da bunları açıklamıştır. Eğer böyle fâik, en üst seviyede bir anlatma olmasaydı, bizler bir hayli yanlış anlama ve anlatmalar karşısında ihtimal hep şaşkınlık yaşayacaktık...

Büyüklük Kriterleri Karşısında Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, büyük olarak karşımıza daima Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkar. Karlayl (Carlyle), "Kahramanlar" kitabını yazdı ve bu kitabında O'nu, Kahramanlar Kahramanı yaptı. Bir başkası "Abkariyyat" (Dâhiler)'i yazdı, bu defa O'nun Dâhiler Dâhisi olduğunu haykırdı. Peygambere, dâhi, kahraman denir mi? Biz, peygambere ne dâhi, ne de kahraman deriz. Peygambere, hususî bazı meselelerin kahramanı denebilse de o, hiçbir kahraman, hiçbir dâhi ile kıyaslanamayacak, tartıya girmeyecek ölçüde beşerî normların üstünde, nev-i şahsına mahsus üstünlüğü olan biridir; o peygamberdir, resûldür.

Evet, bu konuda, başkalarının yaptığı, kullandıkları ölçüler bizi çok ilzam etmese de, büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima büyük olarak Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkacaktır. Hâl böyle iken, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında uygunsuz, yakışıksız lâf edenlere: -âyetten iktibasla- فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ "Hak, gerçek bu iken, siz bu hâlinizle nereye gidiyorsunuz?"[6] demek gerekmez mi? Evet, gelin, aklımızı başımıza alıp saygımızı, edebimizi koruyalım.

Netice Olarak

Peygamberimiz ve peygamberlik mesleği hakkında sarfedilen yakışıksız sözlerin hepsi, daha önce de arz ettiğim gibi, cevabını almış hezeyanlardandır. Esasen, bu kabîl sözlerle halkın zihninde şüpheler îrâs edenleri muhatap da almadan, değişik bir platformda, konunun uzmanlarını bir araya getirerek Sünnet, Sünnet'in teşrîdeki yeri ve tespiti -bizzat Efendimiz zamanındaki muhafazasıyla, Ömer b. Abdülaziz döneminde yapılan resmî tedvini- çok iyi anlatılmak suretiyle, bu mevzuda idlâl edilmek istenen avam halkın mâil-i inhidam olan (yıkılmaya yüz tutmuş) düşüncelerine destek verilmeli; sarsıntıya, şüpheye, kuşkuya düşen insanların sarsıntı, şüphe ve kuşkuları giderilmeye çalışılmalıdır. Kanaat-i âcizanemce, böyle bir teşebbüste de, Bediüzzaman'ın üslûp ve metodu takip edilmelidir. Onun eserlerinde ele aldığı hususların her biri, ehl-i dalâlet, ehl-i küfür, ehl-i şirk tarafından değişik zamanlarda İslâm'a itiraz mülâhazasıyla ortaya atılmış düşüncelerdir. Bediüzzaman, bu şahısların hiçbirini muhatap almadan, sadece şüpheleri giderici esaslar, düsturlar vaz'eder. Hatta bazılarının şüphe diye ortaya attıkları meselelerden o, çok önemli hakikatler de ortaya çıkarır.

Bu zaviyeden, sahanın uzmanlarının farklı bir platformda bu meseleyi ciddî bir üslûpla anlatmaları, artık bir sorumluluk, bir vazife ve bir mükellefiyet hâline gelmiş bulunmaktadır. Yalnız bu mesele değil, İslâm ile ilgili olarak son zamanlarda tartışılan daha başka pek çok mevzu var ki, bu konuların hemen hepsinde doğrular anlatılarak yığınlar aydınlatılmalı ve zihinler karışıklıktan kurtarılmalıdır.

[1] Fetih sûresi, 48/28
[2] Fetih sûresi, 48/28
[3] "İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler."
[4] Necm sûresi, 53/9
[5] Âl-i İmrân sûresi, 3/31
[6] Tekvir sûresi, 81/26