Yazdır

Bakara, 2/18

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

"Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu sebeple onlar (içinde bulundukları hâlden) geri dönemezler." (Bakara sûresi, 2/18)

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ

"Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler." (Bakara sûresi, 2/171)

Mealini verdiğimiz âyetlerin biri münafıklarla, diğeri de kâfirlerle alâkalıdır. Görüldüğü gibi burada, hazımsızlık, bakış zaviyesi ve haksızlık düşüncesinde münafıklar ve kâfirler sağır, dilsiz ve körlükle aynı çizgide müşterek mütalâa ediliyorlar. Ancak âyetlerin fezlekeleri farklı; birinde fıtrat-ı asliye ve eski hâllerini bulamama, diğerinde ise akıllarını kullanamama söz konusu. Onları sağır, dilsiz, kör fasl-ı müşterekinde birleştiren unsur, Yüce Yaratıcı'yı bulma adına önlerine bir meşher gibi serilmiş kâinat kitabını iyi değerlendirememe, varlığı hallaç edememe, hâdiseleri iyi yorumlayamama, kitaplara kulak asmama ve vicdanının sesini dinleyememe gibi hususlardır. Eğer onlar bu unsurları iyi değerlendirebilselerdi, tıpkı mü'minler gibi gönüllerinden gele gele "Lâ ilâhe illallah" diyecek, akıllarını kullanmış olacak, fıtrat-ı asliyelerine dönecek ve hayatlarını Hakk'ın düsturları, emir ve yasakları çizgisinde sürdüreceklerdi. Evet, onlar sağırdırlar; çünkü kâinattaki her şey kendi lisan‑ı mahsusuyla Allah'ı haykırırken, onlar bunları duyamamaktadırlar. Dilsizdirler; zira vicdanlarının hissettiklerini bir türlü ikrar edememektedirler. Kördürler; çünkü Allah'ın varlığına ve birliğine giden yolları görememektedirler.

Fezlekelere gelince; kâfirler için لَا يَعْقِلُونَ "Akıl etmez, akıllarını kullanmaz ve düşünmezler." deniyor ki, zaten eğer düşünselerdi, düşünebilselerdi imana giden yolları rahatlıkla bulabileceklerdi demektir. Nitekim Mekke'nin o mütemerrit ve muannit kâfirleri, evet Efendimiz ve ashabına yıllarca kan kusturan o insanlar, Hudeybiye Sulhü sonrası o yumuşak ortamda, Müslümanları kendilerine has çizgileriyle tam tanıyınca, o eski şartlanmışlıklarını bir kenara bırakarak, "Tarihî bir yanılgı içindeymişiz." dedi ve hakka yöneldiler. Evet, kâfirlerin bu noktayı yakalamaları, büyük ölçüde düşünmelerine ve değerlendirmelerine bağlıdır. Onun için Kur'ân onlarla alâkalı hususu لَا يَعْقِلُونَ sözüyle noktalıyor.

Münafıklar ise; Kur'ân'ın ifadeleri içinde مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ لاَ إِلٰى هٰؤُلاَءِ وَلاَ إِلٰى هٰؤُلاَءِ "(Kâfirler ile mü'minler) arasında gidip-gelmekte, ne tam onlardan olabilmekte ne de bunlardan."[1] Yani zıp zıp orada, zıp zıp burada dolaşıp durmakta ve göz nurlarıyla beraber şuur ve idrak ziyasını kaybetmenin mahrumiyetini sergilemekteler. Ayrıca onlar, hayatı hep dünya yörüngeli yaşadıklarından hep günlerini gün etme sevdasındadırlar. İman veya küfür onlar için pek fark etmez; hayat standartları nerede yüksek, nerede daha rahat ve rehavet içinde olabileceklerse, hemen orayı tercih ederler. Onun için, gerekli görünce mescide bile gelebilir, namaz kılabilirler ama; وَإِذَا قَامُوا إِلٰى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَاؤُنَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ إِلاَّ قَل۪يلاً"Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; sırf insanlara gösteriş yaparlar, yoksa aslında Allah'ı pek az hatırlarlar."[2] fehvâsınca, namazlarını tembel tembel ve gösteriş mülâhazasıyla kılarlar. Demek ki onlar bir mânâda İslâmî çizgide hayatlarını sürdürüyorlar; sürdürüyorlar ve Hz. Peygamber'in arkasında yerlerini alıyorlar ama gözleri bakar-kör, vicdanları karanlık, düşünceleri imansız ve hiç de samimî değiller. Öyleyse onların en büyük tali'sizlikleri samimiyetsizliklerinde. İşte böylesi insanlar için Kur'ân, fezleke olarak لاَ يَرْجِعُونَ "Onlar hak ve hakikat çizgisine ve hilkatlerindeki safvete dönemezler." diyor. Zaten Münâfikûn sûresinde de âyetlerin fezlekeleri ya لاَ يَعْلَمُونَ "Bilmezler." veya لاَ يَفْقَهُونَ "Anlamazlar." şeklinde verilmektedir. Bunlarla alâkalı لَا يَعْقِلُونَ، لاَ يَتَفَكَّروُنَ "Akıl etmezler, düşünmezler." denmez; zira bu vasıflar inançsızlara ait vasıflardır.

[1] Nisâ sûresi, 4/143.
[2] Nisâ sûresi, 4/142.