Yazdır

Bakara, 2/248

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ إِنَّ اٰيَةَ مُلْكِهِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هَارُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

"Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, tabutun size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o tabutun içinde Rabbinizden size bir sekîne, Musa ve Harun hanedanının bıraktıklarından bir bakiye vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz, sizin için bunda şüphesiz bir alâmet (bir ilâhî beyyine) vardır." (Bakara sûresi, 2/248)

Önce; sekînenin ne demek olduğunu iyi tespit etmemiz gerekli. Lügat mânâsı itibarıyla, ciddiyet, vakar, sebat, itminan mânâlarına gelen veya rahatlatan, huzur veren bir mucize, bir âyettir ki, onu gözler görüp gönüller hissedince, ruhlarda sükûnet hâsıl eden temessül kabiliyeti çok bir tecellî türüdür. Ki, bazen yakut ve zebercet kanatlı inleyen bir kedi, bazen hoş bir esinti, bazen de bişaret gamzeden bir nesne şeklinde resmedilmiştir.

Her ne olursa olsun bu, geçmişteki enbiyâ-i izâmdan geriye kalmış mübarek bir bakiyedir ki, gönüller onunla sükûnet bulur.. ruhlar güven ve itminana erer.. sekîne, tabutun içinde olduğundan o aynen sekînenin kendisi kabul edilerek teberrük vesilesi sayılır. Hem öyle bir sayılır ki, onu harikulâde hâdiselerin kahramanları olan melekler taşır; taşır ve onu tazimle kıymetler üstü kıymete ulaşırlar.. ve aynı zamanda ona bu denli tazimleri, tabutun ne mübarek bir nesne olduğunun ilanı sayılır.

Kur'ân ve Sünnet'te zikredilen sekîne; Cenâb-ı Hakk'ın insanlara gönderdiği ukbâ buudlu ve metafizik âlemle alâkalı, indiği kimselerin kalblerine kût ve kuvvet, iradelerine fer veren melekûtî bir nesne ve bir tecellîdir. Yerinde hak dostları tarafından istenmiş, yerinde talepsiz, ama "hâl"e lütfedilmiş öyle sırlı bir teveccühtür ki, onun atmosferine girenler oldukları yerden nâmütenâhîliği duyarlar. Bu arada bazıları sekîneye, meleklerin inmesi, bazıları ruhanî varlıkların gelmesi demişlerdir. Ne var ki, ister melekler, isterse melekler haricindeki ruhanî varlıklar olsun, sekîne indiği yere itminan da iner.. iner ve öyle bir atmosfer meydana getirir ki, artık orada bir doymuşluk ve itminan hâsıl olur. Hem öyle bir hâsıl olur ki, o çerçevede her tarafa ölüm yağsa, ihtimal sekîneye eren kılını bile kıpırdatmaz. İşte Hendek'in, وَزُلْزِلُوا"Sarsıntıya uğradılar."[1] ifadesiyle anlatılan, o günlerce muhasaranın demir pençesinde kıvrandıkları hâlde dimdik ayakta durmasını bilen babayiğitleri.! Ve işte Uhud'un her şeyi temelden sarsan depremleri karşısında ölüme meydan okuyan leventleri..! Kolay değil; Hz. Hamza başta olmak üzere pek çok yiğit şehit olmuş ve yetmişe yakın insan ukbâya göç etmişti. Bütün bunlardan sonra Allah, sekîne ile onların imdadına yetişince, hepsi yeniden aslanlar gibi kükremiş ve ertesi gün yaralı olanlar dahil herkes yeni bir seferberlik demiş ve yürüyemeyecek derecede mecruh olanları sırtlarında, omuzlarında taşıyarak düşmanı takibe koyulmuşlardı. Ebû Süfyan, kendilerini bu halleriyle bile Mekke'nin içine kadar kovalamaya azimli bu insanları görünce "Uhud'da bir parça zafer kazandık. Onu da elden kaçırmayalım.." diyerek ordusuna bir an evvel hızla kaçma emrini vermişti. [2]

Onun için yukarıda belirttiğimiz gibi sekîne, bilinen bu özelliklerinden dolayı öteden beri dualarda istenen bir husus olmuştur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hendek öncesi çukurları kazarken, sahabe-i kiramla beraber, hep bir ağızdan فَأَنْزِلَنْ سَك۪ينَةً عَلَيْنَا "Sekîne indir bizim üzerimize." demişti.[3]

Yalnız; sekîne her kişi veya her kavme aynı şekilde tecellî etmeyebilir. Allah'ın lütfu, mevhibesi diye de nitelendirdiğimiz sekînenin inişinde, fertlerin veya cemiyetlerin durumu hep söz konusu olagelmiştir. Meselâ; Bedir'de sekîne, meleklerin harp meydanında, onların çelik çavak hareketleri ile temsil edilmiştir; Üseyd b. Hudayr'a, hâlisâne Kur'ân okurken gelen sekîne, buğumsu bir bulut şeklinde tecellî etmiştir.[4] Hicret esnasında, Hira dağında Hz. Ebû Bekir'in Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına tüm çırpınmalarına rağmen, Allah'a tevekkül ve itimadını koruyan Efendimiz'de o, kalbte doymuşluk ve itminan şeklinde tecellî etmiştir. Yine hicrette kinle bilenen kılıçlara hedef olacağını bile bile Efendimiz'in yatağına yatan Hz. Ali'de itminan ve güven şeklinde belirmiştir.

İsrailoğulları'na gelince; onlar hakkında önce şu hakikati tespit ve teslim etmeliyiz ki, bu tarihî kavim, karakteristik özelliği, duygu, düşünce, inanç ve yaşayışındaki hususiyetleri itibarıyla sekîne onlara elle tutulur, gözle görülür bir nesne hâlinde lütfedilmişti.لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً"Allah'ı açıktan görünceye kadar sana iman etmeyeceğiz."[5] demişler ve bu düşüncelerini لَنْ nefiy edatı ile ifade ederek, çok çabuk inanma niyetinde olmadıklarını açığa vurmuşlardı. Burada istidradî bir hususu arz etmek yararlı olacak: Böyle her şeyi gözle görmeye bağlayan bir topluma zannediyorum Hz. Mesih peygamberlik yapamazdı. Zira o bir noktada ruhanîliği temsil ediyordu. Vâkıa, bunun da bir hikmeti vardı. Yani Hz. Mesih, temsil ettiği bu ruhanîliği ile Yahudilerin bazı katı ve sert pozitivist düşüncelerini tadil edecek ve bir ölçüde Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) zemin hazırlayacaktı.. ve ömrü boyunca da hep öyle yapmaya çalıştı.. çalıştı ve mesajlarını da onların seviyesine göre sundu. Hiçbir zaman onların yadırgayacakları ve kabullenemeyecekleri şeyleri söylemedi. Hatta "Benim size diyecek daha çok şeylerim var ama onu Faraklit geldiğinde söyleyecek."[6] diyerek, sözü kendinden sonra gelecek Zat'a bıraktı. Demek ki Hz. Mesih, hiçbir zaman onların idrak, tasavvur ve muhakemelerini aşan şeyler söylemiyordu. Ne var ki buna bile katlanamayan, gözünü madde bürümüş bir kısım zayıflarla bazı Bizans sergerdanları bu yüce peygamberi öldürmeye teşebbüs ettiler.

Evet, işte bu vasıfları haiz toplumlara sekîne, Efendimiz'e, Hz. Ali'ye, Üseyd b. Hudayr'a geldiği şekliyle tamamen mânâ ve ruh televvünlü olarak gelseydi, bunlar ondan hiçbir şey anlayamazdı. Onun için böylelerine gelen sekîne, maddî buudlu olup, onların kudsiyet atfettikleri bir türden geldi. O da içinde Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. Harun'dan (aleyhimüsselâm) kalma kudsî emanetlerin bulunduğu ve o güne kadar kaybolduğu bilinen bir tabutun içinde veya ittisalinde memsus, meşhud bir nesne olarak gelmişti.

Burada sekînenin tabut içinde gelmesi zâhirî ve bâtınî açıdan değerlendirilebilir. Zâhirî açıdan:

1) Allah'ın kudretini gösterir.
2) Bişareti veren peygambere güven ve itimadı artırır.

Bâtınî olarak: Yahudilerin böyle harikulâdeler ufkunda cereyan eden olaylardan alacağı güç ve kuvvettir. Fakat, bizde de olduğu gibi, bu husus herkesin almaçlarına göre değişkenlik arz eder. Almacı kuvvetli olup, ona teveccüh eden insanın alacağı hisse ile, bunlara karşı kapalı yaşayan, her şeyi tenkit mülâhazasıyla ele alan insanın alacağı hisse elbette ki değişik olacaktır.

Ayrıca tabut, belli bir dönem itibarıyla o kavmin duyguda, düşüncede, inançta ölü olduklarının remzi de olabilir. Veya sekînenin tabutta tecessümü bu cemaatin dirilişinin remzi olabilir. Bu sebeple Hz. Davud (aleyhisselâm) daha sonraları o tabutu, hep ordunun önünde taşımış ve nereye giderse beraberinde götürmüştür.

[1] Ahzâb sûresi, 33/11.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye, 3/110; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 4/58.
[3] Buhârî, meğâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[4] Buhârî, fezâilü'l-Kur'ân 16; Müslim, müsafirîn 242.
[5] Bakara sûresi, 2/55.
[6] Bkz.: Yuhanna İncili, Bab:14, Âyet: 15, 16, 26, 27; Bab:16, Âyet: 7, 8.