Yazdır

Ahzap, 33/4

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللاَّئ۪ي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ

"Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadığı gibi, "zıhâr" yaptığınız eşlerinizi de analarınız yerine tutmadı ve evlâtlıklarınızı da öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza geliveren sözlerden ibarettir. Allah ise gerçeği söyler ve dosdoğru yola O eriştirir." (Ahzâb sûresi, 33/4)

Zeyd b. Hârise, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) azatlısı.. o, babasına rağmen Efendimiz'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tercih ettiğinden, Efendimiz de onu evlât edinmiş ve o günden itibaren de belli bir süre kendisine Zeyd b. Muhammed denilmiştir. Kur'ân bu âyeti ile hem böyle denilmesini yasaklamış hem de bilinen şeklin dışında kimsenin kimseye anne-baba olamayacağını ihtar etmiş ve şayet bir kimsenin anne-babası belli ise, artık hiçbir şekilde bir başkasının onun anası veya babası olamayacağını vurgulamıştır. Öyleyse herkes asıl babalarına nisbet edilmelidir.. ve bu âyetin inişini müteakip Zeyd'e, Zeyd b. Hârise denilmiş; Müslümanların eliyle ihtida edenlere de "Mevlâ Fülan" denilmiştir.. Sâlim Mevlâ Huzeyfe misalinde olduğu gibi...

Âyet-i kerimede işaret edilen ikinci bir husus da şudur:

a) Cahiliye Arapları, zeki ve akıllı kimselerin iki kalb taşıdığına;
b) Erkeğin zıhâr yapmasıyla, zıhâr yapılan kadının onun öz annesi gibi olduğuna inanıyorlardı.

İşte âyet, bir çırpıda bu iki inanış biçimini iptal ediyordu.

Gelelim, bir kişinin içinde iki kalb taşıması meselesine; elbette ki burada zikri geçen kalb, herhâlde bizim bildiğimiz çam kozalağı şeklindeki et parçasından ibaret olan kalb değil; o, tasavvuf erbabınca da ele alınıp değerlendirilen kalbdir ki, âyetin siyakı da bunun böyle olduğunu göstermektedir. Evet, insan şirk ve tevhide, ihlâsa-riyaya, gerçeğe-yalana, hakka-bâtıla açık iki kalb taşımaz. Ak ak, kara da karadır. Evet ne annelerinize benzettiğiniz hanımlarınız annelerinizdir, ne evlâtlıklarınız evlâdınızdır, ne de zeki kabul ettiğiniz kimseler iki kalblidir. Sizin bu konulardaki düşünceleriniz sadece bir yakıştırmadan ibarettir. Gerçek ise, Allah'ın bilip, bildirdiğidir.

Bir başka açıdan, insanlar çeşitli zaman dilimlerinde, değişik şartlar sebebiyle düal olabilir ve düal görünebilirler. Oysa fasit bir dairenin başlangıcı sayılan böyle bir duruma İslâm kat'iyen cevaz vermez; vermez zira bu hâl, insanı kâfirden de daha tehlikeli kılar. Akıbetine gelince, âyetin ifadesiyle ateşin en derinine, çukuruna düşecek olanlar bunlardır. Şimdi, insan bir yandan bir sürü eğri-büğrü yollara takıldığı hâlde, Allah yolunda olduğunu söylüyor ve O'nunla münasebetten dem vuruyorsa, âyetin ifadesiyle o, sinesinde iki kalb taşıyor demektir. Hâlbuki âyet bunu reddediyor ve olamayacağını hatırlatıyor. Zaten başka bir yerde Allah (celle celâluhu) "Muhakkak Allah indinde din, (yalnız ve yalnız) İslâm dinidir."[1] buyurmuyor mu? Ve "İslâm'dan başka din, hiç kimseden kabul edilmeyecektir."[2] diyerek ikiliği söküp atmıyor mu?

Evet, yol bir olunca kalb de bir oluyor; değişik yollara düşenler, düşünce, tasavvur ve kalbî hayatlarında da dağınıklıktan kurtulamayacaklardır. Gerisi yine âyetin ifadesiyle, "ağızla söylenilen" mücerret sözlerden ibarettir. Bir kimse, hem Müslümanım diyecek, hem de inkârcı bir tavır sergileyerek dine hakaret edecek, kitaba sövecek, peygambere dil uzatacak...! Bu apaçık bir ikiyüzlülük, bir nifak ve şikaktır.

Hâsılı hiç kimse iki kalb ve iki vicdan taşımamaktadır. İhtiva ettiği nokta-i istinat ve nokta-i istimdat derinlikleriyle kalb birdir ve o, Allah'ın birliğine enfüsî en güçlü bir şahittir. Merkezî bu kalb, şöyle-böyle "ana" dedikleriniz de sizin öz analarınız değildir.. tabiî sizin sulbünüzden gelmeyen çocuklar da sizin evlâtlarınız olamaz. Bu üç meselede de, hakikatin kendine ters bir hâl alması, hilâf-ı vâkıa sayılması ve bedîhî bir tenakuza düşülmesi söz konusudur. Allah (celle celâluhu) vâkıa uygun olanı söylemekte ve sizi vicdanınızla hâricî vücut nokta-i nazarından mutabakata çağırmaktadır.

[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/19
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/85