Yazdır

Bakara, 2/213

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ

"İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi." (Bakara sûresi, 2/213)

Bazı yorumcular, "İnsanlar bir tek ümmet idi..." âyetinin tefsirinde, Âdemoğullarının hepsi kâfir idi, Allah bunlara; "Hz. Nuh'u ve peşi sıra da diğer peygamberleri gönderdi." derler. Bu görüş kat'iyen doğru değildir. Yeryüzünde Hz. Âdem'den bu yana her zaman insanlar bir nebinin vesayetinde bulunma, gelişme, yetişme imkânını bulmuş; ama ya değerlendirmiş ya da değerlendirememiş, olduğu gibi kalmıştır. Ne var ki baştan beri o, hiçbir zaman başıboş bırakılmamıştır. Gerçi bazıları peygamberlerin yeni mesajı yüzünden ihtilafa düşmüşlerdir ama, bi'set-i enbiyânın getirdiği kat kat fazladır. Bediüzzaman yaklaşımıyla 100 çekirdeğin 80 tanesi çürüse, 20 tanesi ağaç olsa, nasıl o çekirdek sahibi zarar etti denilmez; öyle de 100 insan içinde 20 tanesi inanıyor ve gaye‑i hilkati istikametinde bir hayat yaşıyorsa, o yeter ve umum mevcut abesiyetten kurtulmuş sayılır.[1]

Evet, ilk insanlar, ilk peygamberler sayesinde bir ümmet idi.. bir asıldan ve tek bir kökten gelmiş olmanın onların vicdanlarında bıraktığı tesirle bir bütün ve bir cemaatti. Onlar dinsiz, imansız, vahşi ve mütecaviz değillerdi. Sonradan bir kısım arizî sebeplerle ihtilafa düştü ve birliklerini bozdular. İlk insan, ilk peygamber birleştirici bir unsur olarak uzun zaman devam etti. Sonra insanların tabiatlarına, bazı maslahatlar için aynı zamanda birer imtihan vesilesi olsun diye dercedilen bazı duygular hükümlerini icra etmeye başladı; aklın, mantığın yerini hisler, hevesler aldı.. hidayetin yerine gelip heva oturdu.. ve derken ittifak ve vahdet ihtilafa yenik düştü.. ve Allah (celle celâluhu) temelde, safvet ve istikamete programlanmış insan fıtratını bir kere daha özüne uyarmak ve onun kalbiyle hakikatler arasındaki engelleri bertaraf etmek için, yeni yeni peygamberler göndererek insanoğlunu hayrın neticesiyle ümitlendirip şerrin akıbetini göstermekle de temkin ve teyakkuza çağırdı. Ne var ki, bazıları heva ve heveslerine esaretten kurtulamadıkları, bazıları da kendilerini kibir, zulüm ve taşkınlık akıntılarına saldıklarından, her yeni dönemde ihtilaflarını az değiştirerek, ama mutlaka katmerleştirerek ayrı ayrı yollarda devam ettirdiler.

Aslında, bu insanların ilk ihtilafları, önceki gerçeklerin onların nazarında matlaşmasından, silinip gitmesinden ve yerlerini başka şeylerin işgal etmesindendi. İkinci ihtilafları ise, her şeyi yeniden netleştiren, kapalı noktaları aydınlatan delil ve hüccetlere rağmen ya kıskançlık ve taşkınlıktan farklı yorumlara girmelerinden veya onca ilâhî burhan ve hüccete rağmen indî içtihatlara girmelerinden kaynaklanıyordu.

Oysaki Allah (celle celâluhu) içtihada ihtiyaç hissettikleri boşlukları âyât‑ı beyyinâtıyla doldurmuş, his ve heves kaynaklı yorumlara giden yolları kapamıştı. Siz isterseniz bunu fukahâ ağzıyla: "Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur."[2] şeklinde de ifade edebilirsiniz. Evet onlar, ittifak vesilesi âyetleri kabul etmeyip, ihtilaf sebebi hevâî içtihatlara saptıklarından ihtilaf ve sapıklık gayyalarına yuvarlandılar.

[1] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s. 55-56.
[2] Mecelle, Mukaddime (Kavaid-i Külliye), 17. Madde.