Yazdır

Bakara, 2/158

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَإِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ

"Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah şâkirdir (şükre karşılık verir) ve (her şeyi) hakkıyla bilir." (Bakara sûresi, 2/158)

مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْـتُمْ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً

"Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir." (Nisâ sûresi, 4/147)

Bu iki âyet-i kerimede görüldüğü gibi, aslında Allah "Meşkûr" (kendisine şükredilen) olmasına rağmen kendini "Şâkir" (şükre karşılık veren) olarak zikrediyor. Kanaat‑i âcizanemce burada anlatılmak istenen, mukabele esasıdır. Yani Cenâb-ı Hak kullarına, onların kendisine yaptıkları şeyler cinsinden mukabelede bulunur ki, bu bir ilâhî ahlâk gereğidir. Sadece şükür mevzuunda değil, sair hususlarda da aynı mukabeleye, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çokça rastlarız.Meselâ; فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ"Kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder."[1] veya "Kim Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir kulaç; bir kulaç yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim..."[2] hadis-i kudsîsinde olduğu gibi... Evet, bütün bunlarla anlatılmak veya vurgulanmak istenen husus, nimet kimden gelirse gelsin ona mutlaka mukabelede bulunulması gerektiğidir. Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Söz'de ifade ettiği gerçeği hatırlayacak olursak, çarşı-pazardaki manava, aldığımız şeyler karşılığında bir fiyat veriyoruz; pekâlâ bunların asıl sahibi, var edeni, yaratıcısı Allah'a karşı ne yapıyoruz veya O bizden ne istiyor?[3] Elbette ki, Allah'ın verdiği nimetlere mukabele, O'nun istediği ve belirttiği tarz üzere olacaktır.

Meseleyi azap açısından ele aldığımızda da durum değişmez. Meselâ, şu âyet-i kerimelere bakın:

يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ "Şüphesiz münafıklar Allah'ı aldatmaya kalkıyorlar, hâlbuki Allah onların aldatmalarını boşa çıkarıyor (ve oyunlarını başlarına çeviriyor)."4 وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ"(Düşmanlar) tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu (tuzaklarını başlarına doladı). Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür."[5]

Evet, Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetlerdeki mukabelesini, وَلاَ يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلاَّ بِأَهْلِهِ"Hâlbuki kötü tuzak, sahibinin başına dolanır."[6] çerçevesinde anlamalı. Çünkü kötü fiillerin Allah'a isnadı münasip düşmez.

Evet, Allah (celle celâluhu), ne alan ve şükreden, ne veren ve O'nun rızasını düşünenleri, ne de aldıklarına karşı nankörce davranan, vereceği yerde de ya cimri kesilen veya verdiklerini çıkar mülâhazasıyla ve başa kakmakla öldürenleri mukabelesiz bırakır. Ruhlarında mazhariyetlerini şükürle seslendirenler, Allah'ın onlara bahşettiği şeyleri, ilâhî ahlâkın gereği deyip başkalarına verenler bu tavırlarıyla yeni vâridâta davetiyeler çıkarmış olur ve kurbete sıçramak için yeni bir rampaya binmiş sayılırlar. Böyle bir "salih daire" (doğurgan döngü) de hayırlar, hep hayırlar doğurur.. ve nihayet gider maiyyet ufkuna ulaşırlar ki; وَمَا يَزَالُ عَبْد۪ي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتّٰى أُحِبَّهُ فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذ۪ي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذ۪ي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّت۪ي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّت۪ي يَمْش۪ي بِهَا hadisinin medlulünce[7], ömrünü farz-nafile arası bir terakki kuşağında geçirenlerin Cenâb-ı Hak, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü ve idrak ettiği kalbi olur; olur da, iyi şeyler işitir, iyi değerlendirmelerde bulunur.. hep iyi şeyleri görür ve zaviye inhirafına girmeden her gördüğünde ayrı bir mârifet dersi alır ve bütün bildiklerini kalbinde bir mârifet balı hâline getirebilir.

[1] Mâide sûresi, 5/39.
[2] Buhârî, tevhid 5; tevbe 1; Müslim, zikr 2, 3, 20-22.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 45.
[4] Nisâ sûresi, 4/142.
[5] Âl-i İmrân sûresi, 3/54.
[6] Fâtır sûresi, 35/43.
[7] "Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasıta olan ayağı olurum (Hâsılı; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar)." (Buhârî, rikâk 38)