Yazdır

Vefat sonrası sevk ve idare

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Sohbet-i Cânân

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Soru: Yanlış anlaşılmaması ümidiyle, defalarca farklı kesimler tarafından bizlere sorulan bir hususu dile getirmek istiyorum: Zât-ı âlinizin vefatı sonrası bugün yürütülen bu eğitim faaliyetlerinin devamında sevk ve idare yapısı adına neler düşünüyorsunuz?

Cevap: Şimdiye kadar çeşitli vesilelerle ifade etmeme rağmen tekrar tekrar gündeme getirilen bir soru üzerinde son -inşaallah son olur- sözlerimi söyleyeyim.

Birileri tarafindan ifade edilen ve bana küfür etme kadar ağır gelen bir tabirle “Fethullah Gülen Cemaati” diye isimlendirilen topluluk, bu millete ve insanlığa hizmet düşünce ve metodlarını gönüllü olarak kabullenen insanların meydana getirdiği bir gönüllüler hareketidir. Benim bu yapı içindeki yerim ise, başkaları ne derse desin, sıradan bir ferd olma çaba ve gayretinden ibarettir. Biliyorum, bazıları bunu mübalağalı bir ifade olarak algılayacak, kim bilir çokları bıyık altından gülecek; ama her şeye nigehban olan Rabb’im biliyor ki, bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakârlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir fert olabilmek ve bu hal üzere ölmektir.

Benim altmış beş yıllık hayatım hemen herkesin malûmu. Otuz yıla yakın cami kürsülerinde vaaz etmiş; şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak halkla beraber olmuş; yeri gelmiş onlarla birlikte gülmüş, yeri gelmiş yine onlarla birlikte ağlamış bir insanım. Sevinçleri sevincim, kederleri kederim olmuş hayatım boyunca. Fahr için değil; ama bir hakikatin vuzuhu adına söyleyeyim, bu sureçte ben şahsî zevk ve lezzetleri iradî olarak bir kenara bırakarak milletimin derdiyle dertlenmişim.

Tabii hemen ilave edelim, belki elli beş yıl önce girdiğim ve hâlâ yürümeye çalıştığım bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Erzurum, Edirne, Edremit, İzmir ve İstanbul’da aynı duygu ve düşünceyi paylaşan niceleri ile beraber oldum. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebû Bekir’lerine denk mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki, bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı. Ortaya konan hizmet düşüncesine inanç ve bu uğurda gösterilen gayretlere bağlı olarak ilâhî takdir gereği bu yapıda bazıları öne çıktı, bazıları da geri planda kaldı. Sebepler planında işin tabiî seyrine tamamıyla uygun bu takdiri kabullenmek ise inancımızın gereği. Ama bu ön plana çıkmayı liderlik olarak değerlendirmek yanlış bir tesbit olsa gerek.

Günümüzde yapılan akademik çalışmalarda bu yapı sivil toplum kuruluşu olarak adlandırıyor ki yerinde bir tesbit. Bu türlü yapılarda -illâ “liderlik” denilecekse diyelim- liderlik (bize göre rehberlik) babadan oğula geçen bir mal değildir veya tarikatlarda olduğu gibi halife tayini ile şeyhlik makamı el değiştirmez. Hayatın tabiî akışı içinde başkalarına faikiyet kesbeden özellikleri ile birileri ön plana çıkar, o işe gönül bağlayanlar da onları başlarına taç yapar.

Evet, bu millet tarih boyunca kendi derdi ile dertlenenlere karşı hep kadirşinas olmuştur. Maddî-mânevî hiçbir karşılık beklemeden kendi uğrunda mücadele eden insanlara vefalı davranmıştır. Dünyevî hiçbir makamın, maddî hiçbir kuvvetin sağlayamayacağı güven ve itimad kredisini onlara sunmuştur. Mühim olan bu çizgiyi devam ettirebilmektir. Şahıslar fâni ve geçicidir. Nitekim bana gösterilen güven kredisi de benim vefatımla birlikte toprağa gömülecektir. Ama bu milletin dünü, bugünü ve yarını adına yapılacak işler daimî ve süreklidir. İşte bu ruh korunabilirse, bu ruhun etrafındaki yapılaşma da korunacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. İsmi ve unvanı ne olursa olsun, biri veya birileri ile bu iş devam edecektir. Dolayısıyla yarınlar adına muhtemel vakıalarla kafa yorup enerjiyi boşa harcama yerine, bugüne kilitlenip yapılması gerekli şeyler üzerinde yoğunlaşmak, şimdi yapılabileceklerin en iyisi ve en güzelidir.

Yalnız bir inkisarımı yeri gelmişken ifade edeyim. Bu millet kendi millî sınırlarını da aşarak insanlık adına topyekün seferber olmuş hizmet ederken, bazıları bunu ısrarla cürüm olarak görmekte ve göstermektedir. Başarıdan rahatsız olan bu tipler, bizzat rakam vererek “şu kadar okul, şu kadar kurum, şu ülkede, bu ülkede vs” demekte ve maddî açıdan yapılan işlerin sınırlarını gösteren bu rakamları sanki birer suç unsuruymuş gibi insanlara takdim etmektedirler. Hâlbuki işin aslı şudur ki, bir yerde açılan bir eğitim müessesesi başka yerler tarafından takdirle karşılanmakta ve model alınarak o beldede veya ülkede uygulanmaya geçilmektedir.

Ayrıca başta kendi milletimizin geleceği olmak üzere bütün insanlık adına seferber olmuş hizmet eden onca insan varken, bazıları -affinıza sığınarak halk tabiriyle arz edeyim- bu gönüllüler hareketine “kafayı takmış” ve başkalarını görmemekteler. Ama inanıyorum ki, bu menfi gayretler hallkın engin feraseti karşısında bir şey ifade etmeyecek ve halk doğru bildiğini yapmaya devam edecektir.

Önemli bir hususu ifade ile sözlerime son vereyim: Gurbet diyarlarında vatan hasreti ile yanıp duran bir gönül, onlarca hastalıkla mücadele eden bir beden ve bunlara ilaveten ağını kurmuş kanlı katiller misali bir kısım insanların kurdukları tuzak ve komplolarla hayatımın son günlerini inzivada yaşarken, vefa beklediğimiz dostların gönüllüler hareketine beklenilen ölçüde –hissettiğim ve bilebildiğim kadarıyla- vefa ve sadakat göstermemeleri benim yaralı kalbimi derinden derine sızlatmaktadır. Bütün bunlara karşı bana düşen, her halükârda “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah” deyip sabretmektir.