Yazdır

Mâide, 5/54

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلٰى الْمُؤْمِن۪ينَ أَعِزَّةٍ عَلٰى الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ وَ اللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir." (Mâide sûresi, 5/54)

Doğrusu bu âyet-i kerime; pek çok önemli hususu ihtiva etmektedir ki, bunların başında, mü'minler içinde irtidatlar olabileceği ve gelecekte İslâm'ı temsil konumunda olan kimselerin, zamanla bu emanetin gerektirdiği hassasiyeti yerine getirmede acze düşebilecekleri ihtarı gelmektedir. Nitekim, bir zaman Emevilerin yüklendiği bu misyon, böyle bir acz ve zaaf sebebiyle Abbasilere geçmiş.. bilâhare Selçuklulara ve ondan da Osmanlı'ya intikal etmiştir. Âyet-i kerimede, Allah'ın getireceği topluluk, قَوْمٍ denilerek nekre ile ifade edilmektedir ki; bununla, âyetin indiği dönemde o kavmin sahabe tarafından bilinmediği vurgulanmak istenmiştir. Dolayısıyla âyet-i kerime bir yönüyle Selçuklularla başlayan Türklerin İslâmiyet'i temsiline parmak bastığı gibi, bir başka dönem itibarıyla da, sahabenin iz düşümü olacak bir topluluğa işarette bulunmaktadır, denebilir.

Burada, "Allah, bir topluluk getirecektir." şeklinde, uzak gelecek için kullanılan سَوْفَ ile, uzak istikbalde geleceği müjdelenen bu milletin ilk vasfı, Allah'ın onları sevmiş olmasıdır. Burada büyük bir incelik vardır. Allah'la kul arasındaki sevgi, kuldan Allah'a ve mukabilinde Allah'tan kula olabileceği gibi -ki, bu müridin vasfıdır- önce Allah'tan kula ve sonra kuldan Allah'a şeklinde de olabilir. Bu ikincilere bir mânâda murad da denilir. Evet, Allah, din-i İslâm'ı i'zaz için, din-i İslâm'la da onları i'zaz için bazılarını bizzat seçer ki, peygamberler bu bizzat seçilmişlerden olduğu gibi -Abdullah b. Mesud'dan gelen bir hadiste de ifade buyrulduğu üzere- İslâm'a hizmet için peygamberlerin ashabı da bu bizzat seçilmişlerdendir.[1] Bunu şöyle açabiliriz: Allah, "Ben, bu işi -meselâ- Hz. Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O'nun ashabına gördüreceğim." der. Mezkur âyetin sonunda beyan buyurulduğu gibi bu, "Allah'ın dilediğine verdiği bir fazl ve rahmetidir." Bir başka âyette de ifade olunduğu üzere, O'nun bu şekildeki taksimine kimsenin itiraza hakkı yoktur.

İşte Allah, nasıl Efendimiz ve ashabını, önemli bir zaman diliminde seçmiş; öyle de, dine hizmet boyunduruğunun tamamen yere konduğu ve İslâm kalesinin her yanıyla çepeçevre sarıldığı bir dönemde, bir başka topluluğu, dinini i'zaz için seçecektir. Gerçi bu seçme işi, bir mânâda belki ta ruhlar âleminde yapılmıştır. Öyle de olsa, Allah sevip seçtiği bazı insanlarla dinini bir defa daha i'lâ edecektir. Öyleyse, bu seçilmiş topluluğun vasıfları önemli olmalıdır. Bu açıdan, seçilmiş bu topluluğun hangi tür hususiyetleri haiz olduğu önem arz etmektedir. İşte âyetin devamı da bu önemli hususu gözler önüne sermektedir.

Önce bu topluluk, öyle nezih bir cemaattir ki, Allah'ın tedelli yoluyla kendilerini sevip seçmesine; yani cemaat hâlinde murad kılınmalarına mukabil, onlar da gönülden Allah'ı severler. Hem öyle severler ki, bir başka âyette ifade buyrulduğu üzere, bunlar babaları, dedeleri, oğulları, kardeşleri ve kabileleri bile olsa, Allah'a düşmanlık yapan kimseye karşı kat'iyen hakikî mânâsıyla alâka duymazlar. Onların bütün sevgileri yalnız ve yalnız Allah içindir: Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için alır ve Allah için verirler. Onların kalblerinde ve muamelelerinde hiçbir şey Allah sevgisinin yerine geçemez. İşte, mevsimi gelince sahabenin iz düşümü olarak zuhur edecek topluluğun birinci vasfı budur: Allah'ı sevmek ve O'nun muhabbet ve rızasını her şeyin önünde tutmak...

İkinci olarak, bu cemaat, mü'minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere indirecek kadar mahviyet içindedirler ve her ferdiyle birer tevazu kahramanıdırlar. Burada Hz. Üstad'ın, "Bedevilere karşı galebe cebr ile, medenilere karşı ise ikna iledir."[2] tespitine dayanarak, farklı açıdan şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:

Sahabe asrında, onların karşılarındaki düşman cephesi bedevilerden müteşekkildi ve dolayısıyla, onlara karşı zafer, galebe ve caydırma bir bakıma zoru gerektiriyordu. Ayrıca, iman ve İslâm'ın neticesinde ailelerde bile bölünmeler meydana gelmişti ve "cahiliye asabiyeti" denilen kavim ve kabilecilik, toplumu birleştirmede önemli bir unsurdu. İşte böyle bir zamanda, ehl-i ilhad ve küfre karşı şiddetli olmak, kendi şartları içinde ehemmiyet arz ediyordu. Hatta bu hususa ince bir remiz olarak, kaderî programın Hz. Ebû Bekir'i öne çıkarmasının ardından, kâfire karşı şiddetiyle meşhur Hz. Ömer'in ikincilik tahtına oturmasına bu işaret ve remiz açısından bakılabilir.

Ne var ki bugün dünya, eskisine nazaran kısmen medenileşmiş durumdadır; dolayısıyla da bugünkü galebe şiddetten ziyade ikna ile, ilimle ve sözle olacaktır. Buna karşılık, ferdiyetçilik çok ön plâna çıktığı ve insanlar arasındaki birleştirici bağlar gevşediği ve artık devir, şahıslardan, ferd-i feritlerden ziyade, cemaat ve kolektif şuur devri olduğu için, mü'minlere karşı -merhametli olmanın da ötesinde- mütezellilâne davranma ve dövene elsiz, sövene dilsiz olma; hatta mü'minlerin ayaklarının altına baş koyma; münkirlere, mülhitlere karşı olması, bulunması düşünülen şiddetin çok çok önünde olmalıdır. Zaten bu hizmet-i medeniyede vifak ve gelişmenin en birinci şartı da -Allah rızası ve O'nun muhabbetinden sonra- aramızda tesis etmemiz gereken böyle bir "tezellül" atmosferidir; yani birbirimize karşı mütevaziâne iki büklüm olma hâlidir ki bu hususta ne kadar tahşidat yapılsa değer. İhlâs ve Uhuvvet Risalelerinin ehemmiyetine ve neden lâakal on beş günde bir okunması gerektiğine bu açıdan da bakabiliriz. İhtimal, bizim en büyük imtihanımız da, kendi aramızda ve birbirimize karşı kardeşlik münasebetleriyle alâkalı olacak...

Sonra, "Mülhit ve mütecavizlere karşı, çetin ve onurludurlar." deniliyor ki, bu da bizim anladığımız şekliyle şiddetin altında bir şeydir. Yukarıda arz edildiği gibi, günümüzde hasmâne düşüncelere karşı galebe, şiddetten ziyade ikna ile olduğundan, onlar karşısında İslâm'ın izzet ve onurunu taşımak bize kâfi gelecektir. Âyetin devamındaki, Allah yolunda cihad ve kınayanın kınamasından korkmama vasıflarının da yine bu mülâhaza ile irtibatı vardır. Hepinizin bildiği gibi, bir zaman mü'minler hep horlanmış ve hakir görülmüş ve "Müslümanım" demek âdeta horlanma sebebi sayılmıştır. Bu yüzden, dünden bugüne hizmette mesleği, makamı, malı, serveti değil de; ancak Müslüman olmayı yegâne izzet sebebi saymak yeğlenmiştir. İzzet, Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir. Şu hâlde, inanmayanlar karşısında aşağılık duygusuna kapılmamak; aksine onların karşılarında iç âlemimiz itibarıyla İslâm'ın izzetini duymak; dolayısıyla onlara karşı irşad vazifemizi evde-mektepte, çarşı-pazarda, nerede olursak olalım her zaman dinimizi temsil ve tebliğde, kınayanların kınamasından çekinmeme esasına göre sürdürmeliyiz. Kur'ân, bu cemaatin vasıflarını sayarken, işarî olarak ve mefhum-u muhalifiyle, günümüzde cereyan eden bir kısım hâdiseleri de mucizevî bir şekilde ortaya koymaktadır. Evet, bu âyet, sadece bu noktadan ele alındığında dahi pek çok mânâlara açık olduğu görülecektir.

Ayrıca bu âyet-i kerimenin bir de gaybı ihbar buudu var ki, başlı başına bir konu teşkil eder. Âyet hangi hâdise münasebetiyle nazil olursa olsun, Kur'ân-ı Kerim'de bulunan pek çok emsali âyetler gibi, bunun hükmü de umumîdir.. ve mü'minlere, onlarda ürperti hâsıl eden bir üslûpla önemli bir mevzu ihtar edilmek istenmiştir. İhtar edilen bu konu, dallı-budaklı, çok şubeli olmanın yanında aynı zamanda her dönemin Müslümanlarını titretecek ölçüde yaygındır da. Hem öyle bir yaygındır ki, Esved-i Ansî'nin başını çektiği Benî Müdlic irtidadından, Müseylime'nin serkârlığında gerçekleştirilen Benî Hanife ilhadına, Tuleyha İbn Huveylid'in azdırdığı Benî Esed'in tuğyanından Hz. Ebû Bekir döneminde baş gösteren Fezâre, Gatafan, Benî Selim, Benî Yerbû', Temim'in bir bölümü, Kinde, Benî Bekir, Gassan'a kadar pek çok kabile ve bölge bu tali'sizlikten nasibini almıştır.[3] Hatta izafî plânda Emeviler de, Abbasiler de, Osmanlılara kadar arkadan gelenler de ve daha sonraki dönemler de bundan hisselerini almış ve belli ölçüde mutlaka onu tatmışlardır.

Bu itibarla âyet, İslâm ümmetinin başına geçen herkese: Ey iman topluluğu! İçinden kim tamamen veya kısmen dinden dönerse, bilsin ki Allah onları geriye çekip bugün sahnede olmayan, yerleri meçhul, zamanları meçhul; ama evsafı malum öyle yüce bir topluluk getirecektir ki, Allah onları, onlar da Allah'ı, hem de âşık-mâşuk münasebeti ölçüsünde sever; onlar mü'minlere karşı fevkalâde tevazu, mahviyet ve hacalet içinde; mülhit, mütemerrit ve mütecaviz inkârcılar karşısında ise olabildiğine izzetli, onurlu, kararlı ve muvazenede hâkim bir unsur hâline gelme peşindedirler; rıza-yı ilâhî hedefleri, i'lâ-yı kelimetullah vazifeleri Allah yolunda mücahede eder dururlar; eder dururlar da, şunun bunun hatırına-gönlüne, kınamasına-ayıplamasına bakmaz, hep yüksek bir performansla vazifelerini yerine getirmeye çalışırlar. Bu bir mazhariyettir ve bu mazhariyet de Allah'ın onlara hususî bir fazlı ve ihsanıdır.

Bu umumî tevcihten anlaşılıyor ki, ne irtidat vak'aları ne de bu kabîl dinden dönüşler veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i daimi, olanlara münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde yerlerini alanlar, ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve O'nun tutup kaldırdığı dostları kalacaktır.

[1] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, 1/375. Ureym b. Sâide'den gelen rivayetler için ayrıca bkz.: Hâkim, Müstedrek, 3/632; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, 10/17
[2] Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, 2/1920, 1929, 1930
[3] İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-nihâye, 6/324-336