Yazdır

Kendini Bil

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Sohbet-i Cânân

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

İnsanın kendisini bilmesi sadece anatomisini, kuvve-i şeheviyesini, gadabiyesini, gayzını, hiddetini, şiddetini bilmesi demek değildir. Veya sadece vicdan mekanizmasını, ruh sistemi içindeki latife-i Rabbaniyesini, şuurunu, hissini, iradesini bilmesi de demek değildir. İnsanın kendini bilmesi bunlarla birlikte her gün kendini farklı bir mülahazaya alarak yeniden okuması, sürekli kendisini yeniden tanıması demektir. Çünki insan bir fotoğraf gibi tek bir karede tesbit edilen/edilebilen bir varlık değildir. O büyüyen bir ağaç gibi her an yeni bir şekil almaktadır. Dolayısıyla insanın kendi ruh, idrak ve şuur ufku itibariyle kendiyle münasebettar olan hadiseleri gözlemlemesi ve yorumlaması gerekmektedir: "Bugün şöyle olumsuz bir hadise geçti başımdan, sebebi herhalde şu hatam idi. Veya şu davranışımdan dolayı böyle bir lutf-u İlahiye mazhar oldum. Liyakatim olmasa bile ihtimal Cenab-ı Hakk’ın marziyatına muvafıktı." gibi düşünceler ile devamlı kendini mercek altında tutması gerekir. Ama burada şunu unutmamak lazım; bu muhasebeyi yaptığınız zaman dilimi de, yukarıda bahsini ettiğimiz bir kareden ibarettir ve bu durum bir saniye önce veya bir saniye sonrakinden farklıdır.

İnsan bu çizgiyi yakalayabilirse mahiyetini koruyabilir. Allah’ın kudretinin, iradesinin, meşietinin, ilminin taallukunu görebilir. Evet, insan daima değişen, daima farklı televvünlerle ortaya çıkan çok karmaşık bir kitaptır. Bundan dolayı onun sürekli mütalaasına ihtiyaç var.

Kur’an’da buraya kadar söylediklerimizle zahiren çelişiyor gibi görülen bir ayet var; "Ve lâ tekûnû kellezîne nesullâhe feensâhum enfüsehüm – Allahı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da nefislerini onlara unutturdu." Dikkat edilirse bu ayette Allah’ın unutulması başta zikrediliyor ve bunu yapanlar için de nefsin unutturulması bir ceza olarak arkadan geliyor. Öyleyse şöyle denilebilir; nefsini bilen Allah’ı bilir, fakat Allah’a karşı lakayd kalana da Allah nefsini unutturur. Görüldüğü gibi bir çelişki yok burada.

Öyleyse insan, Allah’ı unutmadığı ve her meseleyi O’na bağladığı zaman nefsi bir kitap haline gelir. 23. Söz’ü hatırlayın, der ki Bediüzzaman Hazretleri: "İman bir nurdur". Evet iman tecelli ettiği zaman kainatta her şeyi okunur hale getirir, kainatı ve enfüsü daha bir farklı okuma imkanı verir. Enfüs, afakın okunması mevzuunda bir büyüteç, bir mercek olur. Bu açıdan Allah’ın varlığının baştan kabülü ve O’na iman çok önemlidir. Bu kabul ile siz enfüste de afakta da çok rahat dolaşırsınız. Her şeyi bir kitap gibi mütalaa, bir meşher gibi temaşa edersiniz. Aksi halde, yani meseleyi Allah’a vermediğiniz takdirde her şey karanlığa gömülür. 23. Söz’de ifade edildiği gibi; "bir köprünün üzerinde, ürperten karanlıklar içinde ve dört bir yan korkunç cenazeler ve vahşi hayvanlarla çevrili bir müthiş halde iken meseleyi Allah’a imana verdiğinde, O’nu duyması bir elektrik düğmesine dokunmak gibi olur ve o korkutucu hal birden değişiverir." Demek ki, baştan Allah’ı bilme, insanın enfüs ve afakı daha derince okumasına çok önemli bir katkıda bulunuyor.

Şimdi eğer ben O’na inanıyorsam şunu kabul ediyorum demektir ki ben ve benim davranışlarım, bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyler ve ömrümün sonunda hatta ahirette başıma gelecek şeyler hep O’nun ilim ihatası içindedir. "Velâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî." Siz O’nun ilminden bir şey kuşatamazsınız. Neden? Çünkü O Muhîttir (Her şeyi kuşatan). Muhît olan, muhât olamaz ki. Siz O’nun ilmini kuşattığınız zaman, muhît muhât olmuş olur ki bu da Zat-ı Bârî için muhaldir. Bu mülahazayla hadiselere bakınca çay içme gibi basit bir ameliyenin dahi O’nun meşiet ve iradesinin dışında olmadığını görürsünüz.

Burada ayrıca bir "devir" var gibi. Yani bir taraftan nefsimizi okuyor, nefis merceğiyle varlığa bakıyor, çok geniş dairede Allah’ın varlığına, birliğine delillerin, şahitlerin mevcudiyetini görüyoruz; bir diğer taraftan da şahitlerin şahid-i sadık olmalarının ve bir şey ifade etmelerinin O’na inanmaya bağlı olduğunu görüyoruz. Kelam ilminde devir denir buna. Yani bir yönüyle o ona sebep, o da ona sebep. Bir başka tabirle "tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan çıkar" gibi bir şey. Aslında kelamcılar devri iptal etmişler. Fakat burada minvechin (bir yönüyle) öyle bir devir cereyan ediyor. O onu destekliyor, o onu destekliyor. Sizin cehd ü gayretiniz, okuma azminiz Allah hakkında marifetinizi artırıyor; Allah hakkında marifetiniz arttıkça siz kendinizi daha net okuyorsunuz. Sonra kaderi daha iyi görüyorsunuz, başınıza gelen musibetlerin manasını daha iyi kavrıyorsunuz, nimetleri daha iyi duyuyorsunuz. Hepsinden önemlisi şükür adına daha iyi şahlanıyorsunuz. Kötü gibi duran, çirkin suratla karşınıza çıkan hadiseler karşısında daha iyi yorumlara gidiyorsunuz. Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle; "Musibetler, belalar karşınıza yırtık-pırtık elbiseler içinde çıkan, edası endamı yerinde bir güzel gibidir. Ne diye yırtık-pırtık elbiseye takılıp kalıyorsunuz. Baksanız ya içteki edaya endama." İşte bu zaviyeden olaylara bakabiliyorsunuz.

Evet, işin aslı, hem enfüsün hem de afakın okunması, insanın kendisini bilmesi demektir -ki bu Allah’ı bilmenin bir yoludur- ve Einstein’in kehanetinde dediği gibi çok buudluluğa açılmaktır. Çok buudluluğa açılabilenler, dar çerçevenin bir başka tabirle suretlerinin dışına çıkar ve siretlerine göre mahiyet alırlar. Siret, insanın tavırları, davranışları, inançları, değerlendirmeleri, yorumları, bakışı ve te’villeridir. Bu durumda siretine göre bir resmi olur her insanın. Gözler basiretin emrine verilerek, buradan bakınca altı-yedi buudlu derinlikleri, hatta öbür alemi, Cenneti-Cehennemi, arşın yanı başında İsrafil’in azametli heykelini görmek... Evet insan, bilkuvve (potansiyel) istidadı ile (Allahu a’lem) görebilir bütün bunları.