Yazdır

Barış ve Şiddet Karşıtlığına İslami Bir Yaklaşım: Bir Türk Tecrübesi

Yazar: Zeki Sarıtoprak Tarih: . Kategori Araştırma Yazıları

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

Bu yazıda, Türk tecrübesinin incelenmesi vasıtasıyla barışı ve şiddet karşıtlığını İslami bir yaklaşımla ele alacağız. İlk kısımda barış ve şiddet karşıtlığına dair Kur'an'ın ve hadisin bakış açıları incelenmektedir. İkinci kısımda ise, öğretileri ve faaliyetleriyle barışa ve şiddet karşıtlığına katkıda bulunmuş olan Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959), Mehmet Zahit Kotku (1897-1980) ve bilhassa da Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960) ve Fethullah Gülen (1941- ) gibi önemli Müslüman Türk şahsiyetlerden söz edilmektedir.

Kelimenin kendisinden de anlaşılacağı üzere İslam'ın, barış ve teslimiyet gibi ifadelerle çağrışımı vardır. Müslümanlarla ilgili bir tarifinde Hz. Muhammed (s.a.s.) 'Müslüman, kardeşinin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir,' demiştir.[1] İslam'ın esas değerleri, gelenekteki şiddet karşıtı hareketin temelini oluşturur. Hz. Muhammed (s.a.s.) İslam'da şiddet karşıtlığının temel ilkelerinden birini meşhur bir hadisinde şöyle ifade etmiştir: 'La zarar ve la zırar.' Bu ifadeyi 'zarar vermemek ve zarara uğramamak' şeklinde tercüme edebiliriz. Kendi şahsi hayatında Hz. Muhammed (s.a.s.) barışın ve şiddet karşıtlığının canlı bir örneğini sergiliyordu. O'na ne fiziksel ne de sözlü şiddet atfetmek asla mümkün değildir. O, bütün canlılara yönelik her türlü şiddeti yasaklamıştır.

Kendisine ve ashabına saldırılar olduğunda kendisini savunmasına rağmen, kendi hayatı tehlike içinde olduğunda bile ilk fırsatta sürekli barışın hüküm sürmesini sağlamıştır. Bunun bir örneğini hayatı ve müşriklerle olan ilişkilerinde büyük bir etkisi olan Hudeybiye Antlaşması'nda görebiliriz. Mekke'ye girmek için silahını bırakan Hz. Muhammed (s.a.s.), hac vazifesini rahat bir şekilde yapabilmek için kendisini ve ashabını büyük bir risk altına sokmuştur.[2] Peygamberin Mekkelilere yönelik bu hareketi, Mekke'nin zenginleri tarafından gerçekleştirilen baskıya karşı gösterilen şiddet karşıtlığının güzel bir örneğiydi. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in mesajı, gerektiğinde güç kullanımını yasaklamamış olmasına rağmen bu asla mesajın önemli bir yönü olarak görülmemiştir. Hz. Muhammed'in (s.a.s.) mesajının temelini 'Barış elbette daha hayırlıdır,' (4/128) ayeti oluşturur. Bu ayet öncelikle aile içi kavgalara atıfta bulunsa da, kullanılan terminoloji, barışın hayatın her alanında üstün olduğunu belirtir. Bu nedenle barışın mümkün olduğu her ortamda Hz. Muhammed (s.a.s.), barışa yönelik harekete geçmeyi teşvik ediyordu. Hatta savaşın tam ortasında bile, 'düşman barışa yönelik bir meyil gösterirse' Kur'an, Efendimiz'den barışı kabul etmesini ve Allah'a güvenmesini istemektedir (8/61). Ayrıca bir başka Kur'an ayeti de, Efendimiz ve ashabından ihtilaflarını barış yoluyla çözmelerini istemektedir: 'Allah'a karşı gelmekten sakının ve birbirinizle aranızı düzeltin' (8/1). Benzer bir Kur'an ayeti de, 'Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.' (49/9) demektedir. Aslında Hadis Alimi İmam Buhari, Efendimiz'in hadislerini topladığı meşhur eserinde bir kitabı, Efendimiz'in barışçıl yönüne ayırmıştır.

Barış ve şiddet karşıtlığı birbiriyle yakından ilişkilidir. Şiddet karşıtlığı barış sürecinde önemli bir adımdır. Kur'an, mü'minlerin ahiretteki sonsuz yurtlarını dar-üs selam olarak tanımlamaktadır. Allah insanları barış yurduna çağırır (10/25). Cennet ehlinin selamlaşması 'Esenlik.' Veya 'selam'dır (10/10). Öteki dünyada melekler cennet ehlini selamladığında 'Sabretmenize karşılık size selamlar, selametler! Dünya diyarının ne güzel akıbetidir bu!' (13/24). Salih kimselere, 'Esenlikle, emin olarak girin oraya!' (15/46) denilecektir. Barış, Allah'ın olduğu kadar mü'minlerin de bir sıfatı olarak görülür. Sonsuza inananların saflığı ve uyumuyla alakalı olarak Kur'an'da 'Onlar cennette ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir laf işitmezler. İşittikleri söz, hep: 'Selam! Selam!' sesleridir' (56/26-27) denmektedir. Allah'ı taklit eden Müslümanlar da barışçıl olmalıdır. İslam'ın amacı temelde bu dünyayı barışın hüküm sürdüğü, insanların Allah'a yakınlaşması ve Allah'ın es-Selam ismini yansıtmak için bütün canlıların sükûnetle korunduğu bir yer yapmaktır.

Yukarıda da kısaca ifade edildiği gibi, Mekkeli müşrikler ilk Müslümanlara çok ciddi bir şekilde işkence yapıyorlardı; ancak Efendimiz, ashabtan bazılarının sürekli ısrarlarına rağmen, uzunca bir süre savunma gayesiyle bile olsa karşılık vermeye veya güç kullanmaya izin vermemiştir. Aksine onlara işkencelere karşı sabırlı olmalarını tavsiye etmiştir. Bu işkenceler nihayet, bazı mü'minleri sevgili şehirleri Mekke'den ayrılarak huzur ve emniyet buldukları Habeşistan'a göç etmeye zorlamıştı. İslam Peygamberi'nin kendisi en yakın arkadaşıyla beraber kendisine karşı uygulanan bu şiddetten uzaklaşmak ve birbirleriyle kavga halinde olan Arap ve Yahudi kabilelerine barış getirme amacıyla davet edildiği Medine şehrine hicret edebilmek için bir mağaraya saklanmıştı. Hz. Muhammed'in (s.a.s.) muazzam cesareti ve toplum içindeki şerefli konumuyla birlikte ilk Müslümanlar Mekke müşriklerine karşı kendilerini müdafaa şekillerine sahiptiler. Ancak o, onların eziyetlerine karşılık her zaman şiddet karşıtlığı yöntemini seçmiştir. O'nun, şiddet karşıtlığını uygulanan eziyetlere rağmen sürdürdüğünde şüphe yoktur. Bu (şiddetsizlik), saldıranlara karşı mukabil savunmaya Kur'an-ı Kerim'de izin verilene kadar sürmüştür: 'Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir. O müminler ki tamamen haksız yere sırf 'Rabbimiz Allahtır' dediklerinden yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı' (22/39-40). Kendisine saldıranlara karşı geçici bir kuvvetle savunma yapmasına izin verilen Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberler arasında Sahib-ül Kadib olarak bilinirdi. Hadis kitaplarında anlatılan olaylardan birinde Hz. Muhammed'in (s.a.s.) hayatıyla ilgili şöyle bir misal verilmektedir: 'Bir Bedevi, yanına gelir ve giysisini o kadar hızlı çekiştirir ki, o çekiştirmenin sebep olduğu iz elbisenin kenarında rahatlıkla fark edilir. Bedevi, 'Sahip olduğundan bana da ver!' diyerek ganimetten kendisine pay ister. Efendimiz, Bedevi'ye döner, hiçbir öfke belirtisi olmaksızın gülümser ve adama bir şeyler verilmesini emreder.'[3]

Şurası unutulmamalıdır ki Hz. Muhammed (s.a.s.) tarihin en vahşi toplumlarından birinin meseleleriyle ilgileniyordu. Bu insanların davranışlarını değiştirmek onun için en zor görevdi. Tarihçiler, kalplerinin katılığıyla ilgili olarak, Peygamber'in ait olduğu toplumun, kabile şerefinin bir simgesi olarak kız çocuklarını diri diri gömecek noktaya geldiğini ifade etmektedir. Kur'an böyle kabile geleneklerini sert bir şekilde tenkit eder (81/8). Hz. Muhammed'in (s.a.s.) getirdiği öğretiler ashabının kalplerini ve zihinlerini o kadar kökten değiştirmişti ki, onlar sadece diğer insanlara değil, en ufak bir canlıya karşı bile şefkat göstermeye başlamışlardı. O bu değişikliği güç kullanarak yapmamıştır. Onun içinde bulunduğu toplumun kafa yapısını değiştiren şey, şiddet karşıtı ve barışçıl mesajıydı.

Hz. Muhammed (s.a.s.), barış ve şiddet karşıtlığı ile Kur'an vahyini ümmetine aktardı. Kur'an'ın da ifade ettiği gibi vazifesi 'Allah'ın mesajını sadece tebliğ etmekten ibarettir' (5/92). Buna uygun olarak o, Mekkelilerin eziyetlerini sabırla karşılayarak mesajını iletmeye devam etmiştir. Ashabından da böyle davranmalarını istemiştir. Onları gelecekte meydana gelmesi muhtemel fitnelere veya kendisinin İslam toplumu içinde aslında iç savaş şeklinde olacağını önceden gördüğü imtihanlara karşı uyarmıştır. Sahabinin biri, 'Büyük imtihanlar gelip çattığı zaman ne yapmalıyım?' şeklinde bir soru sorduğunda, Efendimiz ona 'Evinde dur ve diline sahip ol!'[4] tavsiyesinde bulunmuştur. İç savaş zamanında sahabilerin büyük çoğunluğu fitneden ve sosyal anarşiden kaçınmıştır. Aslında bu tavır sonraları İslam'ın Sünni geleneğinin sosyal düzensizlik ve anarşi karşısında uyguladığı bir prensip olmuştur. Gazali bu prensibin bir savunucusu olarak tanınır. Bu İslami prensip, şiddet karşıtlığı çalışmalarında bulunan uzmanların ifade ettiği 'provokasyondan kaçınma' ve 'evde durma' ilkeleriyle örtüşmektedir.[5]

Kur'an, Kitab-ı Mukaddes peygamberlerinin mücadelelerine sıklıkla atıfta bulunarak onları birer sabır ve metanet örneği olarak bize sunar. Hz. Âdem'in iki oğlu Habil ile Kabil arasında yaşananlar âlimler tarafından şiddet karşıtlığının bir örneği olarak görülür. 'Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi de birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: 'Seni öldüreceğim,' dedi. O da: 'Allah ancak muttakilerden kabul buyurur,' dedi. Yemin ederim ki sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için el kaldırmam. Çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.'

İslam'a göre bir kötülüğü başlatan kimse, kendisinden sonra girişilen aynı kötülüğün yükünü taşır. Bu nedenle Kabil tarih boyunca bütün adam öldürenlerin gireceği günahın yükünü taşıyacaktır; çünkü bu suçu işleyen ilk kişi odur. Şiddet karşıtı bir kişiliğin İslami özellikleri de mukabelede bulunmaktan kaçınan Habil'in şahsında toplanmıştır.

Efendimiz'in şiddet karşıtlığına sıkı sıkıya bağlı olmasından söz ettikten sonra yapılan savaşlar akla gelebilir. Efendimiz acaba düşmanlarına hiç saldırdı mı? Hiç şüphe yok ki Efendimiz saldırıyı kendisine ve ashabına saldırıldığında kullanmıştı ve Mekkeli müşrikleri durdurmanın başka bir yolu da yoktu. Kur'an bununla alakalı olarak 'Ama unutmayın ki haksızlığın karşılığı, yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helal olmaz. Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah'a yaraşan tarzda olur. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez' (42/40) der.

Hz. Muhammed (s.a.s.) kendisine saldıranlara karşı müdafaada bulunsa da sıklıkla da affetmeyi tercih etmişti. Bu merhamet ve af düşmanlarına kadar uzanmıştı. Hadis kitaplarında şöyle bir olay anlatılır: Gatafan ve Anmar savaşlarında Gavres isminde cesur bir kabile reisi Hz. Muhammed'e (s.a.s.) sinsice yaklaşır ve başının üstünde asılı bulunan kılıcını alarak 'Seni benim elimden kim kurtaracak?' diye sorar. Hz. Muhammed (s.a.s.) 'Allah!' der ve 'Allah'ım, ona karşı bana yardım et,' diye dua eder. Gavres bir anda sanki omzuna gizli bir yumruk yemişçesine yere düşer ve kılıcı elinden gider. Hz. Muhammed (s.a.s.) kılıcı eline alır ve 'Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?' diye sorar. Ancak daha sonra onu affeder ve kabilesinin yanına dönmesine izin verir. Kabilesi, bu kadar cesur bir insanın Hz. Muhammed'e (s.a.s.) karşı hiçbir şey yapamamasına şaşırır kalır. 'Ne oldu sana, neden hiçbir şey yapamadın?' diye sorarlar. Gavres onlara neler olduğunu anlatır ve 'Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum,' der.

Müslümanlardan zulüm nerede olursa olsun ona karşı mücadele etmeleri istenir. Ancak böyle bir mücadele daha kötü bir adaletsizlikle sonuçlanmamalıdır. Şayet mesele buysa Kur'an bir alternatif sunmaktadır: Sabır ve dua. İnsanlar zalimler tarafından eziyete uğrayıp alaya alınırlarsa, sabırlı olmaları gerekmektedir ve sabırlarından ötürü mükafatlarını alacaklardır (23/107-111) ayetiyle bunu ifade eder. Bu kişilerin mükâfatları sabır ve metanet şartlarına dayanır; zira 'Allah sabredenlerle beraberdir,' ayeti mü'minler için geçilmez bir kale olur. Bundan ötürü aktif direnişle karşılık verilmeli ve bu uygulanmalıdır. Direnişi teşvik eden Hz. Muhammed (s.a.s.), 'En güzel hayır, zalim bir kral önünde söylenen doğru bir kelimedir,' der. Ancak böyle bir direniş 'Kötülüğü en iyi şekilde sav.' (23/96) ayetine muvafık düşmelidir. Birçokları, Kur'an-ı Kerim'in şiddet karşıtlığı yöntemlerini Hz. Musa gibi Kitab-ı Mukaddes peygamberleri vasıtasıyla sunduğunu ileri sürer. Mesela Allah, Hz. Musa ve Hz. Harun'dan, mesajını Firavun'a iletmelerini istediğinde bu durumla ilgili ayette 'Ona yumuşak bir dille yaklaşın.' ifadesi görülür. Firavun gibi zalim bir hükümdara karşı kullanılacak dil üzerine yapılan bu vurgu, Kur'an öğretisinde şiddet karşıtlığının önemine bir örnek teşkil etmektedir. Aynı hikâyede, Firavun'un tehdidi üzerine sihirbazların itirafındaki şiddet karşıtı direniş de açıkça görülür. Sihirbazlar, 'Musa ve Harun'un Rabbine inandık.' deyince Firavun onlara öfkelenerek onları çarmıha germekle tehdit etti. Böyle bir tehdide karşı sihirbazların cevabı ise şiddet karşıtı öğretinin bir başka misalidir: 'Bize gelen bunca delillere ve bizi Yaratana karşı seni tercih edemeyiz. İstediğin hükmü ver. Senin hükmün nihayet bu dünyada geçer.' (20/72).

Modern dünyada şiddet karşıtlığı, problemlerle başa çıkmada önemli bir araç olmuştur. Birçok âlim şiddet karşıtlığı terimini tanımlamaktan ziyade başka terimlerle özdeşleştirme yoluna gitmektedir. Şu tanım, terimin genel bir çerçevesini sunmaktadır: 'Şiddet karşıtlığı taraftarlarının sosyal veya siyasi bir amaca ulaşmada şiddetin kullanımını reddetmelerini sağlayan, ahlak, güç ve çekişmeye dair bir dizi varsayımdır.' Son yüzyıllarda sosyal mücadelenin bir biçimi olarak şiddet karşıtlığı Rusya'da Leo Tolstoy (1828-1910), Hindistan'da Mahatma Gandi (1869-1948), Güney Afrika'da Albert Luthuli (1898-1967) ve ABD'de Martin Luther King (1929-1968) gibi meşhur şahsiyetlerle ilişkilendirilmiştir.

Yukarıda sözü geçen sufi şeyhleri ve dini liderler daha az tanınmalarına rağmen günümüz Türkiye'si için barış ve şiddet karşıtlığının önemli birer örneğidirler. Bu insanlara karşı aşırı seküler kesimden büyük bir baskı uygulansa da, bu insanların şiddet karşıtlığına olan bağlılıkları ülkelerinin daha barışçıl ve güvenli bir ortama sahip olmasına katkıda bulunmaktadır. Şiddete karşı şiddetle mukabelede bulunmak fasit bir daireye yol açmakta ve genel şiddet seviyesini de yükseltmektedir. Bir Türk atasözünde ifade edildiği gibi 'Yangına körükle gidilmez' veya Tolstoy'un belirttiği üzere kötülüğe karşı gerçekleştirilecek şiddet içeren eylemler yangına benzin dökmekten başka bir şey değildir.[6] Şiddet içeren direniş, ateşe gaz dökmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu şahsiyetler son yıllarda üzerlerine ciddi bir akademik ilgi çekmelerine rağmen şiddet karşıtlığı uygulayanlara yönelik yapılan göndermeler arasında, listede bu türden bir aktivizmi etkili bir şekilde uygulayanlar maalesef dâhil edilmemiştir.

Nakşî şeyhi Süleyman Hilmi Tunahan takvasıyla ve Kur'an eğitimiyle alakalı faaliyetleriyle tanınır. Zamanın hükümeti tarafından bu yoldaki çabalarına yönelik yapılan ciddi teftiş ve baskılara rağmen bu sufi şeyhinin hareketlerinde şiddete başvurduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Kendisi tam tersine Kur'an öğretimine odaklanmış ve talebelerine de bunu tavsiye etmiştir.

Benzer şekilde bir başka Nakşî şeyhi Mehmet Zahit Kotku'nun da Türkiye'deki sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta büyük bir etkisi olmuştur. Sufilik resmi olarak yasaklansa da Kotku, sufi öğretilerini uygulamaya devam etmiş ve bu yasaklamaya karşı protestosunda şiddetten kaçınmayı başarmıştır.

Günümüz Türkiye'sinin diğer iki büyük İslami şahsiyeti olan Said Nursi ve Fethullah Gülen de hiçbir tarikata bağlı olmamalarına rağmen ülkenin sosyal dokusu üzerinde büyük bir ruhani etkiye sahiptirler. Said Nursi gibi hayatı boyunca şiddet karşıtlığını kendine düstur edinmiş olup da Batı dünyasında pek tanınmayan çok az kimse vardır. Bu yazının da göstereceği üzere, Said Nursi geçen yüzyılda İslami gelenekte barışın ve şiddet karşıtlığının önde gelen şahsiyetlerinden biridir. İslam'da müceddidlerden biri olarak tanınan Nursi, baskıcılara karşı toplumdaki masumların haklarını çiğnememek için yaptığı mücadelesinde şiddet karşıtlığı teolojisini desteklemiştir. Birinci Dünya Savaşı'nda savaşıp savaş meydanının korkunç gerçeklerine yakinen şahit olan ve ayrıca yaralanarak Sibirya'da iki sene savaş esiri olarak duran Nursi, savaşın gerçek yıkıcılığının ve sebep olabileceklerinin fazlasıyla farkındaydı.

Nursi'nin şiddet karşıtlığı anlayışının, İslamî aktivizmin çağdaş zemini içerisinde göründüğü kadarıyla bir eşi daha yoktur. Çağdaşlarının, kendi hükümetlerine ve Batı'ya karşı gösterdiği siyasi yörüngeli tepkisel muhalefetine rağmen Nursi bütün bunlardan kaçınmayı tercih etmiştir. Kendi talebelerini asayiş memurları (gönüllü güvenlik görevlileri) olarak tanımlamıştır. Şiddet karşıtı aktivizm düşüncesini 'Müspet Hareket' terimiyle kavramsallaştırmıştır. Bu terim Nursi'nin öğretilerindeki temel ve hayati şiddet karşıtlığı ilkesini sergiler. Nursi'ye göre müspet hareket kavramı, sadece şiddetten kaçınmaktan daha etkilidir. Said Nursi'nin eserlerinde onun, kendisine eziyet edenler de dahil herkese kalbinde yer verdiğini bariz bir şekilde görürüz. Düşmanları tarafından 17 defadan fazla zehirlenmesine rağmen, Nursi hiçbir zaman aynı şekilde karşılık vermemiş, aksine talebelerinden intikam almaktan kaçınmalarını istemiştir. Said Nursi'nin talebelerine ettiği şu ricada, Hz. Adem'in çocuklarıyla olan konuşmasının anlatıldığı ayetin yankıları duyulabilir:

Kardeşlerim, düşmanlarım tarafından öldürülecek olursam, masumların ve ihtiyarların hatırına intikamımı almaya çalışmayın. Kabir azabı ve cehennem ateşi onlara yeter.[7]

1926'dan 1960'lara kadar bütün dini fikirlerin baskı gördüğü bir dönemde Nursi ve takipçileri zaman zaman hapse atıldılar. Gördükleri bütün eziyetlere rağmen Nursi'nin eserlerinde nefret belirtisi adına bir şey görmek mümkün değildir.

Şiddet karşıtlığının günümüzdeki pek çok uygulayıcısının aksine Nursi'nin siyasi bir gayesi yoktu. Onun tek amacı insanların ahiretlerini kurtarmaktı. Nursi, zaferin güç kullanarak değil başkalarını ikna ederek kazanılacağına inanıyordu. Bildiğimiz manadaki kılıcın kullanılmaması gerektiğini söyleyen Nursi, Kur'an hakikatlerini, fiziki kılıcı iptal eden parlayan elmas bir kılıç olarak sunmaktadır. Şiddetin ortaya çıkaracağı yıkım, Nursi'nin fiziksel gücün her türlüsünden kaçınmasını sağlamıştır. Talebelerine yazdığı meşhur veda mektubu da bunun en mühim bir örneği olarak görülebilir. Mektup aşağıdaki ifadelerle başlar:

Aziz kardeşlerim, bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlahiye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müspet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.[8]

Bu mektup pasifizm unsurları taşısa da, Nursi'nin hayatını bilen biri onu pasifist olarak nitelendirmez. O müspet hareketin temsilcisidir. Said Nursi 'nemelazım' tavrındaki insanlara hep karşı çıkmıştır. Bu tavır ona göre sadece diktatörlükle neticelenecektir.

Nursi, şiddetin üstesinden gelebilmek için güç ve mülk sevdasına karşı insanları uyarıyordu. Siyaseti kuvvet olarak görüyor ve kuvvetin kullanımının tehlikelerinden ötürü sıklıkla kendisinin ve talebelerinin hiçbir siyasi gaye taşımadıklarını söylüyordu. Nursi, 'Elimizde siyaset topuzu yoktur. İki elimizde de nur vardır. Yüz tane elimiz olsaydı gene nurdan başka bir şey tutmazdık. Nursi'nin öğretilerinde nur, barış, uyum, akıl ve müspet olan her şeyi temsil eder. Nursi'ye göre, nur herkese faydalı olduğu için kimse ona düşman olmamalıdır. Nursi tabi ki insanlara hizmet etme siyasetine karşı değildi; ama o kuvvetin kişisel çıkarlara dayandığında sebep olabileceği tehlikeleri görmüştü. Onun siyaseti bırakmasının esas nedeni, siyasetin en dindar insanı bile nasıl bozabileceğini görmesiydi. Kendi tecrübelerine dayanarak, belirli bir partideki dindar bir kimsenin, adeta velilik makamındaki başka bir dindar adamı sırf rakip partide olduğu için şeytanlıkla suçladığını görmüştü. Yine aynı kişinin, bariz bir şekilde kötü olan birisini, sırf kendi partisinde diye nasıl övdüğünü de görmüştü. Partizanlığın tehlikelerini gözlemledikten sonra siyasetten çekildi ve o meşhur sözünü söyledi: 'Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım.'[9]

Nursi, siyasetten çekilerek şiddet karşıtı âlimlerin 'halktan istiğna' adını verdikleri durumu yaşamaya başladı. Faaliyetlerinin ve dini yazılarının, insanların öteki dünyayı fark etmelerini sağlayacağına inanıyordu. Nursi ruhani bir hicret gerçekleştirdi ve münzevi bir hayat tarzını benimsedi. Her türlü siyasetten çekilmeye kadar uzanan Nursi modeli şiddet karşıtlığı hemen hemen hiç bilinmez. Şiddet karşıtlığı kahramanı olan Gandi bile sonraları Hindistan cumhurbaşkanı olmuştur. İngilizlerin Hindistan'ı işgaline karşı direnen ve Müslümanların ilerlemesi için eğitimi en önemli araç gören Müslüman çağdaşı Han Abdülgaffar Han (1890-1988) gibi Nursi de medeni bir dünyada şiddete yer olmaması gerektiğine inanıyordu. Müslüman ve gayrimüslimler arasındaki ilişkiye dair yazdığı bir mektupta, 'Gayrimüslimlere yaklaşım ikna yoluyla olmalıdır. Zira bunlara İslam'ın yüce ve güzel bir din olduğunu göstermek bizim görevimizdir.' demektedir.[10]

Nursi sonraları bu fikri dinlerarası, özellikle de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında işbirliği bağlamında geliştirdi. Öğretisinin felsefesini 'sevgiyi sevmek, nefretten nefret etmek' ilkesi çerçevesinde formüle etti.[11] Nursi'ye göre Allah'ın kelimesinin en büyük düşmanları cehalet, zaruret ve ihtilaftı. Akıl ve bilgi çağının yaşandığı bir devirde Müslümanların cihadı Kur'anın parlak delilleriyle olmalıydı, kaba kuvvetle değil. Nursi, Kur'an'ın her ayetinin, savaşta kullanılan kılıçtan daha güçlü olduğuna inanıyordu. Kelimelerin gücüne olan inancı tamdı. 'Medeni insanlara galebe ikna ile olur, laf anlamayan kaba kimselere yapıldığı gibi icbar ile değil.'[12] Bu nedenle Nursi günümüzü manevi cihad devri olarak tanımlıyor ve 'manevi yıkıma karşı mücadele fiziksel değil manen olmalıdır,'[13] diyordu. Tolstoy'un meşhur ifadesine[14] benzer bir şekilde, 'adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.' diyordu. Nursi'nin öğretilerinde sevgi ve nefret bir kalpte aynı anda bulunmaz. 'Biz muhabbet fedaileriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur.' demektedir. Nursi iki dünya savaşının insanlara nefretin nasıl şaşırtıcı derecede yıkıcı olabileceğini gösterdiğini düşünüyordu. Bu nedenle,

Husumet ve adâvetin vakti bitti. İki harb-i umumî adâvetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyleyse, düşmanlarımızın seyyiatı-tecavüz olmamak şartıyla-adâvetinizi celb etmesin.[15]

diyordu.

Said Nursi kendi şiddet karşıtlığı ilkesini İslam'ın teolojik ve ahlaki ilkelerinden aldı. Yöntemine temel olarak kullandığı ilkelerden birisi 'Kimse bir başkasının günahını yüklenmez.' (6/164) ayetiydi. Bir başka deyişle, bir kimse başkalarının suçlarından ötürü ayıplanamaz. Nursi'nin anlayışına göre, bu ilke özellikle günümüzde şiddet ve sosyal kargaşa vasıtasıyla görmezlikten gelinmektedir. Ayet şunu açıkça ifade etmektedir ki, bir kimse sırf etnik kökeni, ailevi geçmişi, milliyeti veya bir suçluyla olan akrabalığı sebebiyle suçlu sayılamaz. Günümüzde ise bir suçluyu cezalandırmak için yüzlercesini öldürmeyi savunmakta güçlük çekilmemektedir. Bundan ötürü Nursi'nin anlayışında bir baba oğlunun suçundan, bir kadın da kocasının suçundan ötürü cezalandırılamaz. Şiddet meselesinde masumların hakları kaybolmaktadır. Açıkçası günümüz teröristleri Kur'an'ın bu temel ilkesine aldırış etmemektedir.

İşte bu sebepten Said Nursi hayatını toplumda düzeni sağlamaya çalışmaya adamıştır. 'Yüz tane ruhum olsa, hepsini masumların haklarının kaybolmasını önlemek için toplumdaki düzeni sağlama adına teker teker verirdim.' Yukarıda bahsedilen ayeti düşüncesinin temeli olarak gören Nursi düşüncelerini aşağıdaki ifadede özetlemiştir:

Beş câni yüzünden doksan mâsuma zarar gelmemek, bir câni yüzünden on mâsum çoluk çocuk, peder ve validelerine zulmetmemek için, Risale-i Nur iman hizmetiyle beraber âsâyişi tamamıyla temin edip herkesin kalbinde fenalığa karşı bir yasakçı bırakıyor.

Nursi yazdıkları sayesinde insanların vicdanlarının kendilerini toplumda düzensizlik ve anarşi olmasına sebep olmaktan alıkoyacak derecede etkilediğini gözlemiştir.[16] Toplum içindeki sosyal düzen ve kardeşliğin önemiyle ilgili olarak şöyle bir misal verir:

Bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar![17]

Toplumda itaatsizliği ateşlediği yönündeki hükümetin suçlamalarına karşılık Said Nursi, sosyal düzene 100 tane komiserden daha iyi hizmet ettiğini söylemiştir. Risale-i Nur'da Nursi, toplumu sosyal düzensizlik ve anarşiden korumak için sosyal uyumun beş direğinden söz etmektedir. Bunlar, 'Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir'.[18] Nursi'ye göre, herkesin başına bir polis dikmek imkânsızdır; fakat bu ilkeleri hayata geçirerek toplumun her ferdinin kalbinde bir manevi polis olacaktır.

Talebelerine yazdığı bazı mektuplarda Nursi şiddetten kaçınmak ve düşmanlarının kendisine gösterdiği şiddete davetiye çıkarmamak için her türlü olası alternatifi kullandı. Mesela Nursi şiddet karşıtı âlimlerin 'sükût yöntemi' adını verdiği bir yöntem kullanmıştır. Talebeleriyle olan görüşmesinde birçok şeyden bahsederdi ve konu birtakım hassas siyasi meselelere geldiğinde, 'Buna konuşmaya me'zun değilim. Şimdi sükût gereklidir.' derdi.

Nursi'nin kullandığı bir diğer yöntem ise 'suçun ufak bir grupla sınırlandırılması (adalet-i mahza)' idi. Yöntemini yukarıda söz ettiğimiz 'Kimse bir başkasının günahını yüklenmez.' ayetinden alan Nursi genelleştirmeden kaçınırdı. Bu ilkesini, varlığına karşı önemli bir tehdit olan iktidardaki partiyle olan ilişkisinde uyguladı. Düşmanlarının tamamını suçlamaktan kaçınarak iktidar partisinin sadece % 5'ini suçladı. Bu tür işkenceler karşısında bile af yolunu tercih etti. Mahkemede kendisi için idam talep eden savcı hakkında, 'Ona beddua bile etmedim.' diyordu. Nursi'nin biyografisini yazanlara göre Nursi'nin savcıya beddua etmemesinin sebebi olarak savcının kızı için endişelenmiş olmasıydı. Savcının başına bir şey gelecek olursa, bu masum çocuğa bakacak ve ona baba şefkati gösterecek kimse olmayacaktı.

Nursi'ye göre, Hak yola hak vasıtalarla gidilebilecektir. Kimse soylu bir gayeye meşru olmayan yollarla ulaşamaz. Şiddet karşıtlığı, manevi mücadele sırasında gayrimeşru vasıtalardan kaçınmak için en güvenli yoldur. Nursi'nin biyografisini yazanlar onun Doğu Anadolu'da geçirdiği ilk yıllarıyla alakalı olarak şöyle bir hadiseyi naklederler. Bir grup Kürt aşireti lideri, yeni kurulmuş Ankara hükümetine isyan etmek için kendisinden destek almaya gelirler. Amaçları şeriatı getirmektir. Nursi, isyanlarının daha kötü bir adaletsizlikle ve anarşiyle sonuçlanacağını söyleyerek onları uyarır. Planlarından vazgeçmelerini ister ve onlar da Nursi'nin nasihetlerine uyar ve isyana katılmazlar.

Huzurlu bir topluma şiddet içeren eylemlerle ulaşılamaz. Nursi'nin öğretisine Türkiye'de anarşi ve çatışmanın 1960 ila 1980 arasında sürdüğü bir dönemde değer verilmişti. Talebeleri ve takipçileri bu dönemde asla bu çatışmanın bir parçası olmamış, aksine toplum içi uzlaşmada önemli bir rol oynamışlardır. Solcular ile milliyetçiler arasında silahlı bir mücadele dalgası devam ederek en az 10 bin kişinin ölümüne yol açtığı bir dönemde Nursi'nin takipçileri barışçıl davranarak anarşiye bulaşmaktan kaçınmışlardır. Talebelerinden bir tanesi, insanları şiddetten alıkoymak ve bu kanlı mücadeleye bir son vermek için bir kitap yazdı.[19]

Bu noktada Türkiye'de bir başka etkili İslam âlimi ve düşünürü Fethullah Gülen'e de bakmak uygun olacaktır. Gülen, vaazları ve sohbetleri Türk toplumunun çeşitli kesimlerince bilinir olduktan sonra 1970'lerde etkili bir halk şahsiyeti olarak ortaya çıktı. Nursi gibi Fethullah Gülen de aktivizminde bir tür şiddet karşıtlığı uygulamıştır. Kendi kişisel tecrübesi ve ızdırabı, şiddet karşıtlığı anlayışında önemli bir rol oynamıştır. Çoğu genç binlerce kişinin hayatına mal olan, solcularla milliyetçiler arasındaki vahşi mücadeleye bizzat şahit olmuştu. Öte yandan PKK'nın terörist faaliyetleri neticesinde 15 yılda 30 bin insanın ölmesini de görmüştü. Kanunlara, dini faaliyetleri yasaklayan Anayasa'nın 163. maddesine karşı gelmekle suçlanarak 1970'lerde birkaç ay hapishanede yattı; ama en sonunda serbest bırakıldı. Gülen bütün mücadelesini barışa ve şiddet karşıtlığına ayırdı. Mücadeleleri sırasında takipçilerine her zaman öldürülse bile bu çatışmalara katılmamalarını tembihledi.

Beni sevenler şunu biliyor ki, anarşi ülkemizin her yanındayken ben insanları sükunete ve öfkelerini kontrol etmeye davet ettim. Ölüm tehditleri aldım; ama beni sevenlerden barış için çalışmaya devam etmelerini istedim. 'Şayet ben öldürülürsem, bütün öfkenize rağmen bedenimi gömün ve toplumda düzen, barış, sevgi aramaya devam edin. Ne olursa olsun inananlar olarak biz sevgi ve emniyetin temsilcileri olmalıyız.' dedim. Aynı şeyi bugün de söylemeye devam ediyorum.[20]

Çeşitli sosyal problemler üzerinde durmak ve topluma uyum getirmek için Gülen, özellikle İslam dışındaki dinlerin müntesipleriyle olduğu kadar Türkiye'deki seküler kesim de dahil olmak üzere toplumun çeşitli katmanlarıyla işbirliğine gitti. Türk toplumundaki çatışan gruplar arasında işbirliği ve uyumu geliştirmek için Türk sivil toplum kuruluşu olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın (GYV) kurulmasının ardındaki etkin güçlerden biriydi. Bu kuruluş farklı geçmişlerden gelen insanları 'Abant Platformu' adı altında başarılı bir şekilde bir araya getirdi. GYV faaliyetlerini Türkiye dışında da toplantılar gerçekleştirerek genişletti. 2004 Nisan'ında Washington'daki John Hopkins Üniversitesi'nde İslam ve demokrasinin uyumuyla ilgili yapılan toplantı bunlardan biriydi.

Geleceğin barış dolu dünyası için Gülen, sevenlerini Türkiye içinde ve dışında eğitim kurumları açmaları için teşvik etti. Gülen, etnik ve dini çatışmaların tırmandığı Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Filipinler, Açe, Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu gibi yerlere özel bir önem veriyordu. Okullar, bu bölgelerdeki çatışma düzeyini düşürmede önemli bir rol oynamıştır. 2004 yazında Makedonya'yı ziyaretimde Gülen hayranı bir işadamı tarafından yapılan bu okullardan birisini görme fırsatım oldu. Bana söylenene göre Arnavutlar ile Sırplar arasındaki çatışma sırasında her iki taraf da böyle bir çatışmada yer almamak için çocuklarını bir barış sığınağı olarak okula getiriyorlardı. Bu okullar, dini ve etnik farklılıkları ne olursa olsun her türlü çocuğa hizmet etmektedir.

Gülen, din müntesiplerinin arasında gelecekte vuku bulabilecek çatışmaları önlemek için dinlerarası işbirliği ve diyaloğu kullanmaktadır. Gülen, Türkiye'de dinlerarası işbirliğinin bir sembolü haline gelmiştir. Dünyaya barış getirmek için çeşitli meselelerde dinlerarası işbirliğini geliştirme amacıyla Papa II. John Paul'le olduğu kadar 300 milyon civarındaki Ortodoks Hıristiyan'ın ruhani lideri olan Patrik Bartolomeos'la ve İsrail Hahambaşı'yla da bir araya geldi. Gülen, dinlerarası diyaloğun bugün şart olduğuna inanmaktadır.

Çeşitli sebeplerden ötürü Müslümanlar bu geleneği bir süre ihmal ettiler; ancak bu geleneğin kökleri İslam'ın temel öğretilerinde bulunmaktadır. Medine Antlaşması'na atıfta bulunan Gülen, Hz. Muhammed'in (s.a.s.) böyle bir işbirliğini uyguladığını vurgular. Barış ve uyumu desteklemek için dinlerarası diyaloğu Müslümanlar için zorunlu görür. Dini eziyetin bir kurbanı olarak Gülen, Müslümanlar ve gayrimüslimler için din özgürlüğünü hararetle savunmaktadır. Gülen'in teşvik ettiği bu uyum normuna yarı askeri bir darbenin gerçekleştiği 28 Şubat 1997'ye kadar değer verildi. Bundan sonra Gülen'e yönelik ani bir saldırı başladı ve bu, öğretilerinde Gülen'e büyük bir engel teşkil etti. Kalp rahatsızlığı olan Gülen, Türkiye'deki durumdan ötürü ve daha iyi bir bakıma ihtiyacı olduğu için Türkiye'den ayrılmak ve ABD'ye yerleşmek zorunda kaldı. Gülen'in devletin kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı iddiasıyla rakipleri tarafından kasten birtakım videokasetler derlendi.

Gülen yine de diyalog düşüncesini devam ettirmektedir; çünkü öğretilerinin İslam'ın ilkeleri içinde yer aldığına inanır. Bu konuyla alakalı kendisi birçok yazı yazmıştır. Müslümanı, kardeşine diliyle veya eliyle zarar vermeyen kişiler olarak tanımlayan hadisi yorumlarken Gülen şunları söylemektedir:

Gerçek Müslümanlar emniyet ve güven insanlarıdır. Öyle ki, diğer Müslümanlar onlara hiçbir şüphe ve tereddüt duymaksızın arkalarını dönebilmelidirler. Aile fertlerini korku duymaksızın kendilerine emanet edebilsinler; çünkü bu kişi Müslümanların elinden ve dilinden kesinlikle güvende olmalıdır. Hep beraber bir toplantıya iştirak ettiklerinde, bir kimse kendisi hakkında kimsenin dedikodu etmeyeceğinden ve diğerleri hakkında yapılan dedikoduları da işitmeyeceğinden emin bir şekilde toplantıdan ayrılabilmelidir. Böyle Müslümanlar başka insanların haysiyet ve onuruna kendilerininki kadar hassasiyet gösterirler. Yemezler başkalarını beslerler. Yaşamazlar, başkalarını yaşatırlar. Hatta manevi zevklerini bile başkaları için feda ederler.

Meşhur Türk sufisi Yunus Emre'nin (ö. 1321) bir şiirine atıfta bulunan Gülen, 'Dövene elsiz, sövene dilsiz olmak gerek.' diyerek diğer insanlara karşı tam bir şiddet karşıtı olmayı destekler ve 'Bizi elli kere deneseler ve kırsalar, kırılmayacağız ve herkesi sevgi ve şefkatle kucaklayacağız. Birbirimize göstereceğimiz sevgilerle yarınlara doğru yürüyeceğiz.' der. Kırgızistan Ruhaniyet Vakfı, Gülen'e eğitime faaliyetleriyle dünya barışına katkılarından ötürü bir onur ödülü vermiştir.[21]

Gülen'in zaferi manevidir. Gülen, Nursi'nin manevi zaferine tek gerçek zafer olarak atıfta bulunur. Ayrıca tarihten de şöyle bir örnek verir: 'İspanya'nın Müslüman fatihi Tarık bin Ziyad, İspanyol ordusunu yendiği için değil kralın hazinelerinin önünde dururken söyledikleriyle zafer kazandı: 'Dikkat et Tarık! Dün bir köleydin; bugün ise muzaffer bir kumandansın, yarın toprak altına gireceksin.''[22] Gülen'in öğretisinde ruhsal güç, Tarık'ın askeri zaferinden daha güçlüdür. Gülen'in anlayışında şiddet karşıtlığı teolojisini önemli yapan şeyler bunlardır. Gülen'e göre sevgi yenilmez bir silahtır ve diğer insanlara duyulan sevgi, diğerlerine fedakârlık ve hizmeti getirecektir. Başkalarına hizmet için kendini feda etme, Gülen'in öğretisinin temel kısmıdır. Gülen, kahramanların, kendileri için değil, başkaları için yaşadıklarını söyler. Gülen'in öğretisinde barışın bir özelliği sadece insanlara değil, aynı zamanda hayvanlara da gösterilen şefkat ve sevgidir. Gülen'le yaptığım özel bir görüşmede kendisi bana, barış ve şiddet karşıtlığı uygulamasının banyo küvetindeki bir böceğe kadar uzandığı bir olayı anlatmıştı. Böceği kurtarmak için epey vakit harcamıştı; çünkü o da Allah'ın bir yaratığıydı ve ölüme bırakılmamalıydı. Gülen aynı şekilde tabiata karşı da şiddet karşıtı bir yaklaşıma sahiptir. Gülen insanoğlu ile tabiat arasında uyumlu bir ilişki geliştirerek,

Tabiattaki bu mucizevî sanat daha ince, kendi güzelliğimizin ötesinde, bunu çok güzel bir şekilde yaratan, sanatıyla hissedilmek istenen; ama azameti nedeniyle de tamamıyla hissedilmeyen bir Bir'e işaret etmektedir.[23]

demektedir.

Bugün biz ister sevelim ister sevmeyelim, birçok insan birbirlerini öldürmek için en keskin silahları ve en büyük bombaları yaptığı için gurur duymaktadır. İslam'ın şiddet ve barbarlıkla özdeşleştirildiği bir dönemde, İslam'ın öğretileri içerisinde Türk şiddet karşıtlığı deneyimi, geçerli bir çözümdür. Bu, yaklaşık bir asırdır milyonlarca Müslüman tarafından takip edilmiş ve başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Bu başarı hikâyesi umarım küresel ölçekte de bilimsel bir dikkate mazhar olacaktır.

[1] Buhari, İkinci Kitap (İnanç), Hadis no:10
[2] Buhari, 49. Kitap Barış Hadis no: 862
[3] Buhari, 53. Kitap Kumus, Hadis no: 377
[4] Ebu Davud, Sünen, Hadis no:4329
[5] Gene Sharp, Exploring Nonviolent Alternatives (Boston: Porter Sargent Publishers, 1970), 36-37
[6] William Robert Miller, Nonviolence, 49
[7] Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, I. Cilt, (İstanbul: Nesil Yayınları, 1996), 1060
[8] A.g.e, II. cilt, s.1912
[9] A.g.e, II. cilt, s. 1797
[10] Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, II. Cilt, s. 1931
[11] A.g.e, II. cilt, s. 1930
[12] A.g.e, II. cilt, s. 1921, 1930
[13] Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, II, 1914
[14] Leo Tolstoy, The Law of Love and the Law of Violence, (New York: Rudolph Field, 1948)
[15] Said Nursi, Mektubat, 418
[16] Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı. II. Cilt, 1910
[17] A.g.e, 1981
[18] Said Nursi, Kastamonu Lahikası, (İstanbul: Sinan Matbaası, 1958), 241
[19] Mustafa Sungur, 'Anarşi: Sebep ve Çareleri' (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1979)
[20] Safa Kaplan'la yapılan röportaj
[21] Zafer Özcan, 'Kırgızlar Gülen'e Barışa Katkı Ödülü Verdi' Zaman Gazetesi, 03-11-2004
[22] Fethullah Gülen, 'Ruhun Zaferi,' Sızıntı, Temmuz 1983, 5. Cilt, 54. Sayı
[23] Fethullah Gülen, 'Tahrib Edilen Tabiat' Zamanın Altın Dilimi (İzmir: TÖV Yayınevi, 1991), 110-114

Zeki Sarıtoprak, The Muslim World, Temmuz 2005 Özel Sayısı