Yazdır

Vâkıa,56/75-77

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

فَلاَ أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ * وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌ * إِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌ

"Hayır, hayır! Nücûmun mevâkiine yemin ederim ki, bilseniz, bu, büyük bir yemindir. O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır." (Vâkıa sûresi, 56/75-77)

Ah kalbi kasvet bağlamış insan.! Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle onun bu durumunu biliyor ve ona anlatacağı şeyi, yeminle teyit ederek anlatıyor.

İnsan, bundan utanmalı, hicap etmeli, terlemeli, dudakları titremeli ve bu gibi âyetleri okurken ürpermelidir..! Rabbi ona, Kur'ân'ın şerefli bir kitap olduğunu söylemek ve kabul ettirmek için tahşidat üstü tahşidatta bulunuyor ve sözlerine büyük bir yeminle başlıyor...

Kur'ân'da bu tür yeminler çoktur. Cenâb-ı Hak bazen yıldızlara yemin ettiği gibi, bazen güneşe, aya ve bütün bir semaya yemin eder. Hatta bazen yerdeki nimetlerine de yemin eder; zeytine, incire ve Tûr'a yemin bu türdendir. Bazen olur gündüze bazen de geceye yemin eder. Şüphesiz bu yeminlerin hepsinde onlarca sır ve onlarca hikmet gizlidir.

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى 1 da kasem, yıldıza yapılır. Bunu "O semaya doğru urûc eden veya kavsiyesini tamamlayıp geriye dönen yıldıza yemin olsun." şeklinde anlamak mümkündür. Bu sûrede, Efendimiz'in miracı anlatılması açısından açık bir muvafakat olduğu söylenebilir. Durum böyle olunca da, üzerine yemin edilen yıldız, tevcihlerden biri itibarıyla, bizzat Efendimiz'in kendisidir. Evet O, evvelâ halktan Hakk'a urûc etmiş, sonra da Hak'tan halka dönmüştür.

Evet, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cennet ve Cenâb-ı Hakk'ın O'na gösterdiği bütün güzellikler karşısında gözü kamaşmadan, mazhar olduğu nimetleri başkalarına da duyurmak için, yeniden bu kevn ü fesada dönmesi, elimizden tutup ötelere götürmek üzere aramıza gelmesi, وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى hakikati ile alâkalı tevcihlerden biridir. Burada, bir yıldız diye Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şanına yeminin yapılması çok mânidardır. Evet, o yıldız bir mânâda Efendimiz'dir. O, temelde haiz bulunduğu fezail ve mezayanın yanında, miraçta mazhar olduğu nimetlerle bir başka Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olarak geriye dönmesi, çok farklı bir nüzul ve beşer tarihinde eşi olmayan bir hâdisedir. İşte O'nun haiz bulunduğu o fezail ve miraçla elde ettiği yeni mazhariyetler adına Allah O'na kasem ediyor. Evet, İsrâ sûresinde "Görür ve işitir." deyip, kendisine ait sıfatları, إِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ 2 ifadesiyle -bazı tefsircilere göre- Hz. Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) isnat ettiği gibi, burada da o pâyeyi yine O'na veriyor, وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى diyor ve O'nun şanına yemin ediyor.

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا 3 da güneşe ve güneşle ortaya çıkan duhâya (kuşluğa) kasem ediliyor. وَاللَّيْلِ اذَا سَجٰى 4 da ise, mahall-i istirahat olması itibarıyla geceye ve geceyi bastıran karanlığa; sonra da yeniden karanlığın yırtılıp, aydınlıkların çıkmasına, yani kâinattaki devr-i daimle gelen ilâhî eltâf ve ihsanlara kasem ediliyor.

Bir başka yerde de وَطُورِ س۪ين۪ينَ * وَالتّ۪ينِ وَالزَّيتُونِ "İncir'e, zeytine, Tûr'a!"5 yemin edilmiştir. Tûr, Hz. Musa'nın, Cenâb-ı Hakk'ın beyan ve tecellîlerine mazhar olduğu önemli bir mekândır. Tûr'da Hz. Musa'nın bu mazhariyeti, bir cemaatin dirilişinin esaslarını taşıyordu. Hz. Musa emri oradan alıyordu ve bu soluklarla bir millet hakikî hayata uyanıyordu. Onun için de Tûr, üzerine yemin edilecek bir buk'a olma pâyesine ulaşıyordu.

Yukarıda da söylediğimiz gibi Kur'ân-ı Kerim'de bu tür yeminler çoktur. İşte bu yeminlerden biri de yukarıdaki âyette sözü edilen yemindir ki, yıldızlar diyeceğimiz nücûmun mevkilerine yemin edilmektedir. Öteden beri yıldızlara yapılan kasemle ilgili olarak hep şunlar söylenegelmiştir:

Birincisi: Yıldızlar her devrin insanı için önemlidir. Zira insanla yıldızlar arasında daima bir münasebet olagelmiştir. Bu münasebetlerin en asgarîsi ise, insanların yıldızlar vasıtasıyla yönlerini tayin etmeleridir. Bir âyet, bu hakikate parmak basmakta ve şöyle demektedir:

وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ "Bir de Allah bir kısım alâmetler yarattı. Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar."6

Karada, denizde yön tayininin dışında, her bir yıldız ve yıldızlar kümesinin, tıpkı bir Necm-i Kur'ân gibi, insana bir şeyler fısıldaması, nizam, âhenk ve intizam diliyle, perde arkası hakikatler adına gönüllerimizi hoplatması yıldızların ayrı bir rehberliği sayılır ki Allah (celle celâluhu): وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ "Onlar yıldızlarla yollarını buluyorlar." buyurur. İhtimal insanlarla yıldızlar arasındaki bu münasebete binaen Cenâb-ı Hak yıldızların yerlerine yemin etmiştir. Zira yıldızlar belli yerlerde olmasalardı, insanların onlardan bu şekilde faydalanabilmeleri mümkün değildi.

İkincisi: Güneş ve güneş sisteminin hâlihazırdaki konuma ulaşabilmesi, ayrıca dünyanın şu andaki şeklini kazanabilmesi ancak yüzlerce şartın mevcudiyetiyle mümkün görülebilmektedir. Meselâ, atmosferden havanın kaçması, içindeki gazların dengelerinin bozulması derhal atmosferin genel yapısını bozar ve onu hayata nâmüsait hâle getiriverir. Aslında hava ile küre-i arz birbirini iter. Bunların bir araya gelmesi kerhendir. Yani bunlar Allah'ın emirleri karşısında ister istemez bu işe bel kırıp boyun bükmüşlerdir.7 Biz bunları tetkik edip öğrendikçe hayret ve hayranlığa düşüyor.. ve bunlardan Allah'ın varlığına ve birliğine deliller istinbat ediyoruz.

Kendi varlığına ve birliğine deliller mahiyetinde olan bu yıldızlara ve onların yerlerine Cenâb-ı Hakk'ın kasem etmesi gayet mâkul ve yerindedir. Güneş sisteminin dışına çıkıldığında Samanyolu içinde, güneş sistemi gibi nice sistemler var olduğu görülür ki, bunların hemen hepsi de yerli yerine konmuştur. Bir yerde iki atom bile, birbiriyle çarpışsa, kızıl kıyamet kopar. Bu kocaman cisimlerin kâinat fezasında, herhangi bir muvazenesizlikle böyle bir kıyamete sebebiyet vermelerinin ne demek olduğunu düşünmek bile insanı ürpertir. Görülen bu kadar karışıklık ve çokluk, muvazenesizliğe sebep olması gerekirken, yıldızlar Cenâb-ı Hakk'ın kudretiyle baş döndürücü bir âhenk içindedirler. İşte izafî bir kısım namlar takıp cazibe ve dafia (çekme-itme) ile izah etmeye çalıştığımız bu âhengin arkasında, Kudreti Sonsuz Allah'ın tasarrufu, فَلاَ اُقْسِمُ بِمََوَاقِعِ النُّجُومِ denilerek yıldızların mevkilerine yemin şeklinde nazarlarımıza veriliyor.

Üçüncüsü: Bu âyetten şöyle bir hususa da intikal edilebilir; yıldızlar öylesine yerli yerindedir ki, siz bir tek sistem üzerinde yapacağınız araştırmalarla, diğer sistemler hakkında da sağlam bir fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta sistemlerle diyaloğa geçebilir ve oralarda kentler kurabilirsiniz. Evet, birini anladığınız zaman, diğerleri hakkında edineceğiniz malumat da kendi kendine anlaşılmış olur. Çünkü bunlar, o kadar esaslı, o kadar yerli yerindedir ki, hiçbirinde başıbozukluk ve gelişigüzellik yoktur. Aksine hemen hepsinde gayet ciddî bir nizam ve intizam mevcuttur. Dikkat edersek, "Rahmân sûresinde" Allah, Rahmâniyetini bu muhteşem denge ve düzenle göstermiştir. Allah isminden sonra, Esmâ-i Hüsnâ arasında Cenâb-ı Hakk'ın özel isim durumunda kullandığı ikinci ismi, Rezzak mânâsına Rahmân'dır. "Bismillahirrahmân"da, Rahmân, Allah lâfz-ı Celâlesinden sonra gelir. Kur'ân'da, Rahmân, sadece besmelenin içinde yüz on dört yerde Allah ism-i celîliyle beraber bir ism-i sıfat olarak zikredilir. Lâfz-ı Celâle ile omuz omuza vererek beraber zikredilen Rahmân, er-Rahmân sûresinde en başta gelmekte ve nimetlerin sıralanmasında en önde arz-ı endâm etmektedir.

Evet, başta "er-Rahmân" diye buyruluyor. Sonra da merhamet-i ilâhiyenin tecellî ve tezahürü olarak عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ifadesiyle deniliyor ki: "Allah, Kur'ân'ı talim etti."8 Bundan daha büyük bir merhamet tezahürü mü olur?

Evet eğer, Kur'ân'ın aydınlatıcı tayfları gözlerimize ziya çalmasaydı ve ondan gelen mesajlar dünyalarımızı aydınlatmasaydı kâinat bizim için bir matemhane-i umumî olarak kalıp giderdi ki, bütün varlıklar, o cansız cenaze görüntüleriyle bizlere sadece vahşet ve dehşet verirdi. Bu yüzden de hiçbir şeyin gerçek yüzünü göremez ve hiçbir şeyi tam anlayamazdık. Biz Kur'ân'ın aydınlatıcı ışıkları altında her şeyin mânâ ve hikmetini anladık ve varlığın en önemli enmûzeci olduğumuz şuuruna vardık. Başkalarının bilim adına anlayamadığı şeyleri biz, Kur'ân nuru ile anladık, hayret ve dehşetten kurtulduk. Kur'ân'ın ruhuna nüfuz sayesinde varlığı incelediğimizde öyle şeyler fark ettik ki, başkaları henüz onların isimlerini bile bilmiyor.. evet biz, karadeliklerin bağrında dahi, öbür âlemlere açılan aydınlık tünellerin var olduğunu sezdik ve O'nun nuruyla nereye bakarsak bakalım her yeri aydınlık görmeye başladık.

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ * خَلَقَ الْإِنْسَانَ fehvâsınca O Rahmân, aynı Rahmâniyetini bize şununla da gösteriyor: "O, sizi yarattı ve sonra sizi beyanla serfiraz kıldı."9 Evet eğer dilsiz olsaydık, başka bir ifadeyle gürül gürül ve şakır şakır konuşan şu kâinatın diline tercüman olamasaydık, beyan-ı sübhaniyeyi anlayıp birbirimize ders veremeseydik, yani bu kâinat şaheserini gene O'nun kelâm sıfatından gelen beyanıyla aydınlığa kavuşmuş göremeseydik, ondaki ince nakış ve derin mânâlardan hiçbir şey anlayamayacaktık.

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ 10Şems ve kamer, çok dakik ve ince hesaplarla öyle mühim noktalara konmuş ve onların öyle mükemmel bir konumları var ki, atmosferimize gelip çarpan ve çarparken de gözlerimizi okşayan zevkli mehtaplar hâline gelen ve her şeyin bir koruma plânına bağlı olduğunu gösteren müthiş bir irade kendini hissettirmekte. Bu da Allah'ın size değişik bir dalga boyunda Rahmâniyetini izhar etmesi demektir. Eğer merhamet-i ilâhiye çok dakik hesaplarla böyle bir nizam vaz'etmeseydi, bizler birbiriyle çarpışan bu cisimler arasında heba olup gidecektik. Evet, ara sıra göklerden bazı taşlar düşüyor ise de, hiçbiri hiçbir zaman ciddî bir problem olmamıştır. Evet bu taşlar şimdiye kadar, ne kimsenin başını yardı ne de gözünü çıkardı. Demek ki çarpan bu kayalar Allah'ın inayet zırhına çarpıyor ve parçalanıyor. Siz sebep olarak isterseniz atmosferi düşünürsünüz, isterseniz tekasüf etmiş gaz yığınları dersiniz.. evet hangi sebebi ileri sürerseniz sürünüz, bu sebeplerin hepsi de Cenâb-ı Hakk'ın inayetinin tecessümünden ibarettir. Allah en dakik hesaplarla her şeyi, fevkalâde bir nizam ve âhenk içinde yerli yerine vaz'etmiştir ki, işte "mevâkiinnücûm"da bir de, böyle bir mânâ melhuzdur.

Dördüncüsü: Kutup Yıldızı, onun yıldızlar arası yeri ve bize yol göstermesi; Güneş Sistemi, onun Samanyolu içindeki yeri ve konumu; Samanyolu, onun gökcisimleri arasındaki ihtişamlı yeri ve onun bir başka sistemin veya kümenin yanındaki baş döndürücü, ama öbürüne göre mütevazi yeri, derken bu sistemlerin diğer sistemlerin yanındaki yeri ve onlarla âhenk içinde beraberliği.. ve bütün bunların ötesinde, ilmin tespit ettiği şekilde her yıldızın belli bir mesafeyle bir diğerinden uzak durması ve nihayet güneşin etrafındaki peyklerin belli mesafelerle ayrı ayrı yerlere yerleştirilmesi... gibi kâinatta her şeyin ama her şeyin fevkalâde ve şiirimsi bir âhenk içinde tanzim edilmiş olduğunu gösterir ki "mevâkiinnücûm"un bunlara da işareti olabilir.

Beşincisi: "Yıldızların yerleri" Batı ve Doğu'da değişik şekillerde ele alınıyor. Meselâ, Rus âlimleri ona "Yıldızların konduğu yerler!" diyorlar. Batı'da ise bu ifade daha ziyade karadelikler veya beyazdelikler şeklinde düşünülüyor. Aslında ilmin çözmeye çalıştığı meselelerin yanında, hâlâ çözüm bekleyen o kadar çok muamma var ki, bir meseleyi izah ettiğimizi sandığımız an, izah bekleyen iki veya daha çok mesele birden karşımıza çıkıyor. Meselâ, küre-i arzın atmosferi ile, küre-i arzın kendisi arasında bir zıtlık var. Bu zıt durumun, dünya ve fezada, hatta bütün kâinatta dengeyi tamamlayıcı bir faktör olduğu astrofizikçiler tarafından iddia edilmektedir. Karadelikler ile beyazdelikler, kâinattaki umum denge için çok mühim ve birbirine iki zıt unsurdur.

Modern tefsircilere göre "mevâkiinnücûm" âyeti kuasar ve pulsarlara da işaret etmektedir. Beyazdelikler, çok korkunç ışık ve enerji kaynaklarıdır. Bunlar artık günümüzde görülüp tespit edilebiliyorlar. İlim adamları bunlar için: Beyazdelikler âdeta diğer yıldız ve sistemlerin onların bağrında büyüyüp gelişeceği birer tarla gibidir, diyorlar. Evet bunlar öyle korkunç ve muhteşem bir enerjiye sahiptirler ki; Samanyolu birdenbire yok olsa bile, Allah'ın kudret ve iradesiyle bir beyazdelik, kendi bağrında yeniden bir Samanyolu'nun teşekkülüne medar olabilir. Bunlar, kâinatın bağrına öyle âhenkli yerleştirilmişlerdir ki, hiç şaşırmadan, kendilerine ait o dehşetli vazifeleri, hem de en dakik biçimde yerine getirmektedirler.

Evet, zâhiren kâinat nizamına çok tesiri olan faktörlerden biri de yıldızların mevkileridir. Rus bilginleri bunlara, yıldızcıkların bağrında büyüyüp gelişeceği yerler, diyorlar. Onların böyle demeleri bir yönüyle önemli sayılır. Çünkü böylece Kur'ân-ı Kerim'in geçmiş ve geleceği, bugün gibi bildiğini tasdikle bir de bu acaip dünyada "mevâkiinnücûm"a işaret edilmiş oluyor.

Altıncısı: ... Ve karadelikler.. elektronlardan, çekirdeklerden mürekkep olan bu yıldızlar, elektronların enerjilerini kaybetmesiyle çöküyorlar ve çekirdekler üst üste çökünce, bu kocaman dev yıldızlar birer cüce hâline geliyorlar. Bunlar güneş gibi veya güneşten daha küçük olursa, pulsarlar meydana geliyor. Aslında kütlesinden, ağırlığından bir şey kaybetmedikleri hâlde cirimleri fevkalâde küçülüyor ve dev birer karadelik oluyorlar. Görülmüyorlar ama yanlarından geçen ışıklar kayboluyor; yani bunlar tarafından yutuluyor. Zaman, o noktada hızlanıyor. Girdaba uğrayan şeylerin kayboluşu anında çeşitli esrarengizlikler meydana gelmesi gibi bazı sırlı işler de oluşuyor. Öyle ki meselâ, güneş gibi bir sistem, bu karadeliklerden birine doğru yaklaşsa, bir lokma olup gider ve yok olur. Astrofizikçilerin bazıları da, işte bu karadeliklere "yıldızların mevkii" diyorlar.

Yedincisi: Yıldız tabiri ile umumiyet itibarıyla enbiyâ-i izâm da kastedilegelmiştir. Meselâ, Târık sûresindeki اَلنَّجْمُ الثَّا قِبُ katı kalbleri delen, kapalı kapıları açıp içine nüfuz eden yıldız... İşte bu yıldız Hz. Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Her nebi bir bakıma, kendi asrı için peygamberlik vazifesi itibarıyla bir yıldız gibidir. Ve onlara tutunanlar saadet semasına yükselirler; yükselirler ve Cenâb-ı Hak ile münasebete geçerler. Allah (celle celâluhu) yıldızların yerlerine kasem ederken, Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Musa'nın ve diğer peygamberlerin göz kamaştıran mevkilerine ve Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhteşem makamına da dikkati çeker. Bilhassa işarî tefsir açısından bu husus da oldukça mühimdir.

Sekizincisi: Ayrıca, daha derine inerek bir başka noktaya da dikkatinizi çekmek istiyorum: Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerine de "necm" yani yıldız denir. Tefsirciler, "Âyetler necm necm inmiştir." derler. Kur'ân âyetlerinin de kendilerine göre mevkileri vardır. Bir kere, ilm-i ilâhiyede Kur'ân-ı Kerim'in mevkii tasavvurlar üstü büyüktür. Biz onda kelâm sıfatının gücünü, kuvvetini ve ihatasını tam göremeyiz. Bu itibarla da Allah (celle celâluhu) doğrudan doğruya "mevâkiinnücûm" ile kendi kelâm sıfatı içindeki Kur'ân'ın yerine kasem etmiştir.

Evet bu bakımdan yıldızın yerine yemin etmekle ق وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ in farkı yoktur ki bu da "O şanlı Kur'ân'a kasem olsun ki."11 demek gibidir. Ayrıca Levh-i Mahfuz'da da Kur'ân'ın bir yeri vardır. Çünkü Kur'ân, Kadir Gecesi'ne kadar Levh-i Mahfuz'daydı. Ona ancak nazarı oraya ulaşanlar muttali olabiliyordu. Buna göre, mevâkiinnücûm, Cenâb-ı Hakk'ın irade ve kudretiyle meydana gelen ve kâinat kitabının şerhi, izahı olan Kur'ân-ı Kerim'in necmlerinin mevkileri demektir. Demek oluyor ki, Kur'ân da ayrı bir yıldızlar kümesi sayılıyor. Hem de kâinattaki yıldızları izah eden bir yıldızlar kümesi. Evet kâinatla Kur'ân arasında bu şekilde bir benzerlik ve bütünlük var. Diğer taraftan, اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِ ile "Kadir Gecesi, Kur'ân'ı, sema-i dünyaya indirdik."12 buyruluyor ki, esasen Levh-i Mahfuz-u Hakikati müşâhede edebilen ve nazarı oraya ulaşan her veli, Kur'ân'ı orada bütünüyle görüp mütalâa edebilir. İşte "Kur'ân'ın bu noktadaki mevkiine ve şerefli yerine kasem olsun." mânâsına mevâkiinnücûm'a yemin edilmiş de denebilir.

Dokuzuncusu: Cibrîl-i Emîn'e eminlik pâyesini kazandıran Kur'ân'ın bir diğer mevkii de Hz. Cibrîl'in emin sinesidir. Mevâkiinnücûm'a kasem, o ve onun gibilerinin sinesine kasem olsun ki, mânâsına da hamledilebilir.

Onuncusu: Bir diğer yönüyle de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ümmetinin pâk sineleri olduğu da düşünülebilir.

On Birincisi: O'na inanmış, Kur'ân'ı her şey kabul eden, her okunduğunda, Rabbinin, kendisine hitap ettiğini ruhunda duyan temiz vicdanlar da, Allah'ın kasem ettiği yerlerden olabilirler. Rabbim, evvelkiler gibi, bizim sinelerimizi de öyle pâk eylesin. Kasem edilen sineler hâline getirsin!

Bütün bu ve bizim bilemediğimiz nice mânâlar içindir ki, Cenâb-ı Hak, mevâkiinnücûm'a kasem etmiştir. Ve bu kasemin hakikaten büyük bir kasem ve yemin olduğunu da yine Kendisi bildirmiştir.

Biz, bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar inanıyor ve "Bilseniz bu çok büyük bir yemindir." ifadesini bütün vicdanımızla tasdik ediyoruz.

[1] Necm sûresi, 53/1
[2] İsrâ sûresi, 17/1
[3] Şems sûresi, 91/1
[4] Duhâ sûresi, 93/2
[5] Tîn sûresi, 95/1, 2
[6] Nahl sûresi, 16/16
[7] Bkz.: Fussilet sûresi, 41/11
[8] Rahmân sûresi, 55/1-2
[9] Rahmân sûresi, 55/3-4
[10] Rahmân sûresi, 55/5
[11] Kaf sûresi, 50/1
[12] Kadir sûresi, 97/1